KÜRT HAREKETİ, DEVLET AKLI VE YENİ DÖNEMİN STRATEJİK MÜHENDİSLİĞİ

featured
0
Paylaş

“Normalleşme” Değil, Güncellenmiş Sömürgecilik

1 Ekim 2024’te faşist MHP lideri Devlet Bahçeli’nin TBMM’de DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması ve ardından Abdullah Öcalan’a dönük çağrıları, Türkiye faşist devletinin Kürt halkına karşı yürüttüğü sömürgeci savaşın yeni bir evresine girdiğini açıkça göstermektedir. Bu tablo bir barış arayışı değil, krize giren devlet aklının Kürt halkının tarihsel ve bölgesel kazanımlarını boğmak için devreye soktuğu yeni bir tasfiye hamlesidir. Devletin “terörsüz Türkiye” adıyla pazarladığı bu süreç, gerçekte

statüsüzleştirilmiş bir halk, silahsızlandırılmış bir direniş ve Kürtsüzleştirilmiş bir siyasal alan yaratma hedefinin ifadesidir. Emperyalist devletlerin dayatmasıyla yüz yılı aşkın inkâr ve imha siyaseti tıkanmış, sömürgeci faşist devlet zor yoluyla başaramadığını bu kez efendilerinin direktifiyle siyasal mühendislik, rıza üretimi ve ideolojik manipülasyonla başarmaya yönelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluşundan bu yana Kürt halkını eşit bir ulus olarak değil, denetim altında tutulması gereken bir iç koloni olarak ele almıştır. Bugün “normalleşme”, “diyalog” ve “toplumsal barış” söylemleriyle sunulanlar bu tarihsel gerçeği perdelemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Devletin temel derdi Kürt halkının özgürlüğü değil, Kürt halkının Ortadoğu’da gündeme gelen yeniden dizeyine edilmesinde geri dönülmez biçimde ortaya çıkan siyasal statü olanaklarını durdurmaktır. Güney Kürdistan’da fiilî statü, Rojava’da özyönetim cabalari ve Kürt hareketinin bölgesel etkisi, Türk burjuvazisi ve devlet aygıtı açısından stratejik bir tehdittir. Bu nedenle inkâr siyaseti biçim değiştirmiş, savaş siyaseti yumuşatılmış; ancak sömürgeci hedefler aynen korunmuştur.

Devletin Abdullah Öcalan’ı yeniden siyasal denklem içine çekme girişimi bir çözüm iradesi değil, direnişi içeriden denetleme ve etkisizleştirme planıdır. Öcalan, Kürt halkının iradesinin özgür bir temsilcisi olarak değil, Kürt hareketinin tarihsel ve bölgesel kazanımlarını geri çektirecek bir araç olarak konumlandırılmak istenmektedir. İmralı’ya gönderilen komisyonlar, yapılan çağrılar, “umut hakkı” üzerinden yürütülen tartışmalar aynı hedefe yöneliktir: silah bırakma, statü talebinden vazgeçme, Rojava’yı terk etme ve ulusal taleplerin geri çekilmesi. Bu bir müzakere değil, açık bir teslimiyet dayatmasıdır. Bu bir diyalog değil, asimetrik bir kuşatmadır.

Rojava’da ortaya çıkan halkçı, kadın özgürlükçü ve meclis temelli özyönetim modeli, Türkiye devleti açısından yalnızca sınır ötesi bir gelişme değil, doğrudan düzen karşıtı bir tehdittir. Ankara’nın “Güney’de hata yaptık, bir daha olmayacak” sözleri, bu korkunun açık itirafıdır. Öcalan’la yürütülen sürecin Suriye sahasındaki gelişmelerle eşzamanlı ilerlemesi tesadüf değildir. Devlet, Rojava devrimini boğmak için içeride tasfiye, dışarıda kuşatma stratejisini birlikte işletmektedir. Öcalan in yaptığı çağrı ve açıklamada; “Irak, İran, Suriye’de politikayı Türk devleti belirleyecek bizde destekleyeceğiz…” taamda bu tasfiyeyi ifade etmektedir.

Devletin sunduğu sınırlı kültürel açılımlar, Kürtçeye dair sembolik jestler ve yerel yönetimlere ilişkin makyaj düzenlemeleri, halkı ikna etmeye dönük bir rıza operasyonudur. Amaç ulusal statü talebini kültürel kırıntılara hapsetmek, özgürlük mücadelesini içeriksizleştirmek ve devrimci hattı sistem içine çekmektir. Bu, zor ile rızanın birlikte işletildiği klasik bir burjuva hegemonya hamlesidir.

