Ortadoğu’da ABD ve İsrail öncülüğünde İran’a yönelik başlatılan askeri saldırı, yüzeyde “güvenlik” ve “nükleer tehdit” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da özünde kapitalist dünya sisteminin yapısal krizleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu gelişme, Marksizm’in emperyalizm çözümlemeleri ışığında ele alındığında, rastlantısal bir çatışma değil; sermayenin küresel ölçekte yeniden üretim krizine verdiği zorunlu bir yanıt olarak ortaya çıkmaktadır.
Vladimir Lenin’in ortaya koyduğu üzere emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır; finans kapitalin egemenliği altında dünya pazarlarının paylaşımı ve yeniden paylaşımı mücadelesidir. Bu bağlamda İran’a yönelik saldırı, bağımsız bir devletin “tehdit” oluşturmasından ziyade, küresel sermaye blokları arasındaki rekabetin bir yansımasıdır. Bugün ABD öncülüğündeki emperyalist blok, dünya hegemonyasını sürdürmek için enerji kaynakları, ticaret yolları ve jeopolitik düğüm noktaları üzerinde mutlak kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Ortadoğu ise bu mücadelenin merkezinde yer almakta; İran, sahip olduğu enerji rezervleri ve bölgesel etkisi nedeniyle bu paylaşım mücadelesinde kritik bir konumda bulunmaktadır.
Kapitalist dünya ekonomisi, özellikle fosil yakıtlara dayalı enerji rejimi üzerinden şekillenmektedir. Hürmüz Boğazı gibi dar geçitler, yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda sınıfsal mücadelelerin de düğüm noktalarıdır. Bu tür alanlar üzerindeki kontrol, küresel sermayenin dolaşımını belirler. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, bu anlamda enerji yollarının güvenliğini sağlama iddiasının ötesinde, bu yollar üzerindeki egemenliği tekelleştirme girişimidir. Bu durum, klasik sömürgecilikten farklı olarak, dolaylı kontrol mekanizmalarıyla yürütülen yeni tip emperyalist tahakküm biçimlerini açığa çıkarmaktadır.
Marksist teoriye göre savaş, kapitalizmin kriz dönemlerinde sermaye birikimini yeniden düzenlemenin araçlarından biridir. Aşırı birikim krizleri, yeni pazarların açılması, eski yapıların yıkılması ve sermayenin yeniden yapılandırılmasıyla aşılmaya çalışılır. Bu bağlamda İran’a yönelik saldırı; silah sanayisinin genişlemesi, enerji piyasalarının yeniden düzenlenmesi ve bölgesel güç dengelerinin emperyalist merkezler lehine dönüştürülmesi gibi işlevler görmektedir. Savaş, yalnızca yıkım değil; aynı zamanda sermaye için yeni birikim alanlarının yaratılmasıdır.
Ancak bu süreç yalnızca “dışa dönük” bir saldırganlık değildir; aynı zamanda emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerini de açığa çıkarmaktadır. ABD’nin saldırgan politikaları, başta NATO olmak üzere müttefikleriyle tam bir uyum içinde değildir. Avrupa Birliği içinde özellikle Almanya ve Fransa gibi ülkeler, savaşın derinleşmesinin yaratacağı enerji krizi, ticaret daralması ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle daha temkinli bir yaklaşım sergilemektedir.
Bu durum, emperyalist blokun homojen olmadığını; tersine, farklı sermaye fraksiyonlarının çıkarlarına dayanan çelişkili bir yapı olduğunu göstermektedir. NATO içinde de benzer bir ayrışma söz konusudur: İngiltere gibi aktörler ABD çizgisine daha yakın dururken, bazı Avrupa ülkeleri doğrudan askeri müdahaleye mesafeli yaklaşmakta, Türkiye gibi ülkeler ise bölgesel dengeler nedeniyle daha karmaşık ve dengeci politikalar izlemektedir. Bu tablo, Marksizm’in “eşitsiz gelişim ve rekabet” yasasının güncel bir yansımasıdır.
ABD’nin İran’a yönelik saldırısı, aynı zamanda küresel güç dengelerini de yeniden şekillendirmektedir. Bu süreçte Rusya ve Çin gibi güçler, ABD hegemonyasına karşı alternatif merkezler olarak öne çıkmakta; bu da kapitalist dünya sisteminin daha çatışmalı, çok kutuplu bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Ancak bu çok kutupluluk, barış değil; daha yoğun rekabet, kriz ve savaş anlamına gelmektedir.
Marksist analiz açısından bu çatışma basit bir “devletler arası savaş” değildir. Devletler belirli sınıfların çıkarlarını temsil eder. ABD ve İsrail’in saldırganlığı, tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenirken; İran da kapitalist bir devlet olarak kendi bölgesel çıkarları çerçevesinde hareket etmektedir. Dolayısıyla mesele, “iyi” ve “kötü” devletler değil; farklı sermaye fraksiyonları arasındaki mücadeledir. Ancak bu gerçek, emperyalist müdahaleye karşı çıkmanın gerekliliğini ortadan kaldırmaz; çünkü emperyalist saldırılar en ağır bedeli bağımlı ve yarı-bağımlı ülkelerin halklarına ödetmektedir.
Savaşın yayılma eğilimi, kapitalist sistemin bütünsel krizini daha da derinleştirmektedir. Enerji fiyatlarının yükselmesi, tedarik zincirlerinin bozulması ve finansal dalgalanmalar, bu çatışmanın küresel ölçekte etkiler yarattığını göstermektedir. Bu süreç, kapitalist kriz dinamiklerinin tipik bir yansımasıdır: üretim ile tüketim arasındaki çelişki, aşırı birikim ve kâr oranlarının düşme eğilimi, sistemi daha saldırgan ve militarist politikalara yöneltmektedir.
Sonuç olarak ABD–İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, kapitalist-emperyalist sistemin hem dışa dönük saldırganlığını hem de kendi iç çelişkilerini yoğunlaştırdığı bir momenttir. Bu savaş, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; küresel kapitalizmin krizini yönetme biçimlerinden biridir. Bu nedenle çözüm, herhangi bir devletin yanında saf tutmak değil; uluslararası işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist mücadelesini yükseltmektir. Emperyalizme karşı mücadele, aynı zamanda kapitalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemez.
Son kertede mesele şudur: Emperyalist-kapitalist sistem var oldukça savaşlar kaçınılmazdır.
