Tek Kutupluluktan Çok Kutupluluğa: Emperyalist Savaşın Yapısal Dinamikleri

featured
0
Paylaş

Kapitalist dünya sistemi, 21. yüzyılın üçüncü on yılında çok katmanlı ve yapısal bir kriz sürecinden geçmektedir. Bu kriz yalnızca konjonktürel bir daralma değil; sermaye birikim rejiminin iç çelişkilerinin keskinleştiği tarihsel bir eşiktir. Aşırı birikim sorunu, kâr oranlarının düşme eğilimi, finansallaşmanın üretim üzerindeki tahakkümü, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve enerji arzı üzerindeki jeopolitik mücadeleler, kapitalizmin merkez ülkelerinde hegemonya krizini derinleştirmiştir. Ortadoğu’da sürmekte olan savaş bu bağlamda yalnızca bölgesel bir çatışma değil; küresel sermaye düzeninin yeniden yapılanma çabasının militarize olmuş bir dışavurumudur.

Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin en yüksek ve tekelci aşaması olarak tanımladığı kuramsal çerçeve bugün hâlâ açıklayıcıdır. Finans kapitalin merkezileşmesi, çok uluslu enerji ve silah tekellerinin devlet politikalarıyla bütünleşmesi ve askeri blokların sermaye çıkarlarını koruyan araçlara dönüşmesi, emperyalist müdahalelerin sürekliliğini kurumsallaştırmaktadır. Emperyalizm yalnızca doğrudan toprak işgali değildir; enerji yollarının, lojistik hatların, boğazların ve stratejik bölgelerin denetimi üzerinden kurulan küresel bir tahakküm sistemidir.

Bu çerçevede ABD ile İsrail yönetiminin İran’a karşı yürüttüğü askeri operasyonlar fiilen sürerken Iran tüm emperyalist ve Siyonistleri adeta sarstı. 28 Şubat 2026’da başlayan ve ABD tarafından “Destansı Öfke Operasyonu”, İsrail tarafından “Kükreyen Aslan Operasyonu” olarak adlandırılan saldırılarda İran’ın askeri tesisleri, stratejik altyapısı ve üst düzey komuta kademesi hedef alınmıştır. Diplomatik temasların hemen ardından başlayan bu saldırılar, İran’ın karşılık vermesiyle birlikte daha geniş bir askeri angajmana dönüşmüştür. Dolayısıyla Ortadoğu’daki tablo artık ihtimal düzeyinde bir gerilim değil; yoğunluğu artan ve bölgesel sınırları aşma potansiyeli taşıyan bir savaştır.

Ortadoğu’nun emperyalist sistem içindeki merkezi konumu, sahip olduğu enerji rezervleri ve stratejik geçiş yollarından kaynaklanmaktadır. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği hayati bir arterdir. Bu hattaki askeri gerilim küresel enerji piyasalarında dalgalanmaya yol açmakta; petrol fiyatlarındaki yükseliş enflasyonu tetiklemekte, sanayi üretimini zorlamakta ve özellikle çevre ekonomilerde borç baskısını artırmaktadır. Enerjiye bağımlı ülkelerde yaşanan ekonomik sarsıntılar emekçi sınıfların yaşam koşullarını ağırlaştırmakta; sosyal harcamaların kısılması ve kemer sıkma politikaları otoriter eğilimleri güçlendirmektedir.

Enerji fiyatlarındaki artış bazı güçler için görece avantajlar da yaratmaktadır. Rusya, enerji gelirlerindeki yükseliş sayesinde ekonomik manevra alanı kazanma potansiyeline sahiptir. Çin ise artan enerji maliyetlerinden doğrudan etkilenmekle birlikte alternatif tedarik hatları ve uzun vadeli anlaşmalar aracılığıyla bu baskıyı dengelemeye çalışmaktadır. Bu gelişmeler, ABD merkezli tek kutuplu düzen ve geçmişte gelen hakimiyet politikasını çöküntüye sürüklemekte, NATO müttefiklerinde çatlaklar ve çok kutuplu bir güç dengesi arayışını güçlendirmektedir. Ancak çok kutupluluk kendi başına ilerici bir dönüşüm anlamına gelmez; yalnızca güç merkezlerinin yeniden dağılımını ifade eder.

