28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı, ABD ve İsrail orduları geniş çaplı ve koordineli bir operasyon gerçekleştirerek İran’ın çeşitli şehirlerindeki hedeflere füze saldırıları ve hava baskınları düzenledi. Raporlar, savaşın bu ilk gününde, Güney İran’daki Hürmüzgan eyaletinin Minab şehrinde bir kız ilkokulunun bombalanması sonucu en az 50 kişinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Bazı haberlere göre toplam ölü sayısı şu ana kadar 200’ü aşmış, 700’den fazla kişi ise yaralanmıştır. Buna karşılık İslam Cumhuriyeti, İsrail’i ve bölgedeki birçok ABD askeri üssünü füze saldırılarıyla hedef aldı. Bu askeri saldırılar, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeyi tamamen militarize edip güç kaydırmasından ve iki taraf arasındaki ikinci tur görüşmelerin; ABD’nin savaş tehditleri ile İslam Cumhuriyeti’nin nükleer programını sürdürme ısrarı nedeniyle çökmesinden sonra başladı.
Bugün tanık olduğumuz şey, Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden tanımlamaya çalışan emperyalist çatışmalar zincirinin yeni bir halkasıdır. Amerika Birleşik Devletleri kendi hegemonyasını sıkılaştırmak; enerji kaynaklarını, stratejik rotaları ve siyasi nüfuz alanlarını kontrol etmek için çabalarken; İslam Cumhuriyeti hayatta kalmak ve bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinde pay sahibi olmak için mücadele ediyor. Bu çabalar Orta Doğu’yu bir kez daha askeri bir hesaplaşmaya sürüklemiştir. Trump’ın neo-faşist yönetimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası güç dengelerinden doğan uluslararası yasaları ayaklar altına almıştır. Gazze’deki soykırımın ardından, İsrail hükümetiyle iş birliği içinde, özellikle Çin ile olan rekabetinde kendi çıkarlarına hizmet eden bir bölgesel düzen kurarak emperyalist hedeflerini ilerletmeyi amaçlamaktadır. İslam Cumhuriyeti’ni, planlarının önünde duran ana siyasi İslamcı kale olarak görmektedir. İslam Cumhuriyeti ise hayatta kalma stratejisi uğruna; toplumun zenginliğinden, İranlı işçilerin emeğinden ve sömürüsünden elde edilen yüz milyarlarca doları nükleer projelere, “direniş ekseni” olarak adlandırılan yapıların silahlandırılmasına ve bir füze cephaneliği inşasına harcamıştır. Bu savaşı ve hatta bölgeye yayılmasını, kendi bekasını sağlamanın bir aracı olarak görmektedir.
Bu savaş aynı zamanda İran’daki derinleşen iç krizlerin ortasında patlak vermiştir. Toplum yıllardır neoliberal kapitalist politikaların uygulanması, ücretlerin baskılanması, kontrolden çıkan enflasyon ve fahiş fiyatlar, genişleyen sınıfsal uçurum ve bağımsız işçi sendikaları ile diğer toplumsal hareketlerin aktivistlerine yönelik örgütlü baskı altında ezilmektedir. Bu koşullar toplumu çok daha savunmasız bırakmış ve emperyalist güçlerin bu durumu istismar etme kabiliyetini artırmıştır.
Bu yıkıcı savaş, İran toplumunun son sekiz yıldır baskıcı İslam Cumhuriyeti’nin zulmü, yoksulluk, ekonomik zorluklar ve uluslararası yaptırımlar altında yaşadığı bir dönemde İran ve bölge üzerine gölgesini düşürmüştür. Bu süreçte toplum binlerce işçi grevine, dört büyük kitlesel ayaklanmaya ve en yoksul toplumsal kesimlerin sürekli protesto hareketlerine tanık olmuştur. 8 ve 9 Ocak’taki son ülke çapındaki ayaklanma sırasında protestocuların feci şekilde katledilmesine ve yürütülen yıldırma kampanyasına rağmen, İslam Cumhuriyeti topluma korku salmayı başaramadı. Halk, ilk şok ve inanamama halini hızla aşarak kederini ve öfkesini dayanışmaya ve egemen siyasi yapıya karşı protestoya dönüştürdü. Düzenlenen kitlesel cenaze törenleri ve anmalar, toplumun geniş kesimleri tarafından İslam Cumhuriyeti’nin suçlarının kınanması, ülke çapındaki okul grevleri ve üniversitelerdeki yaygın öğrenci protestoları, hakim kamuoyu ruh halini yansıtmaktadır. Tüm bu süreç boyunca, ABD’nin müdahaleci politikaları İslam Cumhuriyeti’ni devirme hareketini desteklemek bir yana, onun çıkarlarına aykırı hareket etmiştir.
