Devlet, Sermaye ve “Demokratik Cumhuriyet” Söylemi – Eren Aydın

featured
0
Paylaş

Türkiye’de yaşanan siyasal kriz, çoğu zaman yalnızca “demokrasi eksikliği” üzerinden tanımlanmakta; çözüm ise “demokratik cumhuriyet”, “hukuk devleti”, “barış süreci” ve “Türk-Kürt ilişkilerinin demokratikleşmesi” gibi kavramlarda aranmaktadır. İlk bakışta özgürlükçü ve ilerici görünen bu yaklaşım, sorunun gerçek sınıfsal karakterini görünmez kıldığı ölçüde ciddi ideolojik sınırlar taşımaktadır.

Çünkü Türkiye’deki temel sorun yalnızca biçimsel demokrasinin eksikliği değildir. Sorunun özü; devletin sınıfsal niteliği, sermaye egemenliği ve ülkenin emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşmiş yapısıdır. Eğer “demokratikleşme” söylemi bu gerçekliği perdeleyen bir çerçeveye dönüşüyorsa, ortaya çıkan şey halkların özgürleşmesi değil, düzenin restorasyonu olur.

Bugün CHP’ye yönelik baskılar, gözaltılar, yargı operasyonları ve devletin otoriter uygulamaları; faşist devlet yapısının yalnızca muhalif halka değil, kendi iç çelişkilerinde dahi nasıl pervasızlaşabildiğinin göstergesidir. Ancak mesele yalnızca mevcut iktidarın “hukuksuzluğu” değildir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca devlet aygıtı; işçi sınıfına, devrimcilere, Kürt halkına, Alevilere ve tüm ezilen toplumsal kesimlere karşı baskıcı bir karakter taşımıştır. Tek adam rejimi bu tarihsel sürekliliğin özel bir biçimidir.

Dolayısıyla sorun, “cumhuriyetin yeterince demokratik olmaması” değil; cumhuriyetin kuruluşundan itibaren burjuva sınıf egemenliği temelinde inşa edilmiş olmasıdır. Bugün yaşanan baskılar yalnızca bir hükümet politikası değil, kriz koşullarında sermaye devletinin doğal refleksidir.

Marksizm-Leninizm açısından devlet, sınıflar üstü tarafsız bir kurum değil; egemen sınıfın baskı aracıdır. Lenin bu gerçeği açık biçimde şöyle ifade eder: “Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünüdür ve göstergesidir.”

Bu nedenle çözümü yalnızca “daha demokratik hukuk”, “parlamenter uzlaşma” ya da “cumhuriyetin demokratikleştirilmesi” olarak tarif etmek; düzenin sınıfsal temelini tartışma dışına iter.

Kürt Sorunu: Entegrasyon mu, Özgürleşme mi?

Bugün savunulan “Kürtlerin demokratik cumhuriyete entegrasyonu” perspektifi, Kürt halkına gerçek anlamda tarihsel bir özgürlük vaat etmemektedir. Bu yaklaşım, Kürt halkının onlarca yıllık mücadelesini sistem sınırları içerisine çekmeyi hedefleyen reformist bir çizgi taşımaktadır.

Oysa Kürt sorunu yalnızca kültürel haklar, anayasal reformlar ya da yerel yönetim yetkileri meselesi değildir. Sorun; inkâr, sömürgecilik, zorla asimilasyon ve devlet şiddeti temelinde şekillenmiş tarihsel bir ulusal sorundur. Bu nedenle gerçek çözüm, ezilen bir halkın kendi kaderini tayin hakkının koşulsuz biçimde tanınmasından geçer.

Lenin, ezilen ulusların özgürlüğünü savunmayı proletarya enternasyonalizminin temel ilkelerinden biri olarak değerlendirir: “Bir ulus başka bir ulusu eziyorsa özgür olamaz” der.

“Demokratik entegrasyon” söylemi ise çoğu zaman mücadeleyi düzen sınırları içine hapsetmenin ideolojik aracına dönüşmektedir. Kürt halkının devrimci dinamikleri parlamenter uzlaşma ve düzen içi çözüm arayışlarına sıkıştırıldığında ortaya çıkan şey özgürleşme değil; kontrollü bir yeniden entegrasyondur.

