Türkiye işçi sınıfı bugün yüksek enflasyon, düşük ücretler, taşeronlaştırma, güvencesizlik ve iş cinayetleriyle derinleşen ağır bir sömürü düzeni altında yaşamaktadır. Üretim süreçleri hızlanırken emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları giderek ağırlaşmakta, emek verimliliği artmasına rağmen ücretler aynı oranda yükselmemektedir. Ortaya çıkan tablo yalnızca ekonomik bir kriz değil; Türkiye’de sermaye birikim modelinin emek aleyhine yeniden yapılandırılmasının açık sonucudur.
1980 sonrasında uygulamaya konulan neoliberal politikalar, Türkiye’de emek rejimini köklü biçimde dönüştürmüştür. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, esnek çalışma modelleri ve taşeron sisteminin yaygınlaştırılması, işçi sınıfının örgütlü gücünü zayıflatırken emek piyasasını parçalı ve güvencesiz bir yapıya dönüştürmüştür. 2000’li yıllarla birlikte bu süreç daha da derinleşmiş; kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, özel sektör merkezli üretim politikaları ve sermayeye sınırsız hareket alanı açan düzenlemeler, iş güvencesini istisnai hale getirmiştir.
Bugün Türkiye’de emek rejimi yalnızca düşük ücretlerle değil, sürekli bir belirsizlik haliyle karakterize edilmektedir. İşten atılma tehdidi, kısa süreli sözleşmeler, performans baskısı, kayıt dışı çalışma ve esnek mesai uygulamaları, işçinin yalnızca emeğini değil yaşamını da denetim altına alan bir sistem yaratmıştır. İşçi artık yalnızca üretim sürecinde değil, gündelik yaşamında da sürekli bir güvencesizlik rejimi içinde tutulmaktadır.
Bu dönüşüm sürecinde sendikal hareketin geçirdiği yapısal değişim özel bir önem taşımaktadır. Türkiye’de sendikal hareket tarihsel olarak üç ana eksende şekillenmiştir: Türk-İş, Hak-İş ve DİSK.
Özellikle Türk-İş çizgisi, Türkiye’de “sarı sendikacılık” tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Sarı sendikacılık, işçi sınıfının mücadele potansiyelini bastıran, grev ve direnişleri denetim altında tutan, işçi iradesini bürokratik mekanizmalara hapseden bir sendikal anlayışı ifade etmektedir. Bu anlayışta sendika, işçinin mücadele örgütü olmaktan çok düzenin istikrarını koruyan bir aracıya dönüşmektedir. Türk-İş’in tarihsel pratiği de çoğu zaman bu eksende eleştirilmiştir. Özellikle toplu sözleşme süreçlerinde düşük ücret zamlarının kabul edilmesi, grev kararlarının etkisizleştirilmesi ve taban inisiyatiflerinin bastırılması, bu eleştirilerin temelini oluşturmaktadır.
Bu noktada Kemal Türker’in yıllar önce yaptığı değerlendirmeler hâlâ güncelliğini korumaktadır. Türkler, sarı sendikacılığı yalnızca pasif bir sendikal anlayış olarak değil, doğrudan sermaye düzeninin işçi sınıfı üzerindeki denetim mekanizmalarından biri olarak tanımlıyordu. “Sınıfın üretimde gelen gücüyle kazanacağız” çizgisinde şekillenen mücadele anlayışı, işçi sınıfının gerçek gücünün masa başı pazarlıklardan değil, üretimden gelen örgütlü gücünde doğduğunu ifade ediyordu. Çünkü işçi sınıfının tarihi göstermektedir ki hiçbir hak kendiliğinden verilmemiş, bütün kazanımlar fiili mücadeleyle elde edilmiştir. Bugün de işçi sınıfının yaşadığı temsil krizinin merkezinde tam olarak bu sorun bulunmaktadır: İşçiler adına konuşan yapılar ne kadar işçinin gerçek iradesine dayanmaktadır?
Hak-İş ise özellikle kamu ve belediye işkollarındaki büyümesiyle dikkat çekmektedir. Ancak bu büyüme büyük ölçüde siyasal iktidarla kurulan ilişkiler bağlamında tartışılmaktadır. Pek çok işçi açısından Hak-İş, bağımsız bir sınıf örgütü olmaktan ziyade siyasal iktidarla uyumlu hareket eden bir yapı görünümü vermektedir. Bu durum sendikal bağımsızlık tartışmalarını daha da derinleştirmektedir.
