SORUN KÜRTLER OLUNCA: TÜRK MEDYASI, CİHATÇILAR VE ÖZEL SAVAŞ APARATI OLDU

Burjuva medya hiçbir tarihsel dönemde halkın sesi olmadı. Ulusal ya da uluslararası ölçekte medya, emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik aygıtlarından biri olarak işlev gördü; egemen sınıfların çıkarlarını, devlet aklını ve sermaye düzenini yeniden üretmenin temel araçlarından biri hâline geldi. Medyanın asli görevi, kitlelerin gerçeği öğrenmesini sağlamak değil; gerçeği denetlemek, çarpıtmak, parçalamak ve gerektiğinde tamamen gizlemektir. Bu işlev özellikle savaş, işgal, katliam ve halk direnişleri gibi tarihsel kırılma anlarında daha da çıplak biçimde açığa çıkar.

ABD destekli bir operasyonla Venezuela devlet başkanının kaçırılmasının “yakalandı” manşetleriyle sunulması, bu çarpıtmanın tipik bir örneğidir. Bir ülkenin devlet başkanı, sanki aranan bir suçluymuş gibi kriminalize edilerek kitlelerin bilinçaltına saldırının meşru olduğu fikri yerleştirilmeye çalışılmıştır. Aynı propaganda tekniği, Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik cihatçı saldırılarda da devreye sokulmuştur. Cihatçıların tüm vahşeti sistematik biçimde yok sayılmış, saldırılar “Suriye Ordusu” manşetleriyle normalleştirilmiştir.

Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê Kürt mahallelerine yönelik saldırılar, medyanın bu ideolojik işlevinin en güncel ve en çıplak örneklerinden biridir. Medya bu süreçte hakikatin taşıyıcısı değil; devlet aklının, özel savaş politikalarının ve bölgesel güç dengelerinin aktif bir bileşeni olarak hareket etmiştir.

Daha düne kadar kadınları kaçıran, insanları köle pazarlarında satan, kafa kesen, infaz görüntüleriyle dehşet yayan cihatçı çeteler; mesele Kürt halkı olduğunda bir gecede “meşru ordu gücü”ne dönüştürülmüştür. Aynı medya aygıtı Kürtleri ise sistematik biçimde “terörist”, “bölücü”, “İsrail işbirlikçisi” olarak kodlayarak yürütülen katliam saldırılarının ideolojik zeminini hazırlamıştır. Bu dönüşüm bir çelişki ya da dil sürçmesi değildir; bilinçli, planlı ve siyasal bir tercihtir. Devletin Kürt politikasının medya alanındaki doğrudan yansımasıdır.

HTŞ ve benzeri cihatçı yapılar yıllar boyunca Türk medyasınin cogunlugunda “radikal”, “terörist”, “selefi çete” olarak tanımlanmıştır. Ancak Kürt mahalleleri hedef alındığında bu dil anında terk edilmiştir. İktidar yanlısı medya ile kendisini “muhalif” olarak tanımlayan medya arasındaki yapay ayrım bu noktada tamamen ortadan kalkmıştır. İç politikadaki tüm söylemsel ayrılıklara rağmen Kürt karşıtlığı söz konusu olduğunda medya tek bir merkezden çıkmışçasına konuşmuştur. Cihatçılar “meşru güç”, Kürtler ise “güvenlik tehdidi” olarak sunulmuştur.

Bu ideolojik çarpıtma yalnızca bugüne ait değildir. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinde yaşayan Kürt halkı, Suriye devletinin kuruluşundan çok önce, Osmanlı döneminde de bu bölgelerde yerleşik olarak yaşamaktaydı. Tarihsel olarak kadim olan bu varlık bugün bilinçli biçimde yok sayılmakta; mahallelerini savunan Kürtler “işgalci”, dışarıdan gelen silahlı cihatçı yapılar ise “işgali sonlandıran güç” olarak lanse edilmektedir. Böylece tarih ters yüz edilmekte, yerli halklar işgalci ilan edilirken, yağmacı çeteler meşrulaştırılmaktadır. Bu söylem, yalnızca bir medya manipülasyonu değil; Kürt halkının tarihsel varlığını silmeye dönük ideolojik bir imha pratiğidir.

Bu tablo, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt halkına karşı sürdürülen inkâr, imha ve bastırma siyasetinin güncel bir devamıdır. Bugün “özel savaş” olarak adlandırılan bu rejim, yalnızca askeri ve polisiye yöntemlerle değil; medya, yargı, akademi ve dijital alanlar üzerinden çok boyutlu biçimde yürütülmektedir. Medya bu savaşın pasif bir gözlemcisi değil, doğrudan cephesidir.