TBMM takvimleri, Rojava–Şam görüşmeleri ve yasal düzenleme tartışmaları, tek merkezden planlanan bu tasfiye sürecinin parçalarıdır. Ancak tarih göstermiştir ki hiçbir devlet mühendisliği halkların özgürlük iradesini sonsuza dek bastıramaz. Kürt hareketinin kırk yılı aşan direniş birikimi, Rojava’da açığa çıkan devrimci toplumsal pratik, kadınların öncü rolü ve enternasyonal dayanışma olanakları, bu planların önündeki en büyük engeldir.

Ortada bir barış süreci yoktur. Ortada Kürt halkının tarihsel ilerleyişini durdurmaya dönük yeni bir teslim alma girişimi vardır. Devlet değişmemiştir, sömürgecilik bitmemiştir; yalnızca yöntem güncellenmiştir. Gerçek çözüm devletin lütuflarında değil, halkların örgütlü mücadelesindedir. Gerçek barış statüsüzlükte değil, özgürlükte ve eşitliktedir. Tasfiyeye karşı direniş, sömürgeciliğe karşı özgürlük ve burjuva devlete karşı halkların ortak mücadelesi, bu sürecin karşısındaki yegâne tarihsel seçenektir.

Devletin Öcalan merkezli yeni tasfiye hattını doğru kavramak için, Abdullah Öcalan’ın uzun süredir savunduğu “Komünal Demokratik Sosyalizm” anlayışının teorik ve siyasal içeriğini de açık biçimde ortaya koymak gerekmektedir. Çünkü bugün devreye sokulmak istenen süreç, yalnızca bir devlet manevrası değil; aynı zamanda Kürt mücadelesinin devrimci sınıf perspektifinden koparılmasını hedefleyen ideolojik bir yeniden biçimlendirme girişimidir.

Öcalan’ın komünal demokratik sosyalizm önerileri, Marksizm-Leninizm açısından ciddi teorik ve pratik sorunlar barındırmaktadır. Toplumsal dönüşüm, sınıf mücadelesinden ve üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinden kopartılarak kültürel, ekolojik ve komünal değerler üzerinden açıklanmaktadır. Bu yaklaşım, tarihsel materyalizmin temel ilkesini ihlal etmekte; proletaryayı devrimci özne olmaktan çıkararak tali bir konuma itmekte ve devlet iktidarı sorununu bilinçli biçimde belirsizleştirmektedir. Merkezi bir sınıf mücadelesi ve devrimci iktidar perspektifi olmaksızın özyönetim temelli küçük toplulukların kapitalist karşı-devrime direnmesi mümkün değildir. Merkezsizleştirilmiş yapıların sonucu, devrim değil; dağınıklık ve tasfiyedir.

Marksizm-Leninizm’e göre tarihsel özne sınıftır. Proletarya, kapitalist toplumda üretim araçlarından yoksun bırakılmış olması nedeniyle devrimci bir potansiyele sahiptir. Sınıf mücadelesi olmaksızın gerçekleştiği iddia edilen her dönüşüm, kaçınılmaz olarak burjuva düzeniyle uyumlu, yüzeysel ve geri dönüşlü olur. Öcalan’ın sınıfı reddeden, toplumu kimlikler ve komünler toplamı olarak ele alan yaklaşımı; sınıf çelişkilerini silikleştirmekte, sömürüyü görünmez kılmakta ve devrim stratejisini nesnel zemininden koparmaktadır.

Leninist devlet teorisi, proletarya diktatörlüğünü, kapitalist karşı-devrimi bastırmanın ve üretim ilişkilerini köklü biçimde dönüştürmenin zorunlu aracı olarak tanımlar. Öcalan’ın federatif, merkeziyetsiz ve devletsiz özyönetim modeli, bu tarihsel deneyimle taban tabana çelişmektedir. Devlet iktidarını hedef almayan hiçbir toplumsal proje, sermaye egemenliğini ortadan kaldıramaz. Kapitalist devlet ayakta kaldığı sürece, komünler ya bastırılır ya da sistem içine entegre edilir.

Ulusal ve kimlik politikalarını merkeze alan Öcalan çizgisi, sınıf perspektifinden kopuktur. Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı açıktır: Ulusal mücadele, proletaryanın enternasyonalist hattına bağlanmadığı sürece, kaçınılmaz olarak burjuvazinin arka bahçesine dönüşür. Kültürel haklar ve kimlik vurgusu, sınıfsal iktidar hedefinin yerine ikame edildiğinde, devrimci mücadele reformist bir hatta hapsedilir.

