Ortadoğu, bugün yeni ve son derece tehlikeli bir savaş evresine girmiş bulunuyor. Bölgede yaşanan gerilim artık yalnızca diplomatik krizler veya sınırlı askeri operasyonlarla sınırlı değil; emperyalist güçler ile bölgesel aktörler arasındaki çelişkiler açık bir savaşa dönüşerek giderek derinleşiyor.
ABD ve Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Ortadoğu’daki gerilimi doğrudan bölgesel bir savaşa taşıdı. Bölgenin farklı noktalarında eş zamanlı olarak gerçekleşen askeri operasyonlar, suikastlar, ekonomik yaptırımlar ve diplomatik baskılar, mevcut çatışmayı çok daha geniş bir bölgesel kriz haline getirdi.
Ortadoğu’daki bu gelişmeleri yalnızca güncel askeri hareketliliklerle açıklamak mümkün değildir. Bölgedeki çatışmalar, emperyalist sistemin Ortadoğu üzerindeki tarihsel hâkimiyet mücadelesinin bir parçasıdır. Enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeostratejik geçiş hatları üzerindeki denetim mücadelesi, bölgedeki siyasal düzenin belirlenmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır.
Bu çerçevede Siyonist İsrail devleti yalnızca bir ulus-devlet olarak değil, aynı zamanda emperyalist sistemin Ortadoğu’daki ileri askeri ve stratejik karakolu olarak değerlendirilmelidir. İsrail’in askeri doktrini ve bölgesel müdahaleleri, emperyalist düzenin bölge üzerindeki hâkimiyetini sürdürme ihtiyacının bir uzantısıdır.
Gazze: Yerleşimci Sömürgeciliğin Açık Savaşı
Gazze’de başlayan savaş yalnızca İsrail ile Filistin arasındaki bir çatışma değildir. Bu savaş, Ortadoğu’nun siyasal ve jeopolitik dengelerini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen daha geniş bir stratejik müdahalenin parçasıdır. Aynı zamanda bugün ortaya çıkan bölgesel çatışma dinamiklerinin de ön hazırlığını oluşturmaktadır.
Bu süreç, Filistin halkının ulusal varlığı ile Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesi arasındaki tarihsel çelişkinin yeni ve daha yıkıcı bir aşamaya girdiğini göstermektedir.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonlar yalnızca Filistin direnişini bastırmayı değil, Filistin toplumunun siyasal ve toplumsal varlığını parçalamayı hedefleyen kapsamlı bir yıkım stratejisini içermektedir. Yoğun hava bombardımanları, kara operasyonları, altyapının sistematik biçimde hedef alınması ve sivil nüfusun zorla yerinden edilmesi, savaşın karakterinin yalnızca askeri bir çatışma olmadığını açıkça göstermektedir.
Hastanelerin, okulların, su ve enerji altyapısının hedef alınması; yerleşim alanlarının sistematik biçimde yok edilmesi, Gazze’de yürütülen savaşın kolektif cezalandırma ve toplumsal yıkım stratejisi temelinde sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.
Filistin’de yaşanan çatışma, klasik sömürgecilikten farklı olarak yerleşimci kolonyalizm modelinin karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Bu modelde amaç yalnızca bir bölgeyi kontrol etmek değil, yerli nüfusu tasfiye ederek onun yerine yeni bir yerleşimci toplum inşa etmektir.
Bu nedenle Filistin meselesi yalnızca ulusal bir çatışma değil; aynı zamanda yerleşimci sömürgeciliğe karşı yürütülen bir ulusal kurtuluş mücadelesidir.
Lübnan Cephesinin Açılması
Gazze savaşının ilerleyen aşamalarında Lübnan sahası yeniden bölgesel çatışmanın merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Filistin direnişinin bölgesel destek hatlarından biri olan Lübnan, İsrail açısından her zaman stratejik bir hedef olmuştur. Hizbullah’ın İsrail’in kuzey sınırında askeri baskıyı artırması, İsrail açısından uzun süredir var olan bir güvenlik sorununu yeniden gündeme taşımış, bunun sonucunda Hizbullah’a yönelik çok yönlü bir baskı politikası devreye sokulmuştur.