Ulusal ve uluslararası medyanın rolü yalan üretmekle sınırlı değildir. Gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek için muhalif medyaya yönelik baskılar, gazetecilerin tutuklanması, haber sitelerinin kapatılması, sosyal medyanın kısıtlanması ve dijital sansür sistematik biçimde devreye sokulmaktadır. Bu uygulamaların hiçbiri “kamu güvenliği” ya da “hukuk” ile açıklanamaz. Amaç nettir: Kitlelerin hakikate ulaşmasını engellemek ve resmi anlatının dışına çıkan her sesi susturmak.

Eğer yaşananlar meşru olsaydı sansüre ihtiyaç duyulmazdı. Eğer saldırılar gerçekten “operasyon” olsaydı gazeteciler hapse atılmazdı. Eğer anlatılanlar doğru olsaydı sosyal medya karartılmaz, haber siteleri erişime kapatılmazdı. Baskı, iktidarın gücünü değil; gerçeğe duyduğu korkuyu gösterir.

Suriye haritasını fiilen değiştiren, kentleri yerle bir eden, zorla göç ettiren ve Suriye topraklarını İsrail’le yapılan pazarlıklar üzerinden parça parça teslim eden güçlere karşı tek bir eleştirel manşet atmayan medya; Kürtlerin öz savunmasını “Suriye’yi bölmek” olarak sunmaktadır. Kürtlerin katledilmesi “toprak bütünlüğü” söylemiyle meşrulaştırılırken, Suriye topraklarının Siyonist işgale açılması karşısında derin bir sessizlik hâkimdir. Bu sessizlik tarafsızlık değil, açık bir suç ortaklığıdır.

Cihatçı çetelere “Suriye Ordusu”, katliam saldırılarına “operasyon”, infazlara “arama-kurtarma” demek gazetecilik değildir. Bu, doğrudan doğruya katliamı meşrulaştırma faaliyetidir. “Gazeteci tarafsızdır” söylemi ise bu ideolojik suç ortaklığını gizlemek için kullanılan içi boş bir masaldır. Her kelime, her başlık ve her görüntü politik bir tercihtir. Katliama “operasyon” diyen, mazlumun değil celladın safındadır.

Bu süreçte Mezopotamya Ajansı, Jinnews, ANF ve Yeni Özgür Politika gibi Kürt medya organlarına yönelik eş zamanlı erişim engelleri; gazetecilere dönük baskılar ve sosyal medya kısıtlamaları, Halep’te yaşananların görünür olmasını engellemek için yürütülen planlı bir karartma operasyonunun parçasıdır. Amaç, halkın gerçeği Kürt medyasından öğrenmesini engellemek ve yerine devletin, cihatçıların ve medya aygıtının ürettiği yalanı koymaktır.

Tüm bu tablo açıkça göstermektedir ki ortada ne bir “güvenlik meselesi” ne de bir “haber dili tartışması” vardır. Yaşananlar, Kürt halkına karşı tarihsel olarak sürdürülen imha siyasetinin güncel biçimidir. Cihatçı çetelerin aklanması, Kürtlerin şeytanlaştırılması, muhalif medyanın susturulması ve hakikatin karartılması aynı merkezden beslenen tek bir politik hattın parçalarıdır.

Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê direnişi yalnızca askeri ya da yerel bir savunma hattı değildir. Bu direniş, tarihsel varlığa, onura ve hakikate sahip çıkma iradesidir. Aynı zamanda Türk devletinin, cihatçı çetelerin ve onlarla hizalanmış medya düzeninin Kürt düşmanlığında nasıl birleştiğini bütün açıklığıyla teşhir etmektedir.

Bugün saflaşma nettir:

Ya katliamı meşrulaştıranların, yalanı çoğaltanların ve sessizliği örgütleyenlerin yanında durulacaktır;

ya da hakikatin, halkların ve direnişin safında.

Gazetecilik bir taraf hikâyesidir.

Ve bu hikâyede tarafsızlık yoktur.

Yusuf Özdemir

Önceki İçerikİRAN’DA PROTESTOLARDA CAN KAYBI ARTIYOR: HRANA’YA GÖRE ÖLÜ SAYISI 538
Sonraki İçerikHalep’ten çıkan ders: Yeni dönemin çıplak gerçekliği