Mekke İttifakı: Emperyalist savaş düzeninde Türkiye’nin rolü -Editör

featured
Paylaş

Orta Doğu’da emperyalist savaş ve nüfuz mücadelesi derinleşirken Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yeni askerî ittifakların bölgesel güç dengelerindeki rolünü gündeme getiriyor. Ankara’nın Filistin’le dayanışma söylemine karşın İsrail’e ulaşan dolaylı ticari akışlar ve ABD-İsrail çıkarlarıyla örtüşen askerî ortaklıklar, Türkiye’nin dış politikasındaki temel çelişkiyi ortaya koyuyor.

Orta Doğu’da Filistin’de işgal- soykırım, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları, Yemen’deki savaş ve Kızıldeniz’in denetimi etrafında gelişen mücadeleler, emperyalist güçlerin bölgesel hâkimiyet arayışından bağımsız ele alınamaz. ABD, bölgedeki askerî üstünlüğünü, enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerindeki etkisini korumayı hedeflerken İsrail, İran’ın ve Yemen’deki Ensarullah hareketinin askerî kapasitesini sınırlandırmaya çalışıyor.

Bu güç mücadelesi içinde kurulan yeni askerî ittifakların niteliği, yalnızca resmî açıklamalarla değil, bölgedeki savaşların seyrine ve hangi devletlerin stratejik çıkarlarına hizmet ettiklerine bakılarak değerlendirilmelidir.

Mekke Anlaşması emperyalist savaş düzeninin neresinde?

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı askerî operasyonlar, bölgesel güç mücadelesini yeni bir aşamaya taşıdı. İran’ın askerî kapasitesinin hedef alınması ve çatışmaların Körfez’deki güvenlik dengelerini etkilemesi, bölgesel askerî ortaklıkların önemini artırdı.

Bu koşullarda 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngörüyor. Anlaşma kapsamında ortak savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve askerî iş birliğinin geliştirilmesi hedefleniyor.

5 Ekim’de Suudi Arabistan’a askerî kuvvet ve yeteneklerin hızla konuşlandırılmasına yönelik hazırlık kararlarının alınması, ittifakın yalnızca diplomatik dayanışmayla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Suudi Arabistan’ın ABD’nin Körfez’deki başlıca stratejik ortaklarından biri olması, anlaşmanın bölgesel sonuçlarını daha da önemli hale getiriyor. Riyad’ın askerî kapasitesinin güçlendirilmesi, İran’ın Körfez’deki hareket alanını daraltabilecek ve Yemen’de Ensarullah’ın Suudi Arabistan üzerindeki askerî baskısını azaltabilecek nitelikte.

Ensarullah’ın İsrail’e yönelik saldırıları ve Kızıldeniz’deki deniz ulaşımını hedef alan eylemleri dikkate alındığında, bu hareketin kapasitesinin sınırlandırılması İsrail’in güvenlik ve ekonomik çıkarlarıyla da örtüşüyor.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın doğrudan ABD veya İsrail tarafından yönetilip yönetilmediğinden bağımsız olarak, ortaya çıkarabileceği askerî ve stratejik sonuçların bu iki devletin bölgesel hedeflerine hizmet ettiği açıktır.

Türkiye’nin bu yapılanmaya katılımı ise Ankara’nın bağımsız dış politika söyleminin hiçbir inandırıcılığının kalmadığını ortaya koyuyor. Trump’ın deyimiyle, “Ben ne istesem Erdoğan hemen yapıyor…”

Filistin’e destek söylemi, İsrail’le ticaret gerçeği

Türkiye’nin dış politikasındaki en belirgin ikiyüzlülüklerinden biri de Filistin meselesinde ortaya çıkıyor.

Ankara yönetimi, Gazze’deki saldırılar nedeniyle İsrail hükümetini sert biçimde eleştiriyor ve Filistin halkıyla dayanışmayı dış politikasının temel önceliklerinden biri olarak sunuyor. Ancak bu söylemin ekonomik ilişkilerde ve bölgesel askerî tercihlerde ne ölçüde karşılık bulduğu tartışmalı.

Türkiye, 2 Mayıs 2024 itibarıyla İsrail’le doğrudan ithalat ve ihracatı tamamen durdurduğunu açıkladı. Buna karşılık İsrail’in dış ticaret kayıtlarında Türkiye kaynaklı ürünlerin görünmeye devam etmesi, üçüncü ülkeler üzerinden gerçekleşen ticari akışlar ve Filistin üzerinden yürütüldüğü iddia edilen ticaretin niteliği, ambargonun gerçek boyutunu tartışmaya açıyor. Bu tablo, Ankara’nın Filistin söylemi ile ekonomik ilişkilerinin fiilî sonuçları arasındaki ikiyüzlü tutumu gözler önüne seriyor.

Burada belirleyici olan, ticaretin resmî kayıtlarda hangi ülke üzerinden gerçekleştiğinden çok, ürünlerin nihai alıcılarının kimler olduğu ve İsrail ekonomisinin bu ticari akışlardan ne ölçüde yararlandığıdır.

Üstelik Ankara’nın Yemen’de Ensarullah’ın askerî hareket alanını sınırlandırabilecek Suudi Arabistan merkezli bir güvenlik yapılanmasına katılması, Filistin konusundaki söylem ile bölgesel stratejik tercihler arasındaki çelişkiyi daha da belirginleştiriyor.

Filistin’le dayanışma, yalnızca İsrail’in saldırılarını diplomatik düzeyde kınamakla sınırlı kalamaz. İşgalin ekonomik ve askerî dayanaklarına karşı izlenen somut politikalar da bu tutumun ayrılmaz parçasıdır.

