2010 yılında Tunus’ta başlayan ve kısa sürede “Arap Baharı” adı altında tüm Ortadoğu’ya yayılan süreç, emperyalist merkezlerin halklara pazarladığı demokrasi ve özgürlük vaatlerinin nasıl bir karşı-devrimci restorasyona dönüştüğünü açık biçimde gösterdi. Emekçi sınıfların biriken öfkesi ve meşru talepleri istismar edilirken, hedef bağımlı kapitalist rejimlerin tasfiyesi değil; emperyalizme daha uyumlu, daha kırılgan ve daha kolay denetlenebilir siyasal yapıların inşası oldu. Mısır’da askeri diktatörlük restore edilirken, Libya ve Suriye’de devlet yapıları parçalandı; mezhepçilik ve siyasal İslam emperyalist müdahalenin temel araçlarına dönüştürüldü. Ortadoğu, doğrudan müdahalelerle şekillendirilen kalıcı bir kaos alanına sürüklendi.
Bu kaos rastlantı değildir. Kapitalizmin emperyalist aşamasında pazarların, enerji havzalarının ve jeostratejik geçiş hatlarının denetimi için yürütülen küresel mücadele, Ortadoğu’yu merkezine almıştır. Arap Baharı süreci, halkların gerçek kurtuluş taleplerini boğarken; siyasal İslamcı hareketleri ve etnik-mezhepsel fay hatlarını öne çıkaran bilinçli bir karşı-devrimci dizaynla sonuçlanmıştır. Emperyalizm bir yandan “demokrasi” ve “insan hakları” söylemini dolaşıma sokmuş, diğer yandan gerici vekil güçler aracılığıyla bölgeyi yönetilebilir bir yıkım alanına çevirmiştir.
Bugün yaşananlar bu sürecin kesintisiz biçimde sürdüğünü göstermektedir. ABD, farklı yönetimler ve söylemler altında Ortadoğu’ya dair temel niyetini her fırsatta açık etmiştir: Bölgeyi parçalı, hizalanmış ve ABD-İsrail çıkarlarıyla uyumlu bir siyasal düzene kavuşturmak. Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma öngörmeyen, Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanan jeopolitik hat üzerinden kurulan bu strateji, emperyalist merkezlerin uzun erimli planlarının ifadesidir. Değişen aktörler değil, değişmeyen emperyalist hedeftir.
Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a, Kafkasya’dan Afrika Boynuzu’na uzanan hatta yaşanan gelişmeler, uzun süredir adım adım uygulanan bu stratejinin parçalarıdır. 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’le tam bir eşgüdüm içinde hareket eden ABD, siyasal İslamcı güçleri de taşeronlaştırarak Ortadoğu’nun yeniden dizaynını hızlandırmıştır. Bu sürecin çerçevesi, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’dir.
Önce “Büyük Ortadoğu”, ardından “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu” adıyla servis edilen proje; Elbruz Dağları’ndan Atlas Okyanusu’na, Hindikuş’tan Afrika Boynuzu’na uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. İran’dan Somali’ye, Pakistan’dan Fas’a kadar uzanan bu hatta hedeflenen; ABD-İsrail çıkarlarına uyumlu, bağımlı, parçalı ve gerektiğinde iç savaşlarla yeniden şekillendirilebilecek siyasal yapılardır. Güney Kafkasya’da açılmak istenen koridorlar, Somaliland’ın tanınması, Gazze’nin sistematik biçimde yok edilmesi ve Filistin halkının zorla yerinden edilmesi bu dizaynın birbirini tamamlayan halkalarıdır.
Emperyalist planın kilit ülkeleri başından beri nettir: Suriye, Libya ve İran. Bu ülkeler İsrail merkezli emperyalist düzenin önünde siyasal ve jeopolitik bir set oluşturuyordu. Libya ve Suriye bu setten içeriden çökertilerek çıkarıldı. Libya, IŞİD ve El Kaide artığı yapıların cirit attığı çok parçalı bir alana dönüştürüldü. Suriye’de ise El Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam, emperyalist güçlerin fiili onayıyla iktidara taşındı.
Suriye’nin düşüşü Ortadoğu denkleminde nitel bir kırılma yarattı. 8 Aralık 2024’te HTŞ’nin Şam’a girişinin önü açıldığında, yalnızca bir rejim değişikliği değil, emperyalist dizaynın kritik bir eşiği aşılmış oldu. Kürtlerle yaşanan gerilimli sürecin ardından sınırlı haklar karşılığında merkezi yapıya entegrasyon sağlandı. Bu sürecin Batılı güçler tarafından “tarihi bir dönüm noktası” olarak sunulması, yaşananların halk iradesinden değil emperyalist yeniden yapılandırmadan kaynaklandığını göstermektedir. Afganistan’ı Taliban’a teslim eden güçler, Suriye’yi de HTŞ’ye devretmiştir.
