Mücadele Ertelenemez: İnsan, İlişki ve Devrimin Şimdiliği
Devrim çoğu zaman tarihsel bir kırılma anı olarak tasavvur edilir: bir gün gelecek, iktidar el değiştirecek ve yeni bir dünya kurulacaktır. Oysa bu tahayyül, mücadelenin bugünkü yaşama biçimleriyle ilişkisini belirsizleştirir. Eğer kapitalist üretim ilişkileri yalnızca ekonomiyi değil, insanın duygu dünyasını, aşkını, dostluğunu ve güven kurma biçimlerini de biçimlendiriyorsa, devrim yalnızca geleceğe ertelenmiş bir siyasal olay olamaz. Mücadele yarının değil, bugünün meselesidir.
Yıllardır her sorunu “devrim gelecek ve çözecek” anlayışıyla erteleyen sol, bugün yozlaşan ilişkiler eşliğinde kendini aşındırmaktadır. Düzen karşıtı olduğunu iddia eden örgütler, düzenin tam da göbeğinde kurulan ilişki biçimlerini yeniden üretmektedir. Rekabet, konum savaşı, dedikodu ve hesap tutma kültürü; kolektif üretimin yerini almıştır. “Sıcak mücadele yok”, “Avrupa’da koşullar farklı” gibi gerekçeler ise öz eleştirisizliğin ideolojik örtüsüne dönüşmüştür. Herkes “ben değil o” yarışına girerken, kimse kendi bahçesinden sorumlu olduğunu kabul etmemektedir. Oysa verilen selamın hesabının tutulduğu, üretim yerine fısıltının hâkim olduğu bir ilişki dünyası, devrimci değil; kapitalist kültürün minyatürüdür.
Bu durum yalnızca örgütsel bir zafiyet değildir; Marxist teorinin merkezindeki insan kavrayışının unutulmasıdır. Karl Marx 1844 Elyazmaları’nda insanı türsel bir varlık olarak tanımlar; yani insan, bilinçli, kolektif ve yaratıcı üretim yoluyla kendini kuran toplumsal bir varlıktır. İnsan özü tek tek bireylerin içinde saklı bir cevher değil, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bu nedenle kapitalizm yalnızca artı-değer sömürüsü değil, insanın diğer insanla kurduğu ilişkinin de yabancılaşmasıdır. Yabancılaşma fabrikada başladığı gibi toplantı masasının etrafında da devam edebilir; insan, devrim adına konuşurken bile diğer insanı araçsallaştırabilir. Güveni bir birikim aracına, ajitasyonu bir yönlendirme tekniğine, teorik bilgiyi bir üstünlük silahına dönüştürdüğünde, kapitalist ilişki biçimi devrimci dil içinde yeniden üretilmiş olur. Kapitalizm insanı dört düzeyde yabancılaştırır: emeğinden, ürününden, diğer insanlardan ve nihayet kendi özünden. Ancak bu yabancılaşma yalnızca üretim alanında değil, ilişkiler alanında da gerçekleşir. Yani insan, diğer insanı araçsallaştırdığında; kolektif üretim yerini konum savaşına bıraktığında; eleştiri yerini dedikoduya bıraktığında yabancılaşma yeniden üretilir.
Burada çürüme daha acıtıcıdır, çünkü sıradan çıkar ilişkileri açıkça çıkar temellidir; oysa devrimci maskeyle kurulan çıkar ilişkileri inanç üzerinden işler. Devrimci eğitimle edinilen araçlar, insanları özgürleştirmek yerine onları daha incelikli biçimde manipüle etmek için kullanılabildiğinde; ajitasyon yeteneği kolektif bilinç yükseltmek yerine kişisel konum güçlendirmeye hizmet ettiğinde; güven ilişkileri ortak üretim yerine kişisel çıkar için seferber edildiğinde ortaya çıkan tablo, kapitalist ya da feodal ilişkilerin daha “profesyonel” bir versiyonudur. Çünkü burada yalnızca maddi çıkar değil, duygusal bağlılık ve politik sadakat da araçsallaştırılır. Bu, devrimci araçların tersine çevrilmesidir.
Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’de formüle ettiği praxis kavramı tam da bu noktada belirleyicidir. Praxis, dünyayı dönüştürürken öznenin kendisini de dönüştürmesidir. Eğer devrimci özne kendi ilişkilerini dönüştürmüyorsa, yalnızca mevcut ideolojinin başka bir versiyonunu üretir. Öz eleştiri bu nedenle ahlaki bir jest değil, teorik bir zorunluluktur. Öz eleştirisiz siyaset dogmatizme, dogmatizm ise mikro-iktidar üretimine dönüşür. Devrim, dışsal bir olay değil; öznenin kendi ilişkilerinde gerçekleştirdiği dönüşümle başlar. Koşullar değişince insanın değişeceğini savunmak, Marx’ın diyalektiğini tersine çevirmektir. Koşulları değiştiren insan, aynı süreçte kendini de değiştirmek zorundadır.
İdeolojinin Gündelik Hayatta Yeniden Üretimi
Louis Althusser’in ideolojiyi yalnızca düşünce değil, yaşanan pratik olarak tanımlaması ve Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı bu tabloyu daha görünür kılar. Egemenlik yalnızca zorla değil, rızayla sürer; ideoloji yalnızca devlet aygıtlarında değil, gündelik ilişkilerde de yeniden üretilir. Eğer devrimci yapılar kendi içlerinde hiyerarşiyi, kişisel sadakat beklentisini, hesapçılığı ve konum savaşını yeniden üretiyorsa, hegemonya içeride de işlemektedir. Sol hareketlerin bugüne kadarki en büyük eksikliği, devrimi geleceğe yerleştirip bugünkü ilişki biçimlerini tali görmesidir. Erteleme ideolojisi, tam da burada devreye girer: İktidar perspektifi büyüdükçe gündelik hayatın devrimci inşası küçülür. Mücadele ertelendikçe değerler aşınır; değerler aşındıkça kolektivite çözülür; çözülme arttıkça devrim daha da uzaklaşır.