Bu baskı yalnızca askeri operasyonlarla sınırlı değildir. ABD ve Batılı devletler tarafından uygulanan yaptırımlar, finansal kısıtlamalar ve hedefli suikast operasyonları Hizbullah’ın askeri ve mali kapasitesini zayıflatmayı amaçlamıştır.
Bu süreç aynı zamanda İran’a yönelik bugün başlatılan saldırı öncesi daha geniş bir stratejik kuşatma politikasının parçası olarak da değerlendirilebilir.
Lübnan’ın Kırılgan Siyasal Yapısı
Lübnan’daki siyasal sistem mezhepsel güç paylaşımına dayalı bir yapı üzerine kuruludur. Bu durum, devlet otoritesinin ülke genelinde güçlü ve merkezi bir biçimde kurulmasını zorlaştırmaktadır.
Ekonomik kriz, bankacılık sisteminin çöküşü, yüksek enflasyon ve yaygın yoksullaşma Lübnan toplumunda derin bir toplumsal kırılganlık yaratmıştır.
Bu koşullar, dış müdahalelerin ülke içindeki siyasal fay hatlarını kullanmasını kolaylaştırmaktadır.
Lübnan ordusunun Hizbullah ile doğrudan bir çatışmaya girmesi ise ülke içinde yeni bir iç savaş riskini beraberinde getirebilir. Bu nedenle Lübnan yönetimi, uluslararası baskı ile iç siyasal dengeler arasında son derece kırılgan bir denge kurmaya çalışmaktadır.
ABD–Siyonist İsrail’in İran’a Saldırısı ve Lübnan’ın Yeni Bir Cepheye Dönüşmesi
İran’a yönelik saldırıların ardından İsrail’in Lübnan’a yönelmesi, bölgedeki çatışmanın genişleme eğilimini güçlendirmiştir.
Bekaa Vadisi ve Beyrut’un güney banliyöleri İsrail hava saldırılarının yoğunlaştığı bölgeler haline gelmiştir. Bu saldırılar yalnızca askeri hedefleri değil, sivil altyapıyı ve yerleşim alanlarını da etkilemektedir.
İsrail ordusu aynı zamanda Güney Lübnan’da kara operasyonları gerçekleştirerek fiili kontrol alanları oluşturmayı hedeflemektedir. Bu strateji, İsrail’in geçmişte uyguladığı “güvenlik kuşağı” modelini yeniden devreye sokma girişimi olarak değerlendirilmemelidir sadece.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan Tom Barrack’ın Ortadoğu’daki devlet yapıları hakkında zaman zaman gündeme getirdiği tartışma ve açıklamalar; “Güçlü ulus-devletler bölgede tehdit oluşturmaktadır; özellikle Arap ulus-devletleri İsrail için tehdittir” bağlamında ele alındığında, bölgede yeni siyasal düzen arayışlarının sürdüğü görülmektedir.
Keza devlet Bahçelinin; “Suriye–Lübnan birleşmesi” gibi tartışmalar da bu bağlamda değerlendirilmektedir. Bahçeli üzerinde dilendirilenler son süreçte Türkiye’ye ABD’nin yüklediği yeni misyon ve bunun açılımı ya da zeminin hazırlanmasının Bahçeli üzerinde yapıldığının sonucudur. Bu tür söylemler, emperyalist güçlerin ve Siyonist İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, İran karşısında başarı sağlamaları durumunda gelecekte şekillendirmek istedikleri yeni Ortadoğu düzenine ve olası sınır değişimlerine dair ipuçları olarak yorumlanmaktadır.
Dolayısıyla İsrail’in bugün İran’la yaşanan savaş süreciyle birlikte Lübnan’a yönelik askeri girişimlerini bu daha geniş stratejik çerçeve içinde değerlendirmek gerekmektedir.
Bu fikirlerin tarihsel arka planı ise Osmanlı İmparatorluğu dönemi, ardından gelen Fransız mandası ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’nun yeniden çizilmesi süreçlerine kadar uzanmaktadır. Bu nedenle bazı tarihçiler ve siyasetçiler Lübnan’ı tarihsel olarak Suriye coğrafyasından koparılan bir bölge olarak değerlendirmektedir.
