Yeni bir yıla, emperyalist kapitalist sistemin yarattığı çok yönlü yıkımın daha da derinleştiği koşullarda giriyoruz. Savaşların, yoksulluğun, baskının, sömürünün ve faşizmin kurumsallaştığı bu tarihsel momentte, pasif bekleyiş değil; bilinçli, örgütlü ve kararlı bir mücadele zorunluluk halini almıştır. 2026, egemenler için daha fazla kâr, daha fazla talan ve daha fazla savaş anlamına gelmektedir. Bizler içinse 2026, bu karanlığı direniş ve isyan soluklarıyla yarıp geçme yılı olmak zorundadır.
Emperyalist kapitalizm, kelimenin gerçek anlamıyla açgözlü bir Midas’a dönüşmüştür. Dokunduğu her şeyi metalaştıran bu düzen, insanlığın toplumsal üretici güçlerinin ulaştığı düzeye rağmen işçi ve emekçilere açlık ve sefalet dayatmaktadır. Bir uçta akıl almaz bir zenginlik birikirken, diğer uçta yoksullukla birlikte cehalet, yozlaşma ve geleceksizlik birikmektedir. Kâr hırsı uğruna doğa talan edilmekte, ekolojik yıkım derinleşmekte, savaşlar kışkırtılmakta ve milyonlarca insan büyük acılara mahkûm edilmektedir. Bu düzenin insanlığa sunabileceği başka bir gelecek yoktur.
Bugün dünya, yeni bir emperyalist paylaşım savaşının eşiğinde durmaktadır. ABD’den Avrupa’ya kadar emperyalist merkezler silahlanmakta, halkları birbirine düşman edecek milliyetçi-şoven propagandalar yaygınlaştırılmakta, zorunlu askerlik ve savaş hazırlıkları gündeme getirilmektedir. Faşizm, emperyalist kapitalizmin istisnası değil, temel siyasal eğilimi haline gelmiştir. Büyük bedellerle kazanılmış tüm özgürlük alanları sistemli biçimde gasp edilmektedir.
Türkiye ve Kürdistan bu tablonun en kritik merkezlerinden biridir. Faşist iktidar, emperyalistlerle kurduğu bağımlılık ilişkileri doğrultusunda emeğe, doğaya, kadınlara, gençliğe ve Kürt halkına yönelik topyekûn saldırılarını sürdürmektedir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları uluslararası tekellere peşkeş çekilmekte; ülke ucuz emek deposu, enerji ve ticaret koridoru, lojistik üs haline getirilmektedir. Emekçiler yoksullaştırılmakta, güvencesizliğe ve kölece çalışma koşullarına mahkûm edilmektedir. Kadın ve çocuk emeği sömürünün merkezine yerleştirilirken, işçi ölümleri sıradanlaştırılmaktadır.
Kürt halkına yönelik inkâr, imha ve asimilasyon politikaları sürerken, yeniden gündeme getirilen sözde “süreç”, Kürt hareketinin tarihsel kazanımlarını tasfiye etmeyi hedefleyen bir araç olarak işletilmektedir. Bu süreç, halkı beklenti ve güvensizlik sarkacında tutarak örgütsüzleştirmeyi esas almaktadır. Rojava’daki kazanımlara yönelik tahammülsüzlük ise her an yeni bir saldırı ve katliam politikasına dönüşebilecek bir tehdit olarak ortadadır.
Suriye’de emperyalist güçlerin ve bölgesel işbirlikçilerin yarattığı yıkım, cihatçı çetelerin iktidara taşınmasıyla yeni bir boyuta ulaşmıştır. Başta Aleviler ve Dürziler olmak üzere farklı halklar ve inançlar katliam, sürgün ve zorla yerinden edilmeyle karşı karşıyadır. Filistin’de ise Siyonist İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırım saldırılarına karşı Filistin halkının onurlu direnişi, dünya halklarının dayanışmasıyla büyümektedir. Buna karşın emperyalist ikiyüzlülük ve işbirlikçilik bir kez daha açığa çıkmıştır.
İçeride düzenin kendi iç çatışmaları, muhalefet içi operasyonlar ve güç kavgaları, halkın geleceğine sahip çıkma iddiası arkasına gizlenmektedir. Oysa bu çatışmalar, yalnızca sömürü düzenini kimin daha iyi yöneteceğinin kavgasıdır. Halklara sunulan hiçbir çözüm yoktur. Örgütlü olan her şeye düşmanlık, devrimci olanı tasfiye etme ve “düzenin solunu” yaratma çabası bu saldırıların ortak zeminidir.
Bu karanlık tablo, aynı zamanda derin bir toplumsal çürümeyi de büyütmektedir. Dayanışma ve kolektif bağlar çözülmekte; çocuklara kadar inen uyuşturucu kullanımı, çeteleşme ve geleceksizlik duygusu yaygınlaşmaktadır. Psikolojik ve fiziksel hastalıklar kitlesel bir karakter kazanmıştır. Ancak tüm bu çürümenin karşısında, isyanın ve direnişin filizleri de büyümektedir.
Dünyanın sokakları kaynamaktadır. Emekçiler, yoksullaştırmaya ve güvencesizliğe karşı ayağa kalkmaktadır. Gençlik, geleceksizliğe mahkûm edilmeye karşı isyan etmektedir. Kadınlar, ataerkil kapitalist sömürü düzeninin çok yönlü saldırılarına karşı eşitlik ve özgürlük taleplerini büyütmektedir. Emekçi köylüler, maden ve rant uğruna talan edilen topraklarını savunmak için direnişler örgütlemektedir.
Zindanlarda devrimci tutsaklar, kuyu tipi hapishaneler ve teslim alma politikaları karşısında direnişi büyütmektedir. Faşizmin zindan politikaları, devrimci irade karşısında her dönemde boşa düşmüştür. Zindanlardaki direnişin sesi ve nefesi olmak, ertelenemez bir devrimci sorumluluktur.
Bütün bu gerçeklikler ışığında 2026, saldırıların daha da yoğunlaşacağı; sınıf çelişkilerinin keskinleşeceği bir yıl olacaktır. Ancak aynı zamanda 2026, bu karanlığı tertemiz direniş ve isyan soluklarıyla yarıp geçmek için ayağa kalkanlarla özdeşleşecektir. 2026, insan denizlerinin içine daha fazla dalmayı, daha fazla örgütlenmeyi ve daha fazla eylemeyi dayatmaktadır.
Bugün görevimiz açıktır: Umudu bireysel çıkışlara değil, kolektif örgütlülüğe dayandırmak. Öfkeyi kendiliğindenliğe bırakmadan, ezilenlerin ortak taleplerini birleştiren, halkla bütünleşen bir mücadele hattı örmek. Sokakta, işyerinde, okulda, mahallede ve zindanlarda süren direnişi birleştirmek ve büyütmek.
Herkesi;
Emperyalizme, faşizme ve sömürüye karşı mücadeleyi yükseltmeye,
Kürt halkının, Filistin halkının ve tüm ezilen halkların direnişiyle dayanışmayı büyütmeye,
Kadınların ve gençlerin isyanını örgütlü bir güce dönüştürmeye,
Zindan direnişlerinin sesi olmaya,
2026’yı direnişin, isyanın ve özgürlüğün yılı yapmaya çağırıyoruz.
Unutmayalım: Tarih, bekleyenleri değil; ayağa kalkanları yazar.
2026, ayağa kalkanların yılı yapalım…
Editor