Oysa tarihsel deneyim bunun tersini gösterir. Paris Komünü yalnızca kısa ömürlü bir iktidar girişimi değildi; yönetici ile yönetilen arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışan, temsilcileri geri çağrılabilir kılan, ayrıcalıkları sınırlayan ve kamusal sorumluluğu kolektif bir zemine oturtmaya çalışan bir yaşam denemesiydi. Komün’de mesele yalnızca devlet aygıtını ele geçirmek değildi; otorite ile toplum arasındaki ilişkiyi dönüştürmekti. Bu yönüyle Komün, devrimin ertelenmiş bir olay değil, yaşanmaya başlanmış bir pratik olduğunu gösterdi.
Vera Pavlovna: Alternatifin Şimdiki Zamanı
Benzer biçimde Nikolay Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? romanındaki Vera Pavlovna karakteri kurtuluşu beklemez; onu kendi yaşamında kurmaya başlar. Ekonomik bağımsızlığı kolektif üretimle birleştirir, evliliği mülkiyet ilişkisinden arındırmaya çalışır, kıskançlık ve sahiplenmeyi doğal değil tarihsel biçimler olarak görür.Vera’nın yaptığı şey bir hayal kurmak değil; geleceğin toplumsal ilişkilerini bugünde denemektir. Bu, prefiguratif bir siyasettir: Geleceğin embriyosunu şimdide üretmek.
Vera bize şunu gösterir: Alternatif hayat, maddi koşulların tümüyle değişmesini bekleyen bir mucize değildir. Alternatif hayat, bugünden kurulan ilişki biçimidir.
Solun en büyük eksikliği tam da burada düğümlenir. İnsan ilişkileri devrimci değilse, devrimci örgütler yalnızca düzenin başka bir versiyonuna dönüşür. Kapitalist ve feodal ilişki biçimleri; hiyerarşi, sadakat beklentisi, kişisel bağlılık, konum savaşı; devrimci yapıların içinde yeniden üretildiğinde çürüme kaçınılmazdır. Ve bu çürüme, sıradan düzen ilişkilerinden daha yıkıcıdır; çünkü ihanet yalnızca çıkar üzerinden değil, inanç üzerinden gerçekleşir.
Solun Eksikliği ve Bireysel Sorumluluk
Sol hareketlerin tartışmaya açsa bile pratik yaşamdaki eksikliği, insanı dönüştürmeden toplumu dönüştürebileceğine inanmasıdır. Oysa toplum, insan ilişkilerinin toplamıdır. Eğer ilişkiler kapitalist mantıkla işliyorsa; rekabet, hesapçılık ve konum mücadelesi belirleyiciyse; devrim söylemi yalnızca retorik olarak kalır.
Nerede yaşarsak yaşayalım, Avrupa’da ya da başka bir coğrafyada, sıcak çatışma dönemlerinde ya da görece durağan zamanlarda; siyasal örgütlenmelerden bağımsız olarak devrimci mücadele içinde olan her birey, hayatına adım adım alternatif ilişki biçimlerini katmak zorundadır. Şeffaflık, üretime dayalı dayanışma, hesapçılıktan uzak güven ve sürekli öz eleştiri, geleceğin soyut değerleri değil, bugünün somut sorumluluklarıdır. Herkes kendi bahçesinden sorumludur. Devrim ertelendikçe yabancılaşma derinleşir; yabancılaşma derinleştikçe devrim daha da uzaklaşır. Alternatif hayatı ertelemek, devrimi ertelemektir.
Herkes Bir Vera Olabilirse
Marx’ın türsel insan kavrayışı, Paris Komünü’nün tarihsel pratiği ve Vera Pavlovna’nın ön-figüratif yaşamı birlikte düşünüldüğünde açık olan şudur: Devrim, beklenen bir tarih değil, yapısal bir kırılma değil, ilişkisel bir dönüşümdür. Türsel özünü gerçekleştirmeyen insan, iktidarı ele geçirse bile özgürleşemez. Eğer devrimci araçlar manipülasyon için değil kolektif bilinç için kullanılırsa, eğer güven kişisel çıkarın değil ortak üretimin zemini olursa, eğer herkes kendi yaşamında eşitliği ve özgürlüğü somutlaştırmaya başlarsa, alternatif hayat bir ihtimal olmaktan çıkar, tarihsel bir gerçekliğe dönüşür.
Bu nedenle alternatif hayat, gelecekteki bir toplumun beklenen sonucu değil; bugünden kurulması gereken tarihsel bir zorunluluktur. Mücadele ertelendiği her gün, yabancılaşma derinleşir.
Sol hareketlerin bugüne kadarki en büyük eksikliği, bu ilişkisel dönüşümü ikinci plana atmasıdır. Oysa devrim, bugünden kurulmaya başlanmadıkça asla gelmeyecektir.
Herkes bir Vera olabilirse, yani kendi yaşamında eşitliği, üretimi, özgürlüğü ve öz eleştiriyi pratiğe dönüştürebilirse, devrime giden yolda geleceğin taşları örülecektir.
Çünkü devrim, beklenen bir tarih değil; kurulan bir hayattır.
Mahperi Melike Elma