Savaşın askeri karakteri, dolaylı vekâlet hatlarının ötesine geçerek doğrudan devletler arası bir çatışma biçimi kazanmıştır. ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik operasyonları ile İran’ın buna verdiği karşılık, çatışmayı açık ve karşılıklı askeri angajman düzeyine taşımıştır. Bu durum diplomatik manevra alanını daraltmakta, tırmanış dinamiklerini hızlandırmakta ve savaşın kontrol edilebilirliğini zayıflatmaktadır. Karşılıklı doğrudan angajman, bölgesel bir savaşın daha geniş ölçekli bir çatışmaya evrilme riskini de artırmaktadır.

Bağımlılık kuramının işaret ettiği üzere çevre ülkeler küresel kapitalist sistemin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmıştır. Enerji fiyat şokları, yaptırımlar ve sermaye hareketleri bu ülkelerde enflasyonist baskılar ve borç krizleri üretmektedir. Savaş koşulları merkez kapitalist ülkelerde askeri-endüstriyel kompleksin kârlarını artırırken, çevre ülkelerde yoksullaşma ve güvencesizlik derinleşmektedir. Militarizm bu anlamda yalnızca dış politika aracı değil; iç politikada sınıf çelişkilerini bastırmanın ideolojik aracıdır. Artan savunma bütçeleri ve güvenlik söylemi eşliğinde sosyal hakların geriletilmesi bu sürecin tipik sonuçlarıdır.

Uluslararası hukuk açısından egemen bir devlete yönelik rejim değişikliği hedefli müdahaleler ciddi meşruiyet sorunları doğurmaktadır. “Önleyici savaş” doktrini güvenlik söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da tarihsel deneyim askeri müdahalelerin zincirleme ve öngörülemez sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Kısa vadeli askeri üstünlükler, uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı ve küresel kırılganlığı derinleştirmektedir.

Bugün ortaya çıkan tablo, kapitalist dünya sisteminin yapısal krizinin askeri bir dışavurumudur. Emperyalizm krizlerini savaş yoluyla aşmaya yönelir; ancak her savaş sistemin çelişkilerini daha görünür kılar ve yeni gerilim alanları üretir. Enerji ve hegemonya mücadelesi uğruna yürütülen askeri hamleler geçici avantajlar sağlasa da küresel istikrarsızlığı büyütmektedir.

Savaş tarihsel bir kader değil; belirli üretim ilişkilerinin ve sınıf çıkarlarının sonucudur. Bu nedenle çözüm yalnızca devletler arası diplomatik manevralarda değil; üretim araçlarının mülkiyet yapısında ve küresel güç ilişkilerinde köklü bir dönüşümde aranmalıdır. Emperyalist müdahalelere karşı tutarlı bir anti-emperyalist perspektif, devletler arası rekabetten ziyade sınıflar arası mücadeleyi esas almalıdır.

Kalıcı barışın zemini uluslararası işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasından geçer. Emperyalist merkezlerdeki emekçiler kendi egemen sınıflarının savaş politikalarına karşı çıkmadıkça; çevre ülkelerdeki halklar da kendi yönetici elitlerinin baskıcı yapılarıyla yüzleşmedikçe sürdürülebilir bir barış mümkün değildir. Enerji kaynaklarının ve stratejik sektörlerin toplumsal yarar doğrultusunda planlanması, emperyalist rekabetin ekonomik temelini zayıflatacaktır. Planlı ve kamucu bir ekonomi perspektifi, kaynakların savaşa değil toplumsal refaha yönlendirilmesini mümkün kılar.

Sonuç olarak Ortadoğu’daki savaş, kapitalizmin yapısal kriz dinamiklerinin güncel ve somut bir tezahürüdür. Militarizm bir çözüm değil; çelişkilerin derinleşmesidir. Gerçek çıkış yolu, sınıf mücadelesinin yükseltilmesinde, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasında ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunulmasında yatmaktadır. Emperyalist paylaşım savaşlarına karşı kalıcı çözüm, uluslararası emekçi dayanışmasının güçlenmesi ve sömürü düzeninin tarihsel olarak aşılmasıdır.

Şemdin Şimşir