Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşanan son gelişmeler, emperyalizmin bölge halklarının kaderini masa başında belirleme pratiğinin kesintisiz biçimde sürdüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır. Suriye sahasındaki güç dengeleri artık olasılıklar üzerinden değil; doğrudan karşı-devrimci müdahaleler eşliğinde, hızla ve zor yoluyla yeniden şekillendirilmektedir. Bu sürecin merkezinde, Rojava etrafında örülen askerî ve siyasal kuşatmanın derinleşmesi yer almaktadır.
Petrol, doğal gaz ve stratejik ulaşım hatları üzerindeki hâkimiyet, emperyalist-kapitalist sistem açısından belirleyici olmaya devam etmektedir. Halkların iradesi değil; ABD emperyalizminin ve onunla uyumlu bölgesel gerici blokların çıkarları sahayı tayin etmektedir. Bu denklem içinde “Suriye Arap Ordusu” ya da “istikrar gücü” etiketleriyle dolaşıma sokulan IŞİD ve HTŞ artığı selefi-cihatçı çeteler, Rojava’ya ve halkların ortak yaşam iradesine karşı bir karşı-devrim aygıtı olarak seferber edilmiştir.
Halep’in Kürt mahallelerinde başlayan saldırıların kısa sürede Fırat hattını aşarak Kuzey ve Doğu Suriye’nin tamamını hedef alması, bu planın parçalı değil, bütünlüklü bir tasfiye projesi olduğunu açık biçimde göstermektedir. Arap aşiretlerinin satın alınarak hızla saf değiştirmesi dengeleri ciddi biçimde sarsmıştır. Kuşkusuz bu süreci mümkün kılan başta ABD olmak üzere Fransa, İngiltere, Siyonist İsrail ve onların masasında yer alan gerici Arap rejimleri ile fiilî olarak sahada rol oynayan soykırımcı faşist Türkiye’dir.
Saldırılarla eş zamanlı olarak gündeme getirilen Kürtçenin “resmî dil” olarak tanınması ya da Newroz’un bayram ilan edilmesi gibi adımlar ise bu tasfiye sürecinin ideolojik makyajından ibarettir. Haklar, örgütlü halk mücadelesinin ürünü olmaktan çıkarılıp emperyalist dizayn projelerinin bir parçası hâline getirildiğinde, gerçek kazanımlar olmaktan çıkar; teslimiyetin ideolojik örtüsüne dönüşür.
SDG açısından bir güvence olarak görülen Amerikan askerî varlığının yeniden konumlandırılması, sahadaki kırılmanın temel nedenlerinden biridir. Esad rejiminin tasfiyesi sonrasında ABD’nin yaptığı tercihler, SDG’nin dayandığı askerî ve siyasal zemini bilinçli biçimde aşındırmıştır. Ankara ile eşgüdüm hâlinde hareket eden Şam merkezli yeni denklem içinde Washington, her belirsizlik anını yeni pazarlıklar ve yeniden hizalanmalar için kullanmış; bu süreçte Kürt halkının kazanımlarını açık bir pazarlık unsuruna dönüştürmüştür.
Bugün yaşananlar, ABD’nin Suriye’ye ilk askerî yerleşiminden bu yana izlediği emperyalist hattın mantıksal sonucudur. En büyük yanılsama, IŞİD’e karşı kurulan askerî ortaklığın Kürt halkının Rojava’da inşa etmeye çalıştığı demokratik özerklik projesi açısından siyasal tanıma ve kalıcı garantörlük sağlayacağı beklentisi olmuştur. ABD, YPG-SDG ile ilişkisini başından itibaren dar bir askerî çerçevede tutmuş; bu ilişkiyi bilinçli biçimde siyasal bir statüye taşımaktan kaçınmıştır. Bunun nedeni ileri sürülen YPG’nin PKK ile bağı değil; esas olarak emperyalist bölge çıkarlarıdır.