Mevcut koşullar altında bu gerici savaş, toplumsal hareketleri ve protestoları desteklemek şöyle dursun, onları marjinalize etmektedir. Ne kadar “akıllı”, hassas, önceden planlanmış veya sözde “insani” olduğu iddia edilirse edilsin, diğer her gerici savaş gibi bu da ölüm, yıkım ve yerinden edilme getirir. Savaş koşulları altında insanlar güvenlik ve hayatta kalmayı önceliklerinin en başına koyarlar ve protesto hareketleri ivme kaybeder. Sonuç olarak, toplumsal hareket aktivistleri odak noktalarını değiştirir ve savaşın insanların işi, yaşamı ve güvenliği üzerindeki yıkıcı etkisini azaltmaya odaklanırlar. Bu şartlarda işçi hareketindeki ve diğer toplumsal hareketlerdeki sosyalist, radikal ve ilerici aktivistler, özellikle de kent mahallelerindeki öğrenci ve gençlik aktivistleri, bu kapitalist ve gerici savaşı kararlılıkla reddetmelidir. Aynı zamanda halk arasındaki birlik ve dayanışmayı güçlendirmeli, savaşın insanların yaşamına ve güvenliğine verdiği zararı azaltmak için gönüllü gruplar ve yardım komiteleri örgütlemelidirler.
Bu koşullarda savaşı durdurmak, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesini gerektirir ve bu rejimi yıkmak için örgütlü mücadeleyi yoğunlaştırmalıyız. Aynı zamanda, halkın Trump, Netanyahu ve Rıza Pehlevi’nin direktiflerine ve çağrılarına bir kez daha kanmaması için sürekli uyarıda bulunmalıyız. İslam Cumhuriyeti’ni devirecek bir ayaklanma kendiliğinden patlak vermez; bu, ülke çapındaki bir kitle hareketinin örgütlülüğünün doruk noktasıdır. Bu hedefe ancak önde gelen toplumsal hareketlerin tüm liderlerinin ve aktivistlerinin birleşik ve kararlı iradesi ulaşabilir. Bu kolektif iradeyi örgütlemek ve sağlamlaştırmak için vakit kaybetmeden harekete geçmeliyiz.
İran Komünist Partisi ilan eder ki; Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ve İslam Cumhuriyeti arasındaki savaş, bugüne kadar izledikleri politikaların bir devamıdır ve her iki taraf için de gerici ve kapitalist bir savaştır. Bu savaş halkı özgürleştirmeyi amaçlamaz; büyük güçlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını ilerletir. “Halkı destekleme” adı altında yabancı müdahaleyi meşrulaştırma girişimlerini reddediyoruz. Tarihsel deneyimler göstermiştir ki, emperyalist füze saldırıları ve bombalamalar kitlelere özgürlük getirmez. Son yıllarda Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’ya yönelik askeri saldırılar; büyük güçlerin müdahalelerinin halka yıkılan altyapı, derinleşen yoksulluk, kronik istikrarsızlık ve daha güçlü gerici güçlerden başka bir şey getirmediğini açıkça göstermiştir. Aynı zamanda, bu gerici savaşın bir tarafı olan cani İslam Cumhuriyeti’nin, ülkeyi dış saldırılara karşı savunma bahanesini kullanarak toplumu güvenlik kıskacına almasına, toplumsal hareketleri ve protestoları marjinalleştirmesine izin vermemeliyiz.
İran Komünist Partisi, bu gerici savaşı kınarken, İran’ın tüm işçilerini, emekçilerini ve özgürlüksever insanlarını İslam Cumhuriyeti’nin devrimci bir şekilde devrilmesi için mücadeleyi genişletmeye ve yoğunlaştırmaya çağırır. İşçi hareketinin ve diğer ilerici toplumsal hareketlerin aktivistlerini ve liderlerini, örgütlenme çabalarını güçlendirmeye ve koordineli bir ulusal liderlik inşa etmeye davet ediyoruz. Ancak İslam Cumhuriyeti’nin devrimci bir şekilde devrilmesi için gereken koşulları hazırlama mücadelesini hızlandırarak ve yoğunlaştırarak; İran ve bölge halkını bu cani rejimden kurtarabilir, burjuva ve sağcı muhalefet güçlerinin halkın başı üzerinden yukarıdan bir alternatif dayatma çabalarını boşa çıkarabilir ve Orta Doğu’nun işçilerine ve ezilen halklarına, ABD ve İsrail’in emperyalist ve gerici bölgesel düzenine karşı net bir ufuk sunabiliriz.
Bu gerici savaşa hayır!
Kahrolsun İslam Cumhuriyeti rejimi!
Yaşasın özgürlük, eşitlik ve işçi yönetimi!
İran Komünist Partisi Merkez Komitesi
28 Şubat 2026
Çeviri; kolektif mücadele
Ky: https://cpiran.org