Lübnan’a dönecek olursak; bugün İran’a yönelik saldırıların ardından İsrail’in Lübnan’a yönelik operasyonlarının yalnızca Hizbullah ile sınırlı olmadığı açıktır. Bu operasyonlar aynı zamanda İran’ın bölgedeki destek güçlerini ortadan kaldırmayı hedeflemekle birlikte daha geniş bir stratejik planın parçasıdır.
Bölgesel Savaşın Eşiğinde
Mevcut koşullar altında Lübnan sahasında üç temel senaryo öne çıkmaktadır:
Birincisi, İsrail ile Hizbullah arasında tam ölçekli bir savaşın patlak vermesi ve Lübnan’ın İran–İsrail–ABD çatışmasının ana cephelerinden biri haline gelmesidir.
İkincisi, uluslararası baskı ve askeri operasyonlar sonucunda Hizbullah’ın askeri kapasitesinin zayıflatılması ve Lübnan devletinin silah üzerindeki kontrolünün güçlendirilmesidir.
Üçüncüsü ise düşük yoğunluklu çatışmaların sürdüğü mevcut kırılgan dengenin devam etmesidir.
Bugün için en olası senaryo üçüncüsü gibi görünse de Ortadoğu’daki hızlı gelişmeler dengelerin kısa sürede değişebileceğini göstermektedir.
Sonuç bugün İran’a yönelik saldırılar ve bölgesel savaş dinamiklerinin genişlemesi, Lübnan’da yeni bir yıkım, katliam ve işgal tehlikesini beraberinde getirmektedir. Lübnan’da yaşanan gelişmeler karşısında gerçek çözüm, Siyonist ve emperyalist politikalara karşı halkların ortak mücadelesinden geçmektedir.
Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgenin emperyalist güçler arasındaki rekabetin en keskin sahalarından biri haline geldiğini göstermektedir. Gazze’de başlayan savaşın İran ve Lübnan’a doğru genişlemesi, bu rekabetin yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya girdiğini ortaya koymaktadır.
Ancak Lübnan’daki kriz yalnızca dış müdahalelerle açıklanamaz. Mezhepsel temellere dayanan siyasal yapı, devlet kurumlarının zayıflığı ve derin ekonomik kriz ülkeyi son derece kırılgan bir hale getirmiştir.
Bu kırılgan yapı, emperyalist güçlerin ve Siyonist İsrail’in bölge üzerindeki müdahale politikalarını kolaylaştırmaktadır.
Bu nedenle Lübnan’da gerçek bir çözüm yalnızca askeri dengelerde değil; toplumsal ve siyasal dönüşümde yatmaktadır.
Lübnan toplumunu mezhepsel bölünmeler üzerinden parçalayan siyasal düzen aşılmadıkça ülke dış müdahalelere açık olmaya devam edecektir.
Gerçek çıkış yolu, Lübnan’daki farklı mezhep ve toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal zemin etrafında birleşmesinden geçmektedir.
Emperyalist ve Siyonist kuşatma karşısında Lübnan halklarının ortaklaşması, ülkenin bağımsızlığı ve bölgesel barış açısından hayati bir önem taşımaktadır.
Ortadoğu’da kalıcı barış ancak halkların kendi kaderlerini emperyalist müdahalelerden bağımsız biçimde belirleyebileceği bir siyasal düzenin kurulmasıyla mümkündür.
Bu nedenle bugün Lübnan’da ve Ortadoğu’nun genelinde gerçek alternatif; halkların ortak mücadelesi, mezhepsel bölünmelerin aşılması ve emperyalist-Siyonist saldırganlığa karşı Yılar önce Devrimci önder Hüseyin Cevahirin ifade ettiği; “Ortadoğu’da gerçek kurtuluşun yolu Ortadoğu devrimci çemberinin oluşturulmasıdır…” bu temelde bölgesel dayanışmanın güçlendirilmesidir.
Ancak bu temelde kurulacak anti-emperyalist- anti-Siyonist siyasal birlik, bölgeyi yeni savaşların ve yıkımların eşiğinden uzaklaştırabilecek gerçek bir tarihsel çıkış yaratabilir.