PKK’nin 12. Kongresi’nde alınan fesih ve silah bırakma kararı, bu ideolojik sapmanın pratik sonuçlarını bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Öcalan’ın kadın ve ekoloji meselelerine yaklaşımı da idealist ve tarih dışıdır. Kadın sorunu, sınıf ilişkilerinden kopartılarak mitolojik anlatılarla açıklanmakta; patriyarkanın maddi temelleri göz ardı edilmektedir. Kadının özgürleşmesi, üretim ilişkilerinin dönüşümünden ve sınıfsal iktidarın yıkılmasından bağımsız ele alındığında, kaçınılmaz olarak liberal feminizmle aynı zemine düşmektedir. Ekoloji meselesi de benzer biçimde kapitalist üretim tarzının yapısal karakteri yerine kültürel ahlak sorununa indirgenmektedir.

Öcalan’ın “tarihsel materyalizmin aşılması gerektiği”, “tarihin yalnızca sınıfla açıklanamayacağı” ve “sınıftan önce komünün geldiği” yönündeki iddiaları, Marksist yöntemin sistematik tasfiyesidir. Çelişkinin “yok edici değil uzlaştırıcı” olduğu yönündeki vurgular, sınıf mücadelesinin devrimci karakterini ortadan kaldırmayı amaçlayan eklektik bir diyalektik anlayışını meşrulaştırmaktadır. Bu çizgi, devrimci kopuşu değil; kapitalist düzenle uyumlu bir demokratik entegrasyonu hedeflemektedir.

“Demokratik sosyalizm”, “demokratik toplum” ve benzeri kavramlar, proletaryanın iktidar mücadelesini ikame eden ideolojik sis perdeleridir. Üretim araçlarının mülkiyeti, devlet iktidarı ve sınıf diktatörlüğü sorunlarını çözmeden sosyalizmden söz etmek, tarihsel deneyimlerle defalarca çürütülmüş bir reformist yanılsamadır. Sınıf mücadelesinin açıklayıcı olmadığını iddia etmek, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmaz; yalnızca burjuvazinin işini kolaylaştırır.

Öcalan’ın devlet–komün karşıtlığı üzerinden kurduğu tarihsel okuma da teorik olarak tutarsızdır. Kapitalist devlet, yerel komünlerle eritilemez. Devletsiz komünalizm, sermaye tahakkümünü ortadan kaldırmaz; aksine onu daha görünmez ve denetlenemez kılar. Proletarya özneliğinin reddi, devrimci siyasetin tasfiyesi anlamına gelir.

Moderniteyi kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm üçlüsü üzerinden tanımlayan Öcalan, reel sosyalizmin çöküşünü eleştirirken; proletarya diktatörlüğünü, merkezi devrimci iktidarı ve üretim araçlarının kolektif mülkiyetini tamamen dışlamaktadır. Demokratik Konfederalizm ve “eko-ekonomi” modeli, bilimsel sosyalizmden kopuk, devletle uzlaşmayı esas alan bir sosyal yönetim pratiğine indirgenmiştir. Enternasyonalizm ise sınıf dayanışması olmaktan çıkarılıp diplomatik federasyon çağrılarına dönüştürülmüştür.

Özcesi; Öcalan’ın “devletsiz özerklik” ve “kültürel özerklik” tezlerinin merkezinde, ulus-devletin tarihsel olarak aşılmış olduğu, dolayısıyla Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının artık devletleşme, siyasal iktidar ve toprak egemenliği biçiminde değil; kültürel, yerel ve yönetsel düzenlemelerle karşılanabileceği iddiası yer alır. Bu yaklaşım, görünürde “ilerici” ve “anti-devletçi” bir dil kullansa da, Marksist ulus teorisi açısından nesnel olarak ulusal sorunun içinin boşaltılması anlamına gelir.

Marksizm’e göre ulus, yalnızca kültürel bir kimlik değildir. Ulus; ortak dil, tarih ve kültürün yanı sıra ortak ekonomik yaşam, ortak toprak ve siyasal kader birliği ile tanımlanır. Lenin’in net biçimde vurguladığı gibi, ulusal sorunun özü kendi kaderini tayin hakkıdır ve bu hak, gerekirse ayrılma ve devlet kurma hakkını da içerir. Bu hakkı baştan reddeden ya da “aşılmış” ilan eden her yaklaşım, ezilen ulusu fiilen egemen ulusun sınırları içine hapsetmiş olur.

Öcalan’ın teorisi tam olarak bunu yapmaktadır. Kürt halkına, “devlet istemeyin”, “siyasal iktidar hedeflemeyin”, “toprak egemenliği talep etmeyin”; bunun yerine kültürel haklar, yerel yönetimler, komünler ve federatif ağlarla yetinin denmektedir. Bu, ezilen bir ulusa tarihsel olarak burjuva devletlerin dayattığı en klasik çözüm modelidir. Yani “ulus olabilirsiniz ama iktidar olamazsınız” çizgisi.