“Barış Süreci” ve Sınıf Uzlaşması

Bugün halka “Barış ve Demokratik Toplum” süreci tarihsel bir ilerleme olarak sunulmaktadır. Elbette savaşın, çatışmanın ve kanın durması halklar açısından yaşamsal önemdedir. Ancak belirleyici olan, barışın hangi sınıfsal zeminde ve hangi siyasal içerikle kurulduğudur.

Kapitalist düzen içerisinde kurulan “barış”, çoğu zaman emekçi halkların değil; sermaye düzeninin istikrar ihtiyacına hizmet eder. Egemen sınıflar kriz dönemlerinde toplumsal muhalefeti denetim altına almak için “barış”, “normalleşme” ve “demokratikleşme” söylemlerini kullanabilirler.

Lenin’in şu değerlendirmesi bu konuda son derece açıklayıcıdır: “Kapitalizm koşullarında barış, savaşlar arasındaki bir soluklanmadan başka bir şey değildir.”

Eğer bir süreç emekçilerin örgütlü gücünü büyütmüyor, sömürü düzenini hedef almıyor ve halk iktidarı perspektifi taşımıyorsa; sonuç yalnızca sistemin yeniden tahkim edilmesi olur.

Bu nedenle sosyalistler açısından gerçek barış; sömürünün, ulusal baskının ve emperyalist bağımlılığın ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Aksi halde “barış”, sermaye düzeninin nefes alma molasına dönüşür.

CHP ve Düzen Muhalefeti

CHP yalnızca baskı gören bir muhalefet partisi değildir; aynı zamanda Türkiye’de sermaye düzeninin kurucu siyasal aktörlerinden biridir. İşçi sınıfı hareketine yönelik baskılarda, Kürt inkâr politikalarında ve neoliberal dönüşümlerde tarihsel sorumluluk taşımaktadır.

Dolayısıyla mesele yalnızca CHP’ye yönelik operasyonlara karşı “hukuk savunusu” yapmak değildir. Asıl mesele, düzen siyasetinin tümüne karşı bağımsız devrimci bir halk seçeneği yaratabilmektir.

Düzen partileri arasındaki çatışma, çoğu zaman egemen sınıf içi güç mücadelelerinin yansımasıdır. Emekçi halkların kurtuluşu ise bu kamplaşmalardan bağımsız kendi örgütlü siyasal hattını yaratmasına bağlıdır.

Hukuk ve Devletin Sınıfsal Niteliği

Hukuk, sınıflar üstü tarafsız bir mekanizma değildir. Hukuk; egemen sınıfın çıkarlarını güvence altına alan siyasal üstyapının temel araçlarından biridir.

Bugün Türkiye’de hukukun keyfileşmesi ve yargının siyasal iktidarın aparatı haline gelmesi elbette gericidir. Ancak sorun yalnızca “hukukun işlememesi” değildir. Sorun, mevcut hukukun zaten sermaye düzeninin hukuku olmasıdır.

İşçiler grev yaptığında yasaklanan da aynı hukuk düzenidir. Devrimciler tutuklandığında işleyen de aynı devlet mekanizmasıdır. Kürt halkının iradesi kayyumlarla gasp edildiğinde devreye giren de aynı sınıf devletidir. Lenin bu gerçeği şu sözlerle ifade eder: “Burjuva demokrasisi, zenginler için demokrasidir.”

Bu nedenle sosyalist mücadele yalnızca “hukukun yeniden tesisi” değil; emekçi halkların kendi demokratik iktidar organlarını yaratma mücadelesidir.

Sonuç: Demokratik Cumhuriyet mi, Sosyalist Cumhuriyet mi?

Türkiye’deki tarihsel kriz, yalnızca “demokrasi eksikliği” üzerinden okunamaz. Temel sorun; kapitalist sömürü, devlet şiddeti, emperyalist bağımlılık ve burjuva sınıf egemenliğidir.

Bu nedenle çözüm, düzen içi demokratik restorasyon projelerinde değil; işçi sınıfının öncülüğünde halkların eşit, özgür ve sömürüsüz bir düzende birleşeceği sosyalist bir cumhuriyettedir.

Gerçek demokrasi, sermaye sınıfının egemenliği altında değil; emekçi halkların örgütlü iktidarında mümkündür. Kürt halkının özgürlüğü de Türk emekçilerinin kurtuluşu da aynı devrimci mücadelede birleştiği ölçüde tarihsel anlam kazanacaktır.