Önce askerî kararlar, sonra Meclis

Mekke Anlaşması’nın bir diğer önemli boyutu, kararların alınma biçimi ve sürecin demokratik denetim görüntüsü altında meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

Anlaşma 7 Ağustos’ta imzalanırken, 5 Ekim’de askerî kuvvetlerin Suudi Arabistan’a konuşlandırılmasına yönelik hazırlık kararları alındı. Onaylanmasına ilişkin kanun teklifi ise 21 Ekim’de TBMM’ye sunuldu ve 27 Ekim’de Dışişleri Komisyonunda kabul edildi.

Bu sıralama, ülkenin geleceğini ve askerî yükümlülüklerini ilgilendiren kararların, yönetenlerin sözüm ona dillerinden düşürmedikleri, halkın iradesini temsil etmesi gereken Meclis’ten önce, emperyalist güç ilişkileri ve bölgesel çıkar hesapları doğrultusunda şekillendirildiğini ortaya koyuyor.

Yürütmenin uluslararası askerî anlaşmaların siyasi çerçevesini önceden belirleyip Meclis’i sürecin son aşamasında devreye sokması, demokratik denetimin göstermelik bir onay mekanizmasına indirgenmesidir.

Böylece asıl kararlar alınırken halkın iradesi geri plana itiliyor; emperyalist savaş politikalarının yaratacağı askerî, ekonomik ve toplumsal yükün ise emekçilere ödetilmesinin önü açılıyor.

Emperyalist savaşın bedeli halklara, kazancı silah tekellerine

Orta Doğu’daki askerî ittifaklar yalnızca devletler arasındaki güç dengelerini değil, bölge halklarının yaşamını da doğrudan etkiliyor.

Savaşlara, silahlanmaya ve askerî hazırlıklara ayrılan kaynaklar artarken işçiler, emekçiler ve yoksullar hayat pahalılığı, güvencesizlik ve sosyal hak kayıplarıyla karşı karşıya kalıyor. Savaş ekonomisi silah şirketlerine yeni kazanç alanları açarken, çatışmaların insani ve ekonomik bedelini halklar ödüyor.

Türkiye’nin bölgesel askerî ittifaklar üzerinden daha fazla sorumluluk üstlenmesi, ne Filistin halkına özgürlük ne Yemen halkına barış ne de Türkiye’deki emekçilere refah güvencesi sunuyor.

Mekke Anlaşması’nın asıl siyasi anlamı da burada ortaya çıkıyor. Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik yıllardır sürdürdüğü askerî müdahalenin ve işgalci politikalarının sonuçları görmezden gelinirken, Riyad yönetiminin güvenliği adına yeni bir askerî ittifak meşrulaştırılıyor.

Barış ve ortak savunma söylemleriyle sunulan bu yapılanma, pratikte ABD ve İsrail’in bölgesel güvenlik öncelikleriyle örtüşen sonuçlar doğururken, emperyalist ve Siyonist güçlerin İran karşısında yaşadığı hüsranı telafi etmeye yönelik yeni bir cephe anlamına gelmektedir. Bu durum, Türkiye’nin dış politika tercihlerinin gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ettiğini daha somut biçimde ortaya koymaktadır.

Filistin halkının haklarını savunmak, İsrail’i diplomatik olarak eleştirirken işgali besleyen ekonomik ilişkilerin ve bölgesel askerî politikaların sonuçlarını görmezden gelmekle bağdaşmaz.

Emperyalist savaşlara karşı mücadeleyi yükseltelim!

Orta Doğu halklarının geleceği, emperyalist güçlerin savaş planlarına, silah tekellerinin kâr hesaplarına ve bölgesel iktidarların çıkar pazarlıklarına teslim edilemez. Emperyalist savaşlarla dünyayı kana bulayan, halklara yokluk, yoksulluk, kan, gözyaşı ve acıdan başka bir şey sunmayan bir avuç azınlığın çıkarları uğruna insanlık her geçen gün daha büyük bir uçuruma sürüklenmektedir.

Emperyalist güçlerin dünya üzerindeki hâkimiyet ve paylaşım mücadeleleri, yalnızca Orta Doğu’yu değil, bütün insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Halkların yaşamı, sermayenin kâr hırsına ve savaş politikalarına feda edilemez. Bu savaşların bedelini cephelerde can verenler, bombalar altında yaşamını yitirenler, yoksulluğa ve göçe mahkûm edilen milyonlar ödemektedir.

Türkiye’nin emperyalist güçlerin çıkarları uğruna yeni savaşların aparatı haline getirilmesine, halkın iradesi hiçe sayılarak askerî ittifaklara sürüklenmesine ve haksız savaşların bedelinin işçilere, emekçilere ödetilmesine karşı çıkmak temel bir sorumluluktur.

Emperyalist savaşlara hayır demek, yalnızca savaşa karşı çıkmak değil; halkların eşit, özgür ve kardeşçe bir arada yaşama mücadelesini büyütmek demektir. İnsanlığın emperyalist savaşların yarattığı yıkımdan kurtuluşu, işgale, sömürüye ve savaş politikalarına karşı halkların ortak mücadelesini yükseltmesinden geçmektedir.

Emperyalist savaşlara karşı sessiz kalmak, insanlığın bir avuç azınlığın çıkarları uğruna uçuruma sürüklenmesine göz yummaktır. İşçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların ortak kurtuluşu, emperyalist savaş düzenine karşı birleşik mücadeleyi büyütmektedir.

Ülkemiz emperyalist savaşların aparatı haline getirilemez!

Halkların kanı üzerinden kurulan savaş ittifaklarına hayır!

Emperyalist savaşlara hayır! Yaşasın halkların eşitliği, kardeşliği ve anti-emperyalist mücadele!