Washington’un stratejik öncelikleri açıktır: İsrail’in güvenliğinin tahkimi, İran’ın bölgeden tasfiyesi, Hizbullah’ın ikmal hatlarının kesilmesi, Filistin direnişinin bölgesel olarak yalıtılması ve Rusya’nın nüfuz alanlarının daraltılması. Bu başlıkların tümü, Suriye’nin “direniş ekseni”nden koparılarak emperyalist dünya sistemine eklemlenmesi hedefinde birleşmektedir.
Bu bağlamda HTŞ’nin üstlendiği rol son derece işlevseldir. IŞİD ve El-Kaide kökenli selefi-cihatçı bir yapının, emperyalist önceliklerle uyumlu hâle geldiği ölçüde hızla meşrulaştırılması tesadüf değildir. Şam’ın IŞİD’e karşı “uluslararası koalisyon” içine dâhil edilmesi ise SDG’nin ABD ile kurduğu askerî ortaklığın dayandığı zemini fiilen ortadan kaldırmıştır.
Sezar Yaptırım Yasası’nda yapılan düzenlemeler de bu sürecin parçasıdır. Bu düzenlemeler, SDG açısından askerî ve siyasal özerkliği güvence altına alan bir model değil; doğrudan tasfiyeyi hedefleyen bir entegrasyon dayatmasıdır. Yaptırımların otomatik mekanizmalar yerine ABD başkanının inisiyatifine bırakılması, emperyalist pazarlıkların önünü tamamen açmıştır.
Bu sürecin somutlaştığı en kritik eşik, HTŞ ile Rojava Yönetimi (SDG/Özerk Yönetim) arasında imzalanan mutabakattır. “Çatışmasızlık”, “istikrar” ve “geçiş süreci” söylemleriyle sunulan bu anlaşma, özünde Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürt halkının ve bölge halklarının siyasal-askerî kazanımlarının tasfiyesini hedeflemektedir. Mutabakat, HTŞ’nin fiilî kontrol alanlarını meşrulaştırırken; Rojava Yönetimi’ni askerî gücü denetim altına alınmış, siyasal iradesi budanmış ve merkezi yapılara eklemlenmeye zorlanan bir pozisyona itmektedir. “Özerklik” ile “entegrasyon” gibi birbirini dışlayan kavramların aynı metin içinde yan yana getirilmesi, bu tasfiyeci karakteri gizlemeye yönelik ideolojik bir manevradır.
Bu tablo içinde Rojava Kürdistanı’nda Kürt halkına yönelik sürdürülen katliamlar ve askerî saldırılar, geçici güvenlik operasyonları değil; bütün Kürt halkını hedef alan topyekûn bir siyasal tasfiye saldırısıdır. Halep’ten Fırat hattına uzanan bu saldırılar yalnızca Rojava’yı değil, Kürtlerin bölgesel ölçekte elde ettiği tüm kazanımları hedef almaktadır. Bu nedenle Kürt halkının meşru müdafaa ve direniş hakkını kullanması tarihsel ve siyasal olarak meşrudur.
Fırat’ın doğusunda Arap aşiretlerinin seferber edilmesi, Arap bileşenlerin SDG’den koparılması ve petrol-doğalgaz sahalarının el değiştirmesi, dengelerde ciddi kırılmalara yol açmıştır. Bu gelişmeler, SDG’nin askerî kazanımlarını bütünlüklü bir siyasal pazarlık gücüne dönüştürme kapasitesini büyük ölçüde zayıflatmıştır.
Gelinen aşamada yaşananların yalnızca askerî değil, derin bir ideolojik ve siyasal arka planı bulunmaktadır. Kürt Siyasal Hareketi’nin Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden bu yana yaşadığı ideolojik ve programatik savrulma; ulusal sorun ile sınıf mücadelesi arasındaki diyalektik bağın zayıflamasına yol açmıştır. Pragmatizm, ilkesiz ittifak arayışları ve emperyalizmi “dengeleyici” bir güç olarak gören yaklaşımlar, Rojava pratiğinde bir kez daha ağır bedellerle çökmektedir. Bu süreçte Kürt hareketi ya da Rojava’da yaşanan hataları tartışmayı doğru bulmuyoruz; bunu yalnızca kısa bir not olarak ifade etmekle yetiniyoruz.