Suriye’de “yeni dönem” olarak pazarlanan bu süreç kısa sürede kendi iç çelişkilerini ve yeni fay hatlarını üretmeye başladı. Daha önce QSD saflarında yer alan ve çeşitli vaatlerle HTŞ çizgisine çekilen Arap aşiretleri, sahadaki pratikle yüz yüze geldikçe HTŞ yönetimiyle ciddi gerilimler yaşamaya başladı. Gençlerin zorla silah altına alınması ve HTŞ kontrolündeki bölgelerden Irak sahasına sürülmesi, aşiret tabanında derin bir hoşnutsuzluk yarattı. “İstikrar” söylemi, gerçekte bir militarizasyon ve zor rejimini ifade etmektedir.
Kadınlara yönelik uygulamalar ise bu gerilimi daha da derinleştirdi. Arap kadınların kaçırılması, sistematik cinsel şiddet ve tecavüz vakalarının bizzat örgüte yakın unsurlar tarafından sosyal medyada teşhir edilir hale gelmesi, siyasal İslamcı yapının gerçek karakterini açığa çıkardı. Kadın bedeninin savaş ganimeti ve korku aracı olarak kullanılması, HTŞ ile onu destekleyen aşiret yapıları arasındaki bağları hızla çözmektedir. “Yeni düzen” söylemi, yerini daha büyük çatışmaların habercisi olan bir şiddet sarmalına bırakmaktadır.
Buna karşın, bugün yaşanan baskı ve vahşet QSD döneminde deneyimlenen görece özgürlük ve seküler yaşam pratiğini bu toplulukların hafızasından silemeyecektir. Kadınların kamusal hayata katılımı, eşitlikçi ilişkiler ve görece baskısız yaşam alanları özellikle gençler ve kadınlar açısından silinmez bir deneyim olarak zihinlerde yer etmiştir. Bir kez görülen özgürlük ihtimali, bastırılsa da geri döndürülemez biçimde toplumsal hafızaya kazınmıştır.
Özellikle Arap kadınlar açısından bu dönem, yalnızca geçmişte kalmış bir ara evre değil, geleceğe dair bir ufuktur. HTŞ’nin kadın bedenini tahakkümün nesnesi haline getiren uygulamaları karşısında, QSD döneminde deneyimlenen kamusal görünürlük ve eşitlik, yeni bir dünyanın mümkün olduğuna dair bilinci canlı tutmaktadır. Emperyalizm ve gerici taşeronları bu ufku bütünüyle yok edemez.
Bu tabloda emperyalist projenin asıl kırılma noktası İran’dır. İran diz çöktürülmeden ABD-İsrail ekseninde inşa edilmek istenen yeni Ortadoğu düzeninin kalıcı hale gelmesi mümkün değildir. Yemen’den Lübnan’a, Filistin’den Irak’a uzanan direniş dinamikleri bu denklemde İran’ın etkisiyle varlık göstermektedir.
ABD ve İsrail’in hedefinde yalnızca İran devleti değil, onun temsil ettiği bölgesel jeopolitik hat bulunmaktadır. Mezhepçilik, böl-yönet stratejisinin temel araçlarından biri olarak devreye sokulmakta; Şii nüfuz alanları siyasal ve ideolojik kuşatmayla zayıflatılmak istenmektedir. İran’daki toplumsal çelişkilerin “demokrasi” söylemiyle istismar edilmesi, emperyalist müdahalenin ideolojik meşrulaştırılmasından ibarettir.
İran aynı zamanda ekonomik ve jeostratejik bir engeldir. Devasa enerji kaynakları, nadir toprak elementleri ve Avrasya’ya açılan coğrafi konumu, onu emperyalist iştahın merkezine yerleştirmektedir. İran’ın devrilmesi, ABD açısından Rusya ve Çin’e uzanan hatta son büyük bariyerin aşılması anlamına gelecektir.
13 Haziran’da İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan ve ABD’nin doğrudan dahil olduğu savaş bu sürecin yalnızca bir evresidir. Şimdi ikinci perdenin sahnelenmesi hedeflenmektedir. Mesele yalnızca İran değil; Hazar’dan Akdeniz’e uzanan emperyalist bir düzenin tesisidir. Afganistan’dan Libya’ya, Suriye’den Gazze’ye kadar halklar gerici ve bağımlı aktörlerin insafına bırakılırken, Genişletilmiş Büyük Ortadoğu coğrafyası kan ve yıkımla yeniden şekillendirilmektedir.
Bu tablo, emperyalizmin en çıplak ve saldırgan biçimiyle sahnede olduğu bir tarihsel momenti ifade etmektedir. Sorunun kaynağı mezhepler ya da kimlikler değil, sermayenin küresel tahakkümüdür. Ortadoğu halklarının gerçek kurtuluşu, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı sınıf temelli, devrimci ve anti-emperyalist bir mücadeleden geçmektedir. Bunun dışında sunulan her düzen, aynı zincirin farklı bir halkası olmaktan öteye geçmeyecektir.
Şemdin Şimşir
31 Ocak 2026
