ŞİRKETLER DEVLETLERDEN GÜÇLÜDÜR-Seyhan Uludağ

featured
0
Paylaş

Bugünün dünyası bir yalandan ibarettir. “Özgür piyasa”, “kalkınma”, “büyüme” dedikleri şey; gerçekte emeğin sömürülmesi, doğanın yağmalanması ve toplumların susturulmasıdır. Kapitalizm bir sistem değil, örgütlü bir talandır. Azınlık zenginleşsin diye çoğunluk yoksullaştırılır, doğa yok edilir, gelecek ipotek altına alınır. Bu düzen yaşatmaz, tüketir.

Şirketler artık yalnızca ekonomik aktörler değildir; onlar doğrudan siyasal güçtür. Bugün birçok çok uluslu şirketin bütçesi, onlarca ülkenin ekonomisinden büyüktür. Bu şirketler sadece üretimi değil, yasaları, politikaları ve hatta savaşları belirleyebilecek bir güce ulaşmıştır. Devletler giderek halkın değil, bu dev sermaye yapılarının ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Seçimler yapılır ama kararlar çoktan verilmiştir.

İşte bu yüzden biz sosyalistler bu düzene “burjuvazi iktidarı” deriz. Çünkü sandık vardır ama ekonomi halkın değildir. Yasalar vardır ama sermaye için işler. Devlet vardır ama toplum için değil, sermaye düzeninin sürekliliği için çalışır. Üretim araçları küçük bir azınlığın elindeyse, o ülkede iktidarın adı ne olursa olsun gerçekte egemen olan sınıf burjuvazidir.

Marksist perspektife göre devlet, tarafsız bir hakem değil; sınıf egemenliğinin örgütlü biçimidir. Ordu, polis, yargı ve bürokrasi; bu egemenliği sürdürmenin araçlarıdır. Bu yüzden devletin “herkes için eşit” olduğu iddiası, bu düzenin en büyük yanılsamalarından biridir. Gerçekte devlet, hangi sınıf güçlüyse onun çıkarlarını korur.

Lenin’in ortaya koyduğu gibi devlet, uzlaştırılamaz sınıf çelişkilerinin ürünüdür ve bu çelişkiler ortadan kalkmadan devlet de ortadan kalkmaz. Bu nedenle işçi sınıfının kurtuluşu, mevcut devlet mekanizmasını olduğu gibi devralmakla değil; onu parçalayarak yerine kendi iktidarını kurmasıyla mümkündür. Çünkü sermayenin devlet aygıtı, halkın özgürlüğü için değil; onu bastırmak için inşa edilmiştir.

Burjuvazi iktidarı dediğimiz şey budur: Devletin, hukukun ve ekonominin sermaye sınıfının çıkarlarına göre işlemesi. İşçi zam istediğinde kriz denir, ama şirketlere teşvik verildiğinde “kalkınma” denir. Köylü toprağını savunduğunda engel sayılır, ama maden şirketi geldiğinde “yatırım” diye alkışlanır. Bu düzende adalet de, özgürlük de, hukuk da sınıfsaldır.

Emperyalizm bu düzenin küresel ölçekteki zor aygıtıdır. Artık işgal sadece krediyle değil, gerektiğinde açık savaşla sürdürülür. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bu düzenin askerî ve siyasal gücünü temsil eder. Ortadoğu’da yürütülen savaşlar, işgaller ve yıkımlar; enerji yollarını, stratejik bölgeleri ve sermaye çıkarlarını kontrol altında tutmak için sürdürülmektedir. Kentler bombalanır, halklar yerinden edilir, yaşam alanları yok edilir. Buna “güvenlik” denir, ama gerçekte bu sistemin devamı için yürütülen bir zor politikasıdır. Emperyalizm gerektiğinde ambargo uygular, gerektiğinde hükümet değiştirir, gerektiğinde doğrudan saldırır ve her defasında bedeli halklar öder.

Türkiye’de olanlar da bu küresel düzenin bir parçasıdır. İktidar, büyüme ve kalkınma adı altında ülkeyi büyük sermaye projelerine açarken, buna karşı çıkan toplumsal kesimleri baskı altına almaktadır. Sendikacılar hedef alınır, çünkü örgütlü işçi bu düzeni bozar. Doğa savunucuları susturulmak istenir, çünkü direnen halk şirketlerin planlarını durdurur. Hak arayan herkes bu sistem için tehdittir.

Son yıllarda sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin en açık göstergelerinden biri de vergi politikalarıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, büyük sermaye gruplarına ait milyarlarca dolarlık vergi borçları silinmekte, aynı şirketlere defalarca vergi muafiyetleri ve istisnalar tanınmaktadır. Bu bir hata değil, bu düzenin işleyişidir. Vergi yükü emekçinin sırtına bindirilirken, sermaye korunur. Halktan toplanan vergiler, yeniden halka değil; büyük şirketlere aktarılır. Böylece devlet tarafsızlığını yitirir ve açıkça sermaye sınıfının aracı haline gelir.

Bugün gelinen noktada ifade alanı daralmakta, muhalefet baskı altına alınmakta, yargı siyasal bir araç haline gelmektedir. Güç merkezileşmiş, toplumun söz hakkı daraltılmıştır. Bu tablo bir istisna değil, bu düzenin kendisidir. Çünkü sermaye düzeni demokrasiyle değil, kontrolle ayakta kalır.

Ama hiçbir baskı sonsuz değildir.

Her tutuklama gerçeği büyütür. Her susturma çabası yeni bir ses yaratır. Çünkü emeği susturamazsınız. Çünkü doğayı yok ederek yaşayamazsınız. Çünkü halkı sonsuza kadar korkutamazsınız.

Ve buradan çıkan sonuç açıktır: Bu düzen kendiliğinden değişmez. Bu düzen reformlarla düzelmez. Bu düzen, onu ayakta tutan güç ilişkileri değişmeden ortadan kalkmaz.

Bugün mesele birkaç kişinin özgürlüğü değildir. Mesele, bir ülkenin kimin için yönetildiğidir. Mesele, yaşamın mı yoksa kârın mı esas alınacağıdır.

Ve biz buradan açıkça ilan ediyoruz:

Bu düzen meşru değildir.

Bu sömürü kabul edilemez.

Bu sessizlik sürdürülemez.

Emeğin hakkı için,

Doğanın geleceği için,

Özgür bir toplum için—

Bu düzeni değiştirmek zorundayız.

Örgütlenmek, birleşmek ve mücadeleyi büyütmek zorundayız.

Çünkü hiçbir güç, örgütlü bir halktan daha büyük değildir.