Dün “Bir Oy Piro’ya”, Bugün İse “Hain Piro” Eren Aydın

featured
0
Paylaş

Türkiye’de reformist ve liberal “sosyalist” hareketin önemli bir bölümü, geçmişle gerçek anlamda hesaplaşmaktan kaçınmayı; politik çizgi değişimlerini özeleştiri süzgecinden geçirmemeyi ve günübirlik politik pozisyonları stratejik yönelim haline getirmeyi temel bir siyasal alışkanlığa dönüştürmüştür.

Dün “faşizmin sivil yüzü” denilen düzen siyasetçilerini bugün “demokrasi kahramanı” ilan edenler, yarın aynı isimleri yeniden hedef tahtasına koyabilmektedir. Böylece siyaset; sınıfsal ve ideolojik bir mücadele olmaktan çıkıp, anlık politik manevraların alanına dönüşmektedir.

Dün seçim sürecinde “Bir oy Piro’ya” diyerek açık destek çağrısı yapanların bugün aynı kişiye “hain” demesi elbette tesadüf değildir. Asıl sorulması gereken şudur:

Dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun etrafında kurulan ittifakı “demokrasi cephesi” diye pazarlayanlar bugün nerededir? Aynı masada; 90’ların Kürdistan politikalarının sorumlularından Meral Akşener, Sivas katliamı başlamasında “Hayırlı olsun” açıklamasıyla talimat veren Temel Karamollaoğlu ve düzen siyasetinin farklı temsilcileri bulunurken; bu ittifakı eleştirenlere “AKP’ye hizmet ediyorsunuz” deniliyordu.

O gün bu ittifakın düzen siyasetinin sınırlarını aşamayacağını, sermaye düzenine alternatif oluşturmadığını ve halkı yeniden burjuva muhalefetin kuyruğuna bağladığını söyleyenler hedef gösteriliyordu. Bugün ise aynı çevreler, dün “umut” olarak sundukları siyasal figürleri “ihanet” ile suçlamaktadır. Boşuna dememişler en iyiyi öğretmen yaşamın kendisidir de bunda da bir ders çıkarıldığı yok maalesef.

Dün uğruna propaganda yapılan düzen içi ittifakların bugün dağıldığını, maskelerin düştüğünü görüyoruz. Ancak buna rağmen ciddi bir özeleştiri yapılmıyor. Çünkü aynı çevreler bugün başka figürleri, başka politik aktörleri “umut” ve “kurtarıcı” olarak sunmaya devam ediyor.

Oysa devrimci politika, günü kurtarma sanatı değil; sınıf mücadelesinin bilimsel kavranışı üzerine kurulu tarihsel bir yönelimdir. Devrimci hareketin görevi düzen içi klik çatışmalarına yedeklenmek değil, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını büyütmektir.

Bugün reformist, revizyonist ve legalist yapıların Türkiye sosyalist hareketinin geniş bir bölümünü sürüklediği temel açmaz tam da budur: Düzen siyasetinin sınırlarında dolaşmak, parlamenter hayalleri büyütmek ve sokak mücadelesinin yerine seçim hesaplarını koymak.

Türkiye solu içerisinde özellikle son yıllarda güç kazanan temel eğilimlerden biri, düzen partilerinden birine “kritik destek” verme çizgisidir. Bu yaklaşım kendisini çoğu zaman “faşizme karşı en geniş birlik”, “otoriterliğe karşı demokrasi cephesi” ya da “taktiksel oy verme” biçiminde sunmaktadır.

Ancak meseleye Marksist-Leninist açıdan bakıldığında gerçek açıktır:

Burjuva düzen partileri arasındaki mücadele, emekçi halkın kurtuluş mücadelesi değildir.

Lenin’in defalarca vurguladığı gibi, işçi sınıfı kendi bağımsız siyasal hattını kuramadığı sürece burjuvazinin farklı klikleri arasında savrulmaya mahkûm olur.

Lenin parlamentoyu bütünüyle reddetmez; ancak parlamentoyu devrimci mücadelenin merkezi haline getiren anlayışı sert biçimde eleştirir. Çünkü parlamenter mücadele ancak sokaktaki sınıf mücadelesinin bir uzantısı olduğu ölçüde anlam taşır.

Bugün ise bunun tam tersine bir tabloyla karşı karşıyayız:

Sokak geri çekilmiş, işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü zayıflatılmış, gençlik hareketi düzen içi umutlara bağlanmış ve tüm politik enerji seçim dönemlerine sıkıştırılmıştır.

Böylece milyonlarca insan birkaç sandık hesabına hapsedilmekte, devrimci mücadele seçim akşamlarına indirgenmektedir.

Türkiye sosyalist hareketinin önemli zaaflarından biri de geçmiş politikaların ciddi bir özeleştiriye tabi tutulmamasıdır.

Dün düzen siyasetçilerinin sınıfsal karakterini anlatanlar, bugün aynı figürleri “halkın umudu” olarak sunabilmektedir. Sorun yalnızca dün eleştirilen siyasal aktörlerin bugün desteklenmesi değildir. Asıl sorun, bunun hiçbir teorik açıklama yapılmadan gerçekleşmesidir.

Marksist gelenekte özeleştiri bir zayıflık değil, devrimci ciddiyetin göstergesidir. Mao Zedung’un ifade ettiği gibi: “Hatalardan korkmamak gerekir; önemli olan onları düzeltmektir.”

Ancak bugün birçok çevrede görülen tutum bunun tersidir. Dün söylenenler unutturulmakta, yeni politik pozisyonlar sanki başından beri savunuluyormuş gibi sunulmakta ve eleştiri getirenler hızla karşı tarafa hizmet etmekle suçlanmaktadır.

