“Halep’te elde edilen sonuç gerçek bir zaferdir!”
Bu söz, PYD Eş Başkanlık Konseyi Üyesi Aldar Xelil’e aittir. Xelil, bu iddiayı şu sözlerle gerekçelendirmektedir: “Onlarca yıl Suriye’yi yöneten Esad rejimi gibi bir yapı, direniş iradesi eksikliği nedeniyle sekiz günde çöktü. Buna karşın iki küçük mahalle altı gün direndi.”
Öncelikle bu iddianın kendisi tarihsel olarak sorunludur. Esad rejimi sekiz günde çökmedi. Rejim, 2013’ten itibaren başta ABD, Türkiye, Körfez ülkeleri ve Siyonist İsrail olmak üzere çok sayıda uluslararası gücün cihatçı yapılara sağladığı açık destek ve imkânlara karşı yürütülen uzun ve yıpratıcı bir savaşın sonunda çöktü. Dolayısıyla rejimin çözülüşünü gün sayısıyla açıklamak, hem tarihsel gerçekleri hem de bölgesel güç dengelerini görmezden gelmek anlamına gelir.
Buradan hareketle temel soruyu sormak gerekir: Zaferin ölçütü gerçekten “daha uzun süre direnmek” midir? Esad yenildi, ülkesini terk etti; ancak çıkıp buna “zafer” demedi. O hâlde Halep’te Kürt mahallelerinde altı gün boyunca direnildikten, onlarca şehit, yüzlerce yaralı ve esir verildikten sonra mahalleler terk edildiğinde, bu sonuç nasıl “zafer” olarak adlandırılabilmektedir? Toplumsal ve siyasal mücadelede zafer ne zamandan beri gün sayısıyla ölçülmektedir?
Kürt halkı katledilmiş, yerinden yurdundan edilmiş, kadınlar cihatçı çeteler tarafından kaçırılmışken; evler yağmalanmış, mahalleler boşaltılmış ve bir halk “işgalci” ilan edilerek sürgüne zorlanmışken ortada nasıl bir zaferden söz edilebilir? Halep’te yaşananlar bir zafer değil, açık bir halk trajedisidir.
Türkiye destekli cihatçı çetelerin insanlık dışı saldırıları; infazlar, katliamlar, kaçırılan çocuklar ve kadınlar gerçeği bütün açıklığıyla ortadadır. Kuşaklardır o mahallelerde yaşayan Kürt halkı zorla yerinden edilmiştir. Bu tabloya “zafer” demek, yaşanan katliamı ve sürgünü meşrulaştırmaktan ve gerekli dersleri çıkarmamaktan başka bir anlam taşımamakta, kuru bir ajitasyon propagandadir.
Tarih, hiçbir zaman acı çekmenin kendisini zafer olarak yazmamıştır. Zafer, kazanmakla ilgilidir; katledilmekle, sürgün edilmekle, yerinden yurdundan edilmekle değil.
Bugün gelinen noktada açık bir siyasal manipülasyon söz konusudur. Yenilgiler “zafer”, geri çekilmeler “başarı”, felaketler ise “stratejik hamle” olarak sunulmaktadır. Halep’te yaşanan katliam ve sürgün, siyasi sorumluların dilinde bir “direniş destanı”na dönüştürülmektedir. Oysa gerçek şudur: Bu, halkın ve asayiş güçlerinin canı pahasına ortaya koyduğu bir direniştir; ancak bir zafer değildir. Halkın hayatı ve emeği üzerinden siyasal başarısızlıkların örtülmesi kabul edilemez.
Yapılması gereken açıktır: Gerçeklerle yüzleşmek, yapılan hataların sorumluluğunu almak ve yenilgileri “zafer” diye pazarlamaktan vazgeçmektir. Direnerek yaşamını yitiren Kürt savascilarinin anısını, siyasal yanlışları örtmenin bir aracına dönüştürmek, onların hatırasına yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Kuşkusuz Halep’te yaşananlar, insani duygularını yitirmemiş herkesi derinden sarsmıştır. Ancak bu sürecin buraya evrilmesinin işaretleri önceden de mevcuttu. Aleviler ve Dürziler katledilirken Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ve Rojava yönetiminin yalnızca kınamayla yetinmesi; emperyalist güçlerin bu süreçte QSD’yi cihatçı Saray yönetimiyle yan yana getirerek anlaşmalar imzalatması ve Şam’daki şeriatçı yönetimi QSD üzerinden meşrulaştırması tesadüf değildir.
Soykırımcı Türkiye’nin tüm politikasının bir Kürt statüsünü engellemek üzerine kurulu olduğu bilindiği hâlde, bu siyasal tiyatronun bir parçası olunmuştur. Üstelik yapılan anlaşma, “Alevi soykırımını durdurmak için imzalandı” denilerek savunulmuş; ancak anlaşma maddelerinde bu yönde tek bir hüküm bulunmadığı gibi, “Esad artıklarıyla birlikte mücadele” ifadesi özellikle yer almıştır. Cihatçı Saray yönetimi Alevi halkını “Esad artığı” olarak yaftalayıp katlederken, bu madde kendisine fiilî bir meşruiyet alanı açmıştır.
Sonuç olarak; zafer, direnmekle ya da ölüme yatmakla değil, kazanmakla ilgilidir. Halep’te kazanılmış bir zafer yoktur; katliam vardır, sürgün vardır, yıkım vardır. Bu gerçekler ortadayken yaşananları “zafer” olarak adlandırmak, yalnızca yeni yenilgilerin kapısını aralamaktadır. Yapılması gereken; özeleştirel bir tutum geliştirmek, gerekli dersleri çıkarmak, halkların çıkarlarını emperyalist pazarlıkların önüne koymak ve direnişi halkın kendi bağımsız gücüyle örgütlemektir.
Bu noktada özellikle altı çizilmesi gereken bir husus vardır. Halep’te kuşatma altına alınan iki küçük mahallede, sayıları en fazla 300–400 civarında olan asayiş savaşçıları, son derece sınırlı imkânlara rağmen altı gün boyunca amansız bir direniş iradesi ortaya koymuştur. Bu direniş, teslimiyetin değil onurun, geri çekilmenin değil fedakârlığın ifadesidir. Bu savaşçıların ortaya koyduğu tutum karşısında saygıyla eğilmek ve yaşamını yitirenlerin anısına bağlı kalmak, tartışılmaz bir ahlaki ve politik sorumluluktur.
Ancak bu gerçek, ortaya çıkan siyasal ve askerî sonucun “zafer” olarak adlandırılmasını meşru kılmaz. Kahramanca bir direniş ile kazanılmış bir zafer aynı şey değildir. Direnişe duyulan saygı, yapılan siyasal hataların üzerini örtmenin ya da yaşanan yıkımı başarı olarak sunmanın gerekçesi hâline getirilemez. Tam tersine, bu fedakârlıkların boşa gitmemesi için gerçeklerle yüzleşmek ve doğru sonuçlar çıkarmak zorunludur.
Derya Özcan