DİSK ise tarihsel olarak mücadeleci bir mirasın temsilcisi olmuştur. Özellikle 1960’lar ve 1970’lerde yükselen sınıf hareketi içerisinde DİSK, fiili-meşru mücadele anlayışının en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Ancak günümüzde DİSK içerisinde de bürokratikleşme, merkezileşme ve taban inisiyatifinin zayıflaması yönünde yoğun tartışmalar bulunmaktadır. Buna rağmen dönem dönem ortaya çıkan fiili direnişler, tabandaki mücadele dinamiklerinin tamamen tasfiye edilemediğini göstermektedir.
Asıl mesele yalnızca belirli sendikal konfederasyonların politik çizgileri değildir. Sorun, sendikal bürokrasinin yapısal hale gelmiş olmasıdır. Sendikalar zaman içerisinde işçilerin doğrudan mücadele örgütleri olmaktan uzaklaşmış, profesyonel yöneticilerin kontrol ettiği kurumsal yapılara dönüşmüştür. Böylece mücadeleci sendikalizm yerini uzlaşmacı pazarlıklara bırakmış; grev, direniş ve fiili mücadele yerine kontrollü müzakere süreçleri öne çıkmıştır. Sarı sendikacılık tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır: İşçi sınıfının öfkesini düzen sınırları içinde tutan ve sınıf hareketini sistem içi bir denge unsuruna dönüştüren bir mekanizma olarak.
Oysa Türkiye işçi sınıfının tarihi yalnızca geri çekilişlerin değil büyük direnişlerin de tarihidir. 15-16 Haziran Olayları, sendikal hakların gasp edilmesine karşı yüz binlerce işçinin üretim alanlarından çıkarak sokakları doldurduğu tarihsel bir kırılma olmuştur. Fabrikaların durduğu, üretimin kesintiye uğradığı bu büyük direniş, işçi sınıfının toplumsal yaşamı durdurabilecek gerçek bir güç olduğunu göstermiştir. 15-16 Haziran yalnızca bir sendikal eylem değil; Türkiye sınıf mücadelesi tarihinin en önemli kitlesel işçi kalkışmalarından biridir.
1970’lerin ikinci yarısında yükselen DGM’ye Hayır direnişleri ve faşizme ihtar grevleri de işçi sınıfının siyasal mücadele kapasitesini ortaya koyan tarihsel çıkışlardır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı gerçekleştirilen kitlesel grevler, yalnızca ekonomik haklar için değil demokratik hak ve özgürlükler için de mücadele edildiğini göstermiştir. Aynı dönemde gerçekleştirilen faşizme ihtar grevleri ise işçi sınıfının siyasal gericiliğe ve baskı rejimine karşı doğrudan tavır alabildiğinin önemli örneklerinden biri olmuştur. Bu süreçte fabrikalar yalnızca üretim alanı değil, aynı zamanda politik direniş merkezleri haline gelmiştir.
1990’daki Zonguldak Madenci Yürüyüşü ise kolektif disiplinin, uzun süreli örgütlülüğün ve sınıf dayanışmasının en önemli örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Binlerce madencinin Ankara’ya doğru yürüyüşü yalnızca ekonomik taleplerin değil, siyasal bir sınıf iradesinin de dışavurumu olmuştur. Günler boyunca süren yürüyüş boyunca ortaya çıkan dayanışma atmosferi, Türkiye işçi sınıfının hafızasında önemli bir yer edinmiştir.
2009-2010 sürecindeki TEKEL Direnişi ise güvencesiz çalışmaya ve özelleştirme politikalarına karşı gelişen en önemli işçi hareketlerinden biri olmuştur. Ankara’da aylar boyunca süren direniş, farklı sektörlerden emekçilerin ortaklaşabileceğini göstermiş; çadır direnişleri işçi sınıfının kolektif hafızasında simgesel bir yere oturmuştur. TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi, uzun yıllar sonra Türkiye’de yeniden kitlesel bir işçi dayanışmasının ortaya çıkabileceğini göstermesi bakımından tarihsel bir önem taşımaktadır.
