Sermayenin Sesi Olarak Medya: Savaşın ve Baskının Meşrulaştırılması aracıdır

Medya, kapitalist toplumda hiçbir zaman “tarafsız” bir alan olmamıştır. Marx’ın altyapı–üstyapı diyalektiği içinde medya; üretim ilişkilerinin, sınıf iktidarının ve egemen ideolojinin yeniden üretildiği temel üstyapı kurumlarından biridir. Günümüz dünyasında ve özellikle Türkiye’de basın, bu işlevini daha da çıplak biçimde yerine getirmekte; halkın haber alma hakkını savunan bir kamusal alan olmaktan çıkarılarak burjuva iktidarının ideolojik aygıtına dönüştürülmektedir.

Althusser’in tanımıyla medya, devletin ideolojik aygıtları arasında merkezi bir konuma sahiptir. Baskı aygıtları (ordu, polis, yargı) zor yoluyla tahakkümü sürdürürken; medya, rıza üretimi yoluyla bu tahakkümü meşrulaştırır. Bugün basının iktidar yanlısı ya da düzen içi muhalefetle sınırlı bir söylem alanına sıkıştırılması, tam da bu rıza üretim sürecinin bir sonucudur. Burjuva demokrasilerinde “çoğulculuk” iddiası altında sunulan bu yapı, gerçekte sermaye egemenliğinin farklı fraksiyonları arasındaki bir iç bölüşümden ibarettir.

Savaş ve kriz dönemlerinde bu ideolojik işlev daha da yoğunlaşır. Medya, artık yalnızca bilgi aktaran bir araç değil; Gramsci’nin hegemonya kavramında işaret ettiği üzere, egemen sınıfın dünya görüşünü “doğal”, “kaçınılmaz” ve “meşru” gösteren bir hegemonya aygıtına dönüşür. Milliyetçilik, şovenizm ve güvenlik söylemleri bu dönemin temel ideolojik hammaddeleridir.

Halep’te Kürt ve Süryanilerin yaşadığı mahallelere yönelik cihatçı saldırıların sunuluş biçimi bunun somut bir örneğidir. HTŞ ve benzeri selefi-cihatçı grupların ağır silahlarla gerçekleştirdiği saldırılar, burjuva medyasında ya görünmez kılınmakta ya da bilinçli bir çarpıtmayla servis edilmektedir. Ülke iç siyasetinde birbirini yiyenler sorun Kürtler olunca otomatik olarak ayni dile sarılıyorlar. Kürt halkının öz savunması “terör”, cihatçı şiddet ise “askeri operasyon” ya da “güvenlik müdahalesi” olarak kodlanmaktadır. Bu dil, yalnızca bir habercilik tercihi değil; emperyalist ve bölgesel güçlerin savaş politikalarıyla uyumlu ideolojik bir konumlanmadır.

Benzer bir mekanizma emperyalist merkezlerin söyleminde de işler. ABD’nin Venezuela’ya yönelik kuşatma politikaları, darbe girişimleri ve açık ihlalleri, Batı medyasında “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” retoriğiyle aklanır. Venezuela’nın meşru devlet başkanına yönelik haydutça müdahaleler dahi kriminalize edilmiş başlıklarla sunularak emperyalist saldırganlık olağanlaştırılır. Lenin’in emperyalizm analizinde vurguladığı gibi, mali sermaye yalnızca ekonomiyi değil; ideolojiyi ve bilinci de denetim altına alır. Medya bu denetimin en işlevsel araçlarından biridir.

Bu bağlamda medya, halkı bilinçlendiren değil; sınıf bilincini bastıran, çelişkileri perdeleyen ve mevcut üretim ilişkilerini yeniden üreten bir aygıta dönüşmüştür. Bilgi, artık özgürleşmenin değil; yabancılaşmanın bir formu hâline gelmektedir. Marx’ın meta fetişizmi kavramında işaret ettiği üzere, gerçek toplumsal ilişkiler tersyüz edilerek sunulmakta; fail ile mağdur, saldırgan ile direnen yer değiştirmektedir.

Gazeteciliğin birikim, etik ve ilke gerektiren bir emek alanı olması bu düzende bilinçli olarak tasfiye edilmektedir. Basın emekçileri güvencesizleştirilmekte, sendikasızlaştırılmakta ve oto-sansüre zorlanmaktadır. Böylece medya, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda sınıfsal bir disiplin mekanizması olarak da işlev görmektedir.

Bu koşullar altında doğru bilgiye ulaşmak, bireysel bir çaba olmaktan öte, siyasal bir mücadele alanına dönüşmüştür. Eleştirel okuma, kaynak sorgulama ve sınıfsal perspektif, burjuva medyasının yarattığı sis perdesini dağıtmanın temel araçlarıdır. Aksi hâlde “haber” adı altında sunulan içerikler, emekçi sınıfları egemen ideolojinin pasif taşıyıcıları hâline getirir.

Marksist bakış açısı ile sonuç açıktır: Medya ya sermayenin, emperyalizmin ve savaş politikalarının ideolojik hizmetkârıdır ya da ezilenlerin, halkların ve emekçilerin kurtuluş mücadelesinin bir parçası olur. Bunun dışında kalan “tarafsızlık” iddiası, sınıf mücadelesini gizleyen liberal bir yanılsamadan başka bir şey değildir.

Eren Aydın

Önceki İçerikİran’da halkın isyanı büyüyorken