Bugün esas olan, dayanışmayı büyütmek, moral üstünlüğü ele geçirmek ve haklı Kürt halkı mücadelesinin kazanımlarının geriye düşmesini engelleyecek bütünlüklü bir mücadeleyi yükseltmektir. Rojava’nın askerî ve siyasal kazanımları, sınıf eksenli, anti-emperyalist ve devrimci bir siyasal hatla tahkim edilmediği sürece kalıcı olamaz. Muğlak tutumlar ve herkesle iyi geçinme siyaseti devrimcilik değil; fiilî olarak Rojava’nın tasfiyesini kolaylaştırır.
Bugün devrimci görev açıktır: Ulusal direnişi sınıf siyasetiyle birleştirmek; Kürt halkının meşru mücadelesini bölge halklarının ortak anti-emperyalist mücadelesiyle kaynaştırmak ve halkların eşitliği ile gönüllü birliğine dayalı devrimci bir hattı kararlılıkla örmek. Safları sıklaştırmak, netleşmek ve taraf olmak tarihsel bir zorunluluktur.
Suriye’de yaşayan tüm halkların ve inançların özgürlüğü ve bir arada yaşaması, emperyalist pazarlık masalarında değil; örgütlü, birleşik ve sınıf temelli devrimci mücadele içinde kazanılacaktır.
Bugün emperyalist savaşın yayılmaya çalışıldığı bir süreçte Kürt ulusu bir kez daha çıkar hesaplarına kurban edilmek istenirken, Kürt halkının dört parçada tarihsel düzeyde gelişen ulusal birlik ve sahiplenme iradesi son derece değerlidir. Rojava’da tüm katliam ve dayatmalara karşı direnişin tercih edilmesi, bu sürecin en belirleyici unsurudur.
Kuşkusuz emperyalist haydutlar, gelecekteki çıkarları için Kürtleri tamamen gözden çıkarmayacak; özellikle ABD ve Fransa, Rojava’ya yaptıkları yatırımları çöpe atmayacaktır. Zayıflatılmış da olsa belli bir Kürt silahlı gücünün varlığını kendi hesapları için korumaya çalışacaklardır. Ancak belirleyici olan, tüm soykırım ve tasfiye dayatmalarına karşı Kürt halkının ve Rojava yönetiminin direnişi tercih etmesidir.
Rojava Yönetimi’nin direniş kararı ve başta dört parça Kürt halkı olmak üzere dünya devrimci-demokrat güçlerinin ve halklarının Rojava’ya sahip çıkma iradesi karşısında bir anlaşma imzalanmış olsa da, HTŞ ve onun yağmacı-çapulcu bileşenleri dışında bölgede yaşayan tüm halkların geleceği fiilen tehlike altındadır. Bu mutabakat, sahadaki güç dengelerini kalıcı biçimde güvence altına alan bir zemin değil; aksine yeni saldırı ve tasfiye hamleleri için geçici bir manevra alanı işlevi görmektedir. Emperyalist güçler ve onların yerel işbirlikçileri, ilk uygun anda bu anlaşmayı fiilen hükümsüz kılarak Kürt halkının kazanımlarına, yaşam alanlarına ve siyasal varlığına yönelik yeni saldırıların ve katliamların zeminini yaratmaya çalışacaklardır. Bu nedenle rehavete kapılmak, beklemeci tutumlara sığınmak ya da sürecin kendiliğinden “istikrara” evrileceği yanılsamasına kapılmak ağır bir tarihsel yanılgı olur. Bugün Rojava direnişinin yanında durmak ve onu her alanda güçlendirmek, yalnızca bir dayanışma çağrısı değil; somut, pratik ve ertelenemez bir devrimci görev olarak ele alınmalıdır.
Haklı ve onurlu bir mücadele yürüten Kürt ulusal mücadelesi eninde sonunda kazanacaktır. Önemli olan, bu süreçte doğru politik hattın ve net devrimci duruşun kararlılıkla savunulmasıdır. Bugün Kürt halkının yanında olmak, bu mücadelenin parçası olmak; devrimci, demokrat ve insanca bir yaşamdan yana olan herkesin tarihsel görev ve sorumluluğudur.
Eren Aydın
02 Şubat 2026
