ODTÜ’de yaşananlar basit bir “gerginlik”, “karşılıklı arbede” ya da sosyal medyada iddia edildiği gibi bir “bayrak tartışması” değildir. Yaşananlar; üniversitelerin ilerici-devrimci birikimini tasfiye etmeye çalışan devlet destekli faşist provokasyonun yeni bir halkasıdır. Hedefte ise yalnızca birkaç öğrenci değil, ODTÜ’nün onlarca yıllık mücadele geleneği, Devrim Yürüyüşü ve üniversite gençliğinin bağımsız-politik iradesi vardır.
ODTÜ’de her yıl gerçekleştirilen Devrim Yürüyüşü, düzen siyasetinin yıllardır hazmedemediği tarihsel bir simgedir. Çünkü Devrim Stadyumu yalnızca bir stadyum değildir; bu ülkenin gençlik mücadelesinin hafızasıdır. 1968 gençlik hareketinden anti-emperyalist mücadelelere, 12 Eylül faşizmine karşı direnişten parasız eğitim mücadelesine kadar uzanan tarihsel birikimin sembollerinden biridir. Bu nedenle ODTÜ’nün devrimci kültürü yıllardır iktidarların, sermaye medyasının ve faşist odakların hedefindedir.
Bu yılki Bahar Şenliği’nde yaşananlar da bu saldırı zincirinin devamıdır. Kendilerini “milliyetçi” ve “Türkçü” olarak tanımlayan, Kürt, göçmen düşmanlığı ve şovenizm üzerinden siyaset üreten Zafer Partisi çevrelerine yakın gruplar, Doğu Perinçek (vatan partisi) ekibi organize biçimde Devrim Yürüyüşü’nü provoke etmeye çalışmıştır. Tribünlerden sloganları bastırmaya dönük yuhalamalar, İlkay Akkaya’nın hedef gösterilmesi ve yürüyüşün politik atmosferini dağıtmaya dönük girişimler tesadüfi değildir. Amaç açıktır: ODTÜ’nün ilerici-devrimci karakterini hedef almak ve ortaya çıkacak tepkiyi manipüle ederek yeni bir linç kampanyasının zeminini oluşturmak.
Nitekim tam da böyle olmuştur. Üniversitelilerin provokatör gruba gösterdiği tepki, organize sosyal medya ağları üzerinden bilinçli şekilde “bayrağa saldırı” olarak servis edilmiştir. Oysa yıllardır aynı yürüyüşlerde farklı siyasi çevreler çeşitli bayraklarla yer almakta, bu durum hiçbir gerilim yaratmamaktadır. Buradaki mesele bayrak değil; bayrağın arkasına gizlenerek faşist provokasyon örgütleme girişimidir.
Faşist hareketlerin tarih boyunca en sık kullandığı yöntemlerden biri tam da budur: Önce saldırmak, sonra mağdur rolüne bürünmek. Bugün de ODTÜ’de uygulanmak istenen senaryo budur. Üniversitelileri provoke eden grup püskürtülünce, aynı çevreler sosyal medya üzerinden histeri yaratmaya başlamış, öğrencileri hedef göstermiş ve devlet mekanizmasını harekete çağırmıştır.
Bu sürecin en açık göstergelerinden biri ise İstiklal Kadın Hareketi adlı grubun yaptığı paylaşım olmuştur. Söz konusu hesap, olayların hemen ardından “Bu gece gözaltı haberlerini bekleyin” paylaşımı yaparak adeta yaklaşan polis operasyonunun duyurusunu yapmıştır. Bu ifade sıradan bir sosyal medya paylaşımı değil; devlet içindeki baskı mekanizmalarıyla kurulan siyasal ilişkinin dışavurumudur. Çünkü gerçekten de kısa süre sonra ev baskınları ve gözaltılar başlamıştır.
Burada sorulması gereken soru şudur: Henüz operasyon yapılmadan bazı çevreler gözaltıların olacağını nereden bilmektedir? Bu durum, faşist provokasyon ile devletin güvenlik aygıtı arasındaki organik ilişkinin göstergesidir. Türkiye’de kontrgerilla geleneği tam da bu yöntemlerle çalışır. Önce medya ve sosyal medya üzerinden hedef gösterme yapılır, ardından polis operasyonları devreye sokulur, sonrasında ise yargı sopasıyla toplumsal muhalefet susturulmaya çalışılır.
Rektörlüğün tutumu da bu tablo içinde ayrı bir yerde durmaktadır. Üniversite yönetimi, öğrencileri hedef gösteren kampanyalara karşı durmak yerine “bayrağa saldırı” söylemini tekrar ederek soruşturma başlatacağını ilan etmiş, böylece siyasal operasyonun parçası haline gelmiştir. Bu tavır, üniversite yönetimlerinin artık bilimsel özerklikten değil, doğrudan siyasal iktidarın güvenlik politikalarından yana konumlandığını göstermektedir.
Bugün Türkiye üniversitelerinde sistematik bir tasfiye politikası uygulanmaktadır. Kayyum rektörler, polis ablukaları, şenlik yasakları, kulüp kapatmaları, soruşturmalar ve gözaltılar aynı saldırı zincirinin parçalarıdır. Çünkü sermaye düzeni açısından üniversitelerin düşünmeyen, sorgulamayan ve itaat eden kurumlara dönüşmesi gerekmektedir. ODTÜ gibi tarihsel mücadele merkezleri ise bu nedenle özel olarak hedef alınmaktadır.
Devrim Yürüyüşü’nün hedef alınması tesadüf değildir. Çünkü bu yürüyüş, gençliğin hâlâ teslim olmadığının göstergesidir. Mumlarla yazılan “DEVRİM” yazısı yalnızca sembolik bir ritüel değil; bu ülkenin karanlığına karşı yakılan politik bir hafızadır. Faşist çevrelerin asıl korkusu da budur: Örgütlü, dayanışmacı ve mücadeleci bir gençlik.
Ancak tarih göstermiştir ki baskı ve zorbalık hiçbir zaman üniversite gençliğinin mücadele iradesini teslim alamamıştır. 12 Mart’ta alamamıştır, 12 Eylül’de alamamıştır, bugün de alamayacaktır. Çünkü ODTÜ’nün gerçek tarihi; gericiliğe, faşizme, emperyalizme, Siyonizme karşı direniş tarihidir.
Bugün yapılması gereken, yaratılan milliyetçi histeri karşısında geri çekilmek değil; üniversitelerin ilerici-devrimci birikimini daha güçlü savunmaktır. Gözaltılarla, soruşturmalarla, hedef göstermelerle teslim alınmak istenen yalnızca birkaç öğrenci değil; halktan yana, özgür ve eşit bir gelecek fikridir. Bu nedenle ODTÜ’de Devrim Yürüyüşü’nü savunmak, yalnızca bir öğrenci geleneğini değil, ülkemizin ve hakların ilerici geleceğini savunmaktır.
