Devrim Kuşatma Altında: Küba’ya Sahip Çık! – Şemdin Şimşir

featured
0
Paylaş

“Nerede olursa olsun haksızlığa karşı derin bir öfke duyabiliyorsanız, benim yoldaşımsınız.”Che

Küba’da 1959 yılında gerçekleşen devrim, yalnızca bir iktidar değişimi değil; emperyalist tahakküme karşı halkın kendi kaderini eline aldığı tarihsel bir kopuştu. Bu kopuş, Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar ezilen halklara bir yol gösterdi, boyun eğmeden yaşamak mümkündü. Ancak bu irade, daha ilk günden itibaren kuşatıldı. Küba, bağımsızlığı ve sosyalizmi seçtiği için emperyalizmin hedef tahtasına yerleştirildi.

On yıllardır sürdürülen ambargo, yalnızca ekonomik bir yaptırım değil; bilinçli ve planlı bir boğma politikasıdır. Amaç açıktır: üretimi felç etmek, yaşam koşullarını dayanılmaz hale getirmek ve bir halkı kendi iradesine karşı döndürmek. 1990’larda “özel dönem” adıyla anılan süreç, bu kuşatmanın ne anlama geldiğini tüm çıplaklığıyla gösterdi. Açlık, yokluk, karanlık… Ama aynı zamanda dayanışma, paylaşım ve direnme iradesi. Küba halkı o gün diz çökmedi; bugün de çökmüyor.

Bugün ise bu kuşatma yeni bir aşamaya taşınmış durumda. Enerji kaynaklarına erişimin kesilmesi, uzun süreli elektrik kesintileri, ilaç ve tıbbi ekipman yokluğu… Bunların hiçbiri doğal bir kriz değil. Bunlar, sistematik bir kuşatmanın bilinçli sonuçlarıdır. Bir ülkenin hastanelerinin çalışamaz hale gelmesi, ameliyatların ertelenmesi, çocukların yaşam hakkının tehdit altına girmesi; bunlar yalnızca “ekonomik yaptırım” olarak adlandırılamaz. Bu, açık bir kolektif cezalandırmadır.

Ama emperyalizm her zaman aynı hatayı yapar: Halkların direncini küçümser. Küba’da direniş yalnızca bir refleks değil, tarihsel bir bilinçtir. Fidel Castro’nun yıllar önce kurduğu bağımsızlık ve onur çizgisi, bugün hâlâ adanın temel direğidir. Che Guevara’nın enternasyonalizm çağrısı ise Küba’yı yalnızca bir ülke olmaktan çıkarıp, dünya halklarının ortak direniş sembolü haline getirmiştir.

Küba’nın emperyalizme karşı duruşu, pasif bir savunma değil; aktif bir meydan okumadır. Küba, tüm yokluklara rağmen eğitimden sağlığa kadar kamusal kazanımlarını korumaya çalışırken, aynı zamanda dünyaya da dayanışma göndermiştir. Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da görev yapan Kübalı doktorlar yalnızca hastaları iyileştirmedi; aynı zamanda başka bir dünyanın mümkün olduğunu da gösterdi. Bu yüzden Küba’ya yönelen her saldırı, yalnızca bir devlete değil; insanlığın ortak değerlerine yöneliktir.

Bugün Küba’yı savunmak, yalnızca politik bir tutum değil; ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü Küba meselesi, “bir ülkenin sorunu” değildir. Bu, emperyalizmin nasıl işlediğinin, nasıl cezalandırdığının ve nasıl boyun eğdirmeye çalıştığının en açık örneklerinden biridir. Eğer bugün Küba yalnız bırakılırsa, yarın aynı yöntemler başka halklara da uygulanacaktır.

Dünya devrimci hareketi açısından görev açıktır: Küba’yı sahiplenmek. Ambargoyu teşhir etmek, bu kuşatmayı kıracak uluslararası dayanışmayı büyütmek ve bu sessizliği parçalamak. Hayatin her alanında ve uluslararası platformlarda Küba’nın sesi olmak… Çünkü sessizlik, bu kuşatmanın en büyük müttefikidir.

Bugün Küba halkı karanlıkta yaşıyor olabilir; ama o karanlık teslimiyetin karanlığı değildir. O karanlık, direnişin içinden geçen bir geçiştir. Elektrik kesintileriyle, yoklukla, baskıyla sınanan bir halk, yine de dayanışmayı büyütüyor, kolektif yaşamı savunuyor ve bağımsızlık iradesinden vazgeçmiyor.

Soru artık şudur: Dünya halkları bu direnişin neresinde duracak? Emperyalizmin dayattığı sessizlikte mi, yoksa Küba halkının yanında mı?

Küba’yı savunmak bir tercih değildir. Bu, tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü Küba düşerse, yalnızca bir ülke değil; emperyalizme karşı direnen bir irade, bir onur, bir umut, sosyalizm yara alır. Ama Küba ayakta kalırsa, bu yalnızca Küba’nın değil, tüm dünya halklarının kazanımı olacaktır.

Bu yüzden bugün daha yüksek sesle, daha net, daha kararlı söylemek gerekir:

Küba yalnız değildir.

Küba halkı yalnız değildir.

Ve bu direniş, dayanışmayla mutlaka kazanacaktır.