Buradaki temel sorun şudur: Devletsiz özerklik, egemen devlet aygıtı yerinde dururken önerilmektedir. Türk burjuva devleti yıkılmadan, sınıfsal iktidar ilişkileri parçalanmadan, Kürt halkının “özerkliği” ancak merkezi devletin izin verdiği ölçüde var olabilir. Bu ise özerklik değil, idari toleranstır. Tarihsel olarak bu tür modellerin tamamı, ulusal hareketlerin tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.

Kültürel özerklik yaklaşımı da aynı biçimde ulusal sorunu kimliğe indirger. Dil, kültür, yerel gelenekler tanınır; ancak toprak, ekonomi, siyasal iktidar ve silahlı güç egemen devletin tekelinde kalır. Marksizm açısından bu, ulusal sorunun çözümü değil; depolitizasyonudur. Ulus, folklora indirgenir; siyasal özne olmaktan çıkarılır.

Öcalan’ın “ulus-devlet kötüdür, tüm ulus-devletler baskıcıdır” argümanı da burada ideolojik bir işlev görür. Marksizm açısından mesele ulus-devletin soyut olarak “iyi” ya da “kötü” olması değildir. Mesele, hangi sınıfın devleti olduğu ve hangi ulusun çıkarına hizmet ettiğidir. Ezilen bir ulus için devletleşme, mutlak bir hedef değil; fakat tarihsel olarak meşru ve ilerici bir haktır. Bu hakkı reddetmek, egemen ulusun devletini fiilen meşrulaştırmaktır.

Bu nedenle Öcalan’ın devletsiz özerklik teorisi, nesnel olarak şu sonucu üretir: Kürt halkı Türk devletinin sınırları içinde kalır; ulusal sorun siyasal olmaktan çıkarılır mücadele devrimci bir iktidar perspektifinden koparılır ulusal hareket sistem içi yönetişim modellerine entegre edilir. Bu, ulusal kurtuluş değil, ulusal çözülmedir.

Leninist ulusal politika, ezilen ulusların ayrılma hakkını koşulsuz savunur, ama bunu proletaryanın iktidar mücadelesiyle birleştirir. Öcalan’ın çizgisi ise ayrılma hakkını reddederken, sınıf mücadelesini de geri plana iter. Böylece hem ulusal hem sınıfsal kurtuluş hattı aynı anda tasfiye edilir.

Sonuç olarak bu ideolojik savrulmanın en açık örneklerinden biri de “demokratik İslam” söylemidir. Din, Marksist tarih anlayışına göre sınıfsal bir üstyapı kurumudur ve özü gereği demokratik olamaz. Demokrasi halk egemenliğine, din ise tanrısal buyruğa dayanır. Bu ikisi uzlaştırılamaz. İslam’ın ya da herhangi bir dinin demokratikleştirilebileceği iddiası, emekçi sınıfları dinsel ve uzlaşmacı bir ideolojik çerçeveye hapsetmenin aracıdır.

İslam’ın özgürlük, eşitlik ve adalet dini olduğu iddiası, tarihsel ve maddi gerçeklikle örtüşmez. Özel mülkiyetin kutsallaştırıldığı, emek sömürüsünün meşrulaştırıldığı, kadının erkeğe tabi kılındığı ve inanç temelli hiyerarşilerin üretildiği bir toplumsal yapıda gerçek özgürlükten söz edilemez. Şûra gibi mekanizmalar halk egemenliğini değil, otoritenin meşrulaştırılmasını sağlar. Medine Vesikası gibi örnekler ise dinlerin güçsüzlük dönemlerindeki geçici uzlaşma belgeleridir; ilkesel değil, konjonktüreldir.

Sonuç olarak Öcalan’ın komünal demokratik sosyalizm çizgisi, Marksizm-Leninizm açısından teorik olarak tutarsız, bilimsel temelden uzak ve siyasal olarak tasfiyecidir. Sınıf mücadelesini, proletarya özneliğini ve devrimci iktidar hedefini dışlayan her yaklaşım, kaçınılmaz olarak burjuva düzenin yeniden üretimine hizmet eder. Gerçek kurtuluş; kimlik, kültür ya da dinsel uzlaşmalarda değil; proletaryanın örgütlü mücadelesinde, burjuva devletin yıkılmasında ve üretim araçlarının kolektif mülkiyetinde yatmaktadır.

Ahmat Öztürk

NOT: Bu yazı Kolektif Mücadele dergisinin 2 sayısında alınmıştır…