Bu yaklaşım bilimsel sosyalist siyasetin değil, liberal pragmatizmin ürünüdür.

Türkiye’de burjuva siyasetinin farklı kanatları arasındaki iç çatışma geniş halk kesimlerine çoğu zaman “demokrasi mücadelesi” olarak sunulmaktadır. Oysa mesele, egemen sınıf blokları arasındaki iktidar paylaşım kavgasıdır.

Bir tarafta iktidar bloğu, diğer tarafta düzenin farklı bir yönetim modelini savunan muhalefet bulunmaktadır. Ancak her iki çizgi de kapitalist üretim ilişkilerine, sömürü düzenine ve devlet aygıtının sınıfsal karakterine dokunmamaktadır.

Bu nedenle düzen siyasetinin sınırları içinde “kurtuluş” aramak, işçi sınıfını sürekli aynı döngüye mahkûm etmektedir.

Bugün bir siyasetçi etrafında yaratılan büyük beklentilerin yarın aynı çevreler tarafından ağır eleştirilere dönüşmesi tesadüf değildir. Çünkü sorun kişiler, ya da sistemin çeşitli siyasal partileri değil, düzenin kendisidir.

Düzen partileri içinde “iyi yönetici”, “daha demokrat” ya da “daha halkçı” figürler aramak; işçi sınıfını kendi bağımsız gücünden uzaklaştırır.

Gerçek toplumsal dönüşüm sandıkta, parlamentoda ya da düzen içi klik savaşlarında değil; örgütlü halk mücadelesinde ortaya çıkar.

Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.

Marx, Paris Komünü’nü değerlendirirken işçi sınıfının mevcut devlet aygıtını yalnızca ele geçirerek kullanamayacağını, onu parçalamak zorunda olduğunu söyler. Çünkü burjuva devlet mekanizması, sermaye düzeninin devamı için şekillendirilmiştir.

1917 Ekim Devrimi’nin başarısı da parlamenter manevralardan değil; Sovyetlerin, işçi konseylerinin, grevlerin ve halkın doğrudan örgütlü gücünün büyümesinden kaynaklanmıştır.

Bolşevikler seçim propagandasıyla değil; fabrikalarda, kışlalarda ve sokakta örgütlenerek iktidarı hedeflemiştir.

Türkiye’de de tarih boyunca en büyük toplumsal kazanımlar sokak mücadelesiyle elde edilmiştir.

İşçi direnişleri, fabrika işgalleri, öğrenci hareketleri, kitlesel halk eylemleri, grevler ve mahalle örgütlenmeleri toplumsal kazanımların temel kaynağı olmuştur. Egemen sınıflar hiçbir hakkı sandıkta “iyi niyetle” vermemiştir. Her kazanım mücadeleyle alınmıştır.

Son yıllarda düzen muhalefetine bağlanan siyasetin en büyük sonuçlarından biri de sokak siyasetinin geri plana itilmesi olmuştur.

Bir dönem grevler, direniş çadırları, mahalle komiteleri, gençlik örgütlenmeleri ve anti-emperyalist eylemler sol siyasetin temel dinamikleriyken; bugün birçok çevrede tüm politik enerji, sistem içi dalaşmalarda medet ummaya ve seçim kampanyalarına aktarılmıştır.

Bu durum işçi sınıfının özneleşmesini engellemekte, halkı pasif bir “seçmen kitlesine” dönüştürmektedir.

Oysa devrimci siyaset, halkı seyirci değil; mücadelenin doğrudan öznesi haline getirmek zorundadır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey düzen siyasetinin kuyruğuna takılmak değil, bağımsız sınıf hattını yeniden kurmaktır.

Bu da ancak şu temel başlıklarla mümkündür:

  • İşçi sınıfı hiçbir burjuva klikten medet ummamalıdır. Kendi örgütlerini, kendi siyasal hattını ve kendi mücadele araçlarını geliştirmelidir.
  • Gerçek değişim; grevlerde, direnişlerde, mahalle komitelerinde, gençlik hareketinde, kadınların örgütlü mücadelesinde ve anti-emperyalist mücadelede büyür.
  • Geçmiş politik hataların üzerini örtmek yerine açık biçimde tartışmak gerekir.
  • Marksizm bir dogma değil; eleştirel ve bilimsel bir yöntemdir.
  • Kurtuluşu “iyi liderlerde” arayan anlayış, halkın kendi gücüne olan inancını zayıflatır.
  • Devrimci politika kişilere değil, örgütlü sınıf gücüne dayanır.

Bugün Türkiye’de sosyalist hareketin önemli bir kısmı seçim merkezli siyaset ile düzen muhalefetinin sınırları arasına sıkışmış durumdadır.

Dün sert biçimde eleştirilen düzen siyasetçilerinin bugün “umut” olarak sunulması, yarın ise yeniden hedef alınması; ilkesiz politik savrulmaların sonucudur.

Gerçek kurtuluş sandıkta değil, örgütlü halk mücadelesindedir.

İşçi sınıfı kendi bağımsız devrimci hattını kuramadığı sürece düzen içi çatışmaların yedeğine düşmeye devam edecektir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey; seçim hayalleri ya da sistem içi klik savaşları değil; sınıf bilinci, örgütlenme, sokak mücadelesi, anti-emperyalist duruş ve devrimci politik netliktir.

Çünkü tarih göstermiştir:

Hiçbir egemen sınıf iktidarı sandıkta kendiliğinden terk etmez.

Halkların gerçek kurtuluşu ancak örgütlü mücadeleyle sokakta kazanılır.