Askeri ücret Tiyatrosu; Sermayeye Kaynak, Emekçiye Sefalet

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, 2026 yılı için belirleyeceği rakamı görüşmek üzere toplandı. Her yıl olduğu gibi yine aynı sahne, aynı roller ve aynı sonuç ihtimaliyle… Hükümet temsilcileri “sosyal diyalog”, “istişare” ve “ortak akıl” kelimelerini art arda sıralarken, milyonlarca işçinin yaşamı birkaç bürokratın ve patron temsilcisinin keyfine terk edildi. Gerçek şu ki, Türkiye’de asgari ücret görüşmeleri bir müzakere değil, bir oldubitti mekanizmasıdır; işçinin iradesi ve gerçek ihtiyaçları masanın dışında tutulur, kararlar sermaye ve iktidarın ortak çıkarına göre şekillenir.

Bu yıl TÜRK-İŞ’in masaya oturmaması, aslında yıllardır süren sahte temsil mekanizmasının deşifre edilmesidir. Çünkü komisyonun yapısı işçiyi temsil etmiyor; işçiye söz hakkı tanımıyor. Ücret belirleme süreci, işçinin değil patronun ihtiyaçlarına göre tasarlanıyor. Her yıl milyonlarca işçinin alın teri, sadece “ekonominin dengesi bozulmasın” bahanesiyle gerçek değerinin altında tutuluyor. Oysa bu denge dedikleri şey, işçinin yoksullaşmasına; patronun ve iktidarın güç devşirmesine dayanıyor.

Geçen yıl açıklanan resmi enflasyon yüzde 44’ün -sistemin gereceği yansıtmadığı bilinen gerçek-  üzerindeyken yapılan yüzde 30’luk zam, işçiye kesilen doğrudan bir ceza niteliğindeydi. Üstelik gerçek enflasyonun çok daha yüksek olduğu herkesin hayatından açıkça belliyken… Gıda fiyatları, kiralar, fatura kalemleri ve ulaşım masrafları her ay katlanarak artarken, asgari ücretin ayın ortasını bile getirmediğini toplumun geniş kesimleri yaşayarak görüyor. Bu düzende işçi maaşını alır almaz borçlara, market raflarına ve artan faturalara teslim ediyor; eline geçen ücret daha cüzdana girmeden buharlaşıyor.

Ekonominin büyüdüğü söyleniyor, milli gelirin arttığı iddia ediliyor ancak bu artışın kırıntısı bile işçiye yansımıyor. Zengin ile yoksul arasındaki uçurum derinleşirken, dolar milyarderlerinin sayısı her yıl artıyor. Servet, belirli bir azınlığın kasasında birikiyor; emekçiye ise yoksulluk, güvencesizlik ve geleceksizlik düşüyor. Bu durum bir tesadüf değil; siyasi iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü sermaye yanlısı politikaların doğal sonucudur.

Sermaye sözcüleri asgari ücret tartışmalarında ezberlerini tekrar ediyor: “Ücret artışı enflasyonu artırır”, “İstihdam azalır”, “İşletmeler batar.” Oysa gerçek tam tersini gösteriyor. 2025 yılında asgari ücrete zam yapılmamasına rağmen fiyatların durmaksızın artması, enflasyonun kaynağının işçi ücreti olmadığını kanıtladı. Asıl neden; kontrolsüz fiyatlama gücü, sermayeye sağlanan sınırsız imtiyazlar, vergi adaletsizliği ve iktidarın ekonomik tercihleridir.

Bugün ülkenin dört bir yanında işçiler daha uzun saatler çalıştırılıyor, daha düşük ücret alıyor, daha ağır koşullara mahkûm ediliyor. Sendikasızlaştırma politikaları sistematik biçimde yaygınlaştırılıyor; işçi iradesi kırılmaya çalışılıyor. Çocuk işçiliği hâlâ kanayan bir yara olarak duruyor. Yani sömürü derinleşirken, iktidar ve sermaye bu düzeni korumakta kararlı davranıyor.

Bütün bunlar yaşanırken bir gerçek artık gizlenemez hâle geldi: Saraya, yandaş vakıflara, lüks araçlara, beton projelerine milyonlar akıtan iktidar, emekçinin üç kuruşluk ücretine gelince “tasarruf” pozlarına bürünüyor. Kamu kaynakları bir avuç zengin için seferber ediliyor; emekçilere ise sefalet dayatılıyor. Bu, yanlış bir politika değil; sınıfsal bir tercihtir. Yoksulluk bir ekonomik hata değil, bilinçli bir yönetim stratejisidir.

İşte tam da bu yüzden çözüm masalardan çıkmayacak. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek. Emeğin gasp edildiği, işçinin açlığa terk edildiği, geleceğin çalındığı bir yerde tek gerçek çözüm örgütlü mücadeledir. İşçiler bir araya gelmedikçe, ortak talepler etrafında birleşmedikçe, bu talan düzeni kırılmayacaktır.

Sefalet ücretine mahkûm edilmeye hayır demek; yalnızca ekonomik bir talep değil, aynı zamanda sınıfsal bir karşı çıkıştır. Emekçilerin yokluğa değil, onurlu bir yaşama hakkı vardır. Bu hakkı sağlayacak olan da ne hükümettir ne patronların lütfudur: Bu hak ancak örgütlü, kararlı ve birleşik bir mücadeleyle alınabilir.

Bugün artık daha açık konuşmak gerekiyor: Emekten yana olanlar, bu düzene karşı ses çıkarmadıkça sarayın ihtişamı büyüyecek; patronların kasası dolacak, işçinin payına ise sadece sefalet düşmeye devam edecektir. Bu yüzden mücadele bir tercih değil, zorunluluktur.

Sefalete değil, örgütlü direnişe! Talan düzenine değil, emeğin iktidarına!

Gerçek çözüm, susmakta değil; birlikte mücadele etmektedir.

Yusuf Özmen

12 aralık 2025

Önceki İçerikÇHD’li Avukat Naim Eminoğlu Tutüklandı
Sonraki İçerikBu Çürümüş Düzen Çocuklarımızın Geleceğini karartıyor