ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bölgesel gündemi belirlerken, kamuoyunun dikkatinden kaçırılan bir diğer tehlikeli gerilim hattı Pakistan ile Afganistan arasında tırmanan çatışmadır. Bu çatışma yalnızca iki komşu devlet arasındaki sınır ihlallerinden ibaret değildir; sömürgeci mirasın, bölgesel güç rekabetinin, güvenlikçi devlet aklının ve derinleşen iç siyasal-ekonomik krizlerin kesişim noktasında şekillenen yapısal bir sorundur.
Pakistan ile Afganistan arasındaki gerilimin tarihsel kökeni 1893’te Britanya İmparatorluğu tarafından çizilen Durand Hattı’na dayanır. Bu sınır, Peştun nüfusu ikiye bölmüş; Afganistan tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla meşru kabul edilmemiştir. Sömürgeci güçlerin masa başında çizdiği bu hat, ulus-devletlerin üzerine oturduğu kırılgan bir jeopolitik zemin yaratmış; etnik, aşiretsel ve toplumsal bağları parçalayarak kalıcı bir egemenlik krizine yol açmıştır.
Bugün sınır boyunca yaşanan askeri yığınak, hava saldırıları ve karşılıklı suçlamalar, yalnızca güncel siyasi tercihlerle açıklanamaz. Bunlar, emperyalist dönemin bıraktığı yapay sınırların ve bölge halklarının iradesini hiçe sayan devlet formunun tarihsel devamlılığıdır.
Son yıllarda çatışmanın merkezinde Pakistan’ın Afganistan topraklarında barındığını ileri sürdüğü Tehreek-e-Taliban Pakistan (TTP) yer almaktadır. İslamabad yönetimi, Pakistan içindeki saldırıları Afganistan’daki militan yapılanmalarla ilişkilendirmekte ve sınır ötesi askeri operasyonları “meşru müdafaa” olarak sunmaktadır. Taliban yönetimi ise bu suçlamaları reddetmekte ve Pakistan’ın egemenlik ihlallerine karşılık verdiğini savunmaktadır.
Ancak mesele yalnızca silahlı gruplar değildir. Pakistan uzun süredir derin bir ekonomik kriz, artan enflasyon, borç bağımlılığı ve siyasal istikrarsızlıkla karşı karşıyadır. Afganistan ise uluslararası yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve ağır bir insani kriz altındadır. Bu koşullarda “dış tehdit” söylemi, her iki ülkede de yönetici elitler için iç meşruiyet üretmenin ve toplumsal hoşnutsuzluğu bastırmanın aracı haline gelmektedir.
Güvenlikçi dil, sınıfsal çelişkileri görünmez kılar; yoksulluğun, işsizliğin ve eşitsizliğin sorumluluğunu sistemin yapısal sorunlarından uzaklaştırır. Böylece sınır hattındaki askeri gerilim, yalnızca dış politik bir mesele değil; aynı zamanda içerdeki sınıf egemenliğinin yeniden tahkim edilme biçimidir.
Pakistan’ın Afganistan üzerindeki tarihsel nüfuz arayışı, “stratejik derinlik” doktriniyle şekillenmiştir. Ancak Taliban’ın yeniden iktidara gelişi, beklenen istikrarı üretmemiş; aksine yeni gerilim alanları yaratmıştır. Afganistan sahası aynı zamanda Hindistan, İran, Çin ve Batılı güçlerin dolaylı çıkar hesaplarının kesiştiği bir alandır.
Bu durum, yerel bir sınır sorununu daha geniş bir güç rekabetinin parçasına dönüştürmektedir. İran’a yönelik saldırılarla eş zamanlı olarak Pakistan–Afganistan hattında yaşanan tırmanış, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir konjonktürde ortaya çıkmaktadır. Emperyalist merkezlerin ve bölgesel aktörlerin nüfuz mücadelesi, yerel devletleri daha agresif ve militarist politikalara itmektedir.
Pakistan–Afganistan çatışması, sömürgeci sınırların ve militarist devlet aklının halklar üzerindeki yıkıcı etkisinin tipik bir örneğidir. Sınır bölgelerinde yaşayan yoksul köylüler, küçük üreticiler, gündelik işçiler ve göçmenler için değişen yalnızca kontrol noktalarının sayısı ve artan baskıdır.
Askeri operasyonlar derinleştikçe sınır köyleri boşalır, ticaret yolları kapanır, geçim kaynakları yok olur. Devlet bütçeleri silahlanmaya ayrılırken sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler daha da geriler. İşsizlik ve göç artar; insani kriz kalıcılaşır.
Savaş, yalnızca cephede değil; gündelik hayatın her alanında sürer. Yoksulluk militarizmin gölgesinde büyürken, egemen sınıflar güvenlik söylemiyle siyasal alanı daraltır.
Bugün İran’a yönelik saldırılar bölgesel bir paylaşım savaşının işaretlerini taşırken, Pakistan–Afganistan hattındaki gerilim de aynı yapısal dinamiklerden beslenmektedir: militarizm, güvenlik retoriği, nüfuz alanı rekabeti ve kriz içindeki egemen sınıfların dikkat dağıtma ihtiyacı.
Bu çatışmaların kazananı yoktur; yalnızca güç dengeleri el değiştirir. Kaybeden ise sınırın her iki tarafındaki halklardır. İşçiler, köylüler ve gençler savaşın yükünü taşırken; siyasal ve askeri elitler konumlarını korur.
Gerçek çözüm, milliyetçi ve mezhepçi söylemlerle beslenen askeri tırmanışta değildir. Kalıcı barış, halkların eşitliği, kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik-sosyal hakların güvence altına alınmasıyla mümkündür.
Ancak bu da yalnızca diplomatik çağrılarla gerçekleşmez. Sorunun kökeninde sömürgeci miras kadar, bugünkü kapitalist devlet düzeni ve onun güvenlikçi-militarist karakteri vardır. Egemen sınıflar krizlerini savaşla yönetmeye çalıştıkça, halklar yıkımın bedelini ödemeye devam edecektir.
Bu nedenle çıkış yolu, sınırın her iki tarafındaki emekçilerin milliyetçi kışkırtmalara karşı ortak çıkarlarını savunmasından geçer. Hakların eşitliği, halkların kardeşliği ve ortak mücadele perspektifi, savaş siyasetini boşa düşürebilecek tek zemindir.
Gerçek kurtuluş, egemenlerin böl-yönet politikalarına karşı birleşik bir mücadeleyi yükseltmekten; sömürü düzenini yeniden üreten militarist yapıya karşı demokratik ve toplumsal eşitliği savunmaktan geçer. Bölge halklarının kalıcı barış ve özgürlük talebi, ancak eşitsizlik üreten kapitalist düzeni aşmayı hedefleyen bir toplumsal dönüşümle anlam kazanabilir.
Halkların eşitliği ve ortak mücadelesi yükseltilmeden, savaş döngüsü kırılmaz. Bu mücadele, nihai olarak gerçek kurtuluş hedefi olan sosyalizme yöneldiği ölçüde kalıcı ve köklü bir çözüm üretebilir.
Eren Aydin
2 Mart 2026