2015’te ortaya çıkan Metal Fırtına süreci ise taban iradesinin sendikal merkezleri aşabileceğini ve üretim alanlarından doğrudan bir sınıf hareketi yaratılabileceğini göstermiştir. Özellikle metal işçilerinin fiili üretim durdurma eylemleri, işçi sınıfının örgütlü gücünün hâlâ toplumsal dengeleri değiştirme kapasitesine sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Bugün de madencilerin Ankara merkezli son direnişleri ve elde ettikleri kazanımlar, işçi sınıfı açısından önemli bir moral ve ileri adım niteliği taşımaktadır. Ağır çalışma koşullarına, düşük ücretlere ve hak gasplarına karşı birleşen maden işçilerinin kararlı tutumu, üretimden gelen gücün hâlâ belirleyici olduğunu göstermiştir. Özellikle fiili mücadele çizgisinin öne çıkması ve tabandan yükselen kararlılık, uzun süredir geri çekilen işçi hareketi açısından önemli bir özgüven yaratmıştır. Bu direniş, yalnızca belirli ekonomik kazanımlar elde edilmesi bakımından değil; işçi sınıfına yeniden mücadele edilebilir ve kazanılabilir olduğu duygusunu hatırlatması bakımından da tarihsel bir önem taşımaktadır.
Bugün emek hareketinin önündeki temel sorun yalnızca sendikal bürokrasi değildir. İşçi sınıfı adına siyaset yaptığını iddia eden sol ve sosyalist yapıların parçalı ve dağınık karakteri de önemli bir kriz alanı yaratmaktadır. Bu yapılar dönemsel çıkışlar üretse de üretim alanlarında kalıcı örgütlenmeler yaratmakta zorlanmaktadır. Fabrika komiteleri, işyeri örgütlenmeleri, mahalle dayanışma ağları ve uzun vadeli sınıf çalışmaları çoğu zaman süreklilik kazanamamaktadır.
Öte yandan günümüz işçi sınıfının yapısı da dönüşmektedir. Artık proletarya yalnızca klasik fabrika işçilerinden oluşmamaktadır. Hizmet sektörü çalışanları, lojistik emekçileri, moto-kuryeler, çağrı merkezi çalışanları, depo işçileri ve dijital platform emekçileri yeni bir proleterleşme dalgasının merkezinde yer almaktadır. Özellikle genç işçiler, kadın emeği ve göçmen işçiler güvencesizliğin en yoğun hissedildiği kesimleri oluşturmaktadır. Bu durum sınıf yapısını daha parçalı hale getirirken yeni örgütlenme biçimlerini de zorunlu kılmaktadır.
Devlet ile sermaye arasındaki ilişki de emek mücadelesinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. İş yasaları, grev yasakları, sendikal düzenlemeler ve çalışma politikaları çoğu zaman sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenmesi ya da fiilen yasaklanması, devletin sınıflar üstü tarafsız bir aygıt değil; sermaye düzeninin sürekliliğini güvence altına alan siyasal bir mekanizma olarak işlediğini göstermektedir.
Bugün işçi sınıfı açısından temel mesele yalnızca ücret artışı değildir. Asıl sorun bir temsil krizidir. İşçi sınıfı adına kim konuşmaktadır? Sendikalar gerçekten işçinin iradesini mi temsil etmektedir, yoksa bürokratik aracılık mekanizmalarına mı dönüşmüştür? Tarihsel deneyimler açık biçimde göstermektedir ki işçi sınıfının gerçek kazanımları yukarıdan değil aşağıdan, merkezlerden değil doğrudan üretim alanlarından doğmaktadır.
Bu nedenle mücadele yalnızca eleştirel söylemlerle değil, örgütlü ve süreklileşmiş pratiklerle gelişebilir. Gerçek dönüşüm; taban örgütlenmeleri, işyeri komiteleri, fiili dayanışma ağları ve doğrudan sınıf inisiyatifinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. İşçi sınıfının kurtuluşu, bürokratik yapılardan medet uman pasif bir bekleyişte değil; üretimden gelen gücün örgütlü biçimde ortaya çıkarılmasında yatmaktadır.
Sınıf mücadelesi ancak bu zeminde yeniden toplumsal bir kuvvet haline gelebilir. Çünkü tarih göstermektedir: Hak verilmez, mücadeleyle alınır.
