Çocuklar Korunmuyor, Tarikatlar Korunuyor: H.K.G. Davasının Gösterdiği Gerçek- Eren Aydın

featured
0
Paylaş

Altı yaşındaki bir çocuğun tarikat ilişkileri içerisinde bir yetişkin erkeğe teslim edilmesi, yıllarca sistematik cinsel istismara maruz bırakılması ve bu suçun kamuoyunun önünde açığa çıkmasına rağmen davanın başlıca sorumlularından Yusuf Ziya Gümüşel’in sağlık gerekçesiyle tahliye edilmesi, yalnızca tartışmalı bir yargı kararı değildir. Bu karar, yıllardır adım adım inşa edilen siyasal ve toplumsal düzenin bir sonucudur. Ortada münferit bir olay değil, gericiliğin, cezasızlığın ve siyasal korumanın ürettiği yapısal bir gerçeklik bulunmaktadır.

Bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca bir kişinin işlediği suçla açıklamaya çalışmak gerçeği perdelemek olur. Çünkü H.K.G.’nin yaşadıkları, yıllardır tarikatların, cemaatlerin ve onların siyasal hamilerinin yarattığı karanlık düzenin ürünüdür. Çocukların tarikat yurtlarında uğradığı istismarlar, cemaat evlerinde yaşanan baskılar, kadınların iradesini yok sayan anlayışlar ve çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmaya çalışan zihniyet birbirinden bağımsız değildir. Hepsi aynı ideolojik kaynaktan beslenmektedir.

Bu nedenle bugün karşımızda duran gerçek, yalnızca bir istismar davasının sonucu değil, yıllardır topluma dayatılan gerici anlayışın gerçek yüzüdür.

Hatırlayalım. Ensar Vakfı’nda onlarca çocuğun cinsel istismara uğradığı ortaya çıktığında dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı tarafından söylenen “Bir kereden bir şey olmaz” sözleri toplumsal hafızaya kazınmıştı. O gün milyonlarca insan bu sözlere öfkeyle tepki gösterdi. Çünkü mesele yalnızca talihsiz bir ifade değildi. O sözler, çocukların yaşadıkları acıyı küçümseyen, failleri koruyan ve istismarı sıradanlaştıran zihniyetin dışavurumuydu.

Bugün H.K.G. davasında yaşananlar, işte o anlayışın nereye vardığını göstermektedir.

“Bir kereden bir şey olmaz” diyen mantık ile altı yaşındaki bir çocuğun yıllarca yaşadığı cehennemi görmezden gelen mantık aynıdır.

Çocukların değil kurumların itibarını koruyan mantık aynıdır.

Mağdurların değil faillerin haklarını önceleyen mantık aynıdır.

Tarikatları ve cemaatleri sorgulamak yerine onları devlet olanaklarıyla büyüten mantık aynıdır.

Çünkü bu anlayış için esas olan çocuğun güvenliği değil, kurulan siyasal ve ideolojik düzenin devamıdır.

Bugün Türkiye’de çocuk istismarlarının önemli bir bölümünün tarikatlar, cemaatler ve denetimsiz dini yapılar içerisinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Bu yapılar yıllardır devlet tarafından korunmuş, teşvik edilmiş ve kamusal alanın içerisine yerleştirilmiştir. Eğitimden sosyal hizmetlere, öğrenci yurtlarından çocuk bakımına kadar birçok alan tarikat ve cemaat ağlarına açılmıştır. Sonuç ise ortadadır. İstismar, baskı, şiddet ve çocukların karartılan hayatları…

Ancak daha da vahim olan, bütün bunlara rağmen gerçek bir hesaplaşmanın yaşanmamasıdır.

Çocuklar istismar edildiğinde “istisna” deniliyor.

Tarikat yurtlarında skandallar ortaya çıktığında “kurumu yıpratmayalım” deniliyor.

Kadınlar şiddete uğradığında “aileyi koruyalım” deniliyor.

Ama ne hikmetse korunması gerekenler her zaman mağdurlar değil, onları mağdur eden yapılar oluyor.

Yusuf Ziya Gümüşel’in tahliyesi de tam olarak bu tablonun parçasıdır. Çünkü aynı ülkede yüzlerce ağır hasta mahpus cezaevlerinde ölümle pençeleşirken, yıllardır infaz ertelemesi talepleri reddedilirken, tedavi hakkı sistematik biçimde gasp edilirken, çocuk istismarıyla özdeşleşmiş bir davanın sanığının sağlık gerekçesiyle tahliye edilmesi sıradan bir hukuk uygulaması olarak görülemez. Bu durum, hukukun kime karşı sert, kime karşı esnek davrandığını gösteren politik bir tercihtir.

Burada karşımıza çıkan şey yalnızca yargının sorunu değildir. Sorun daha derindedir. Sorun, devletin hangi toplumsal güçlerle ittifak kurduğunda ve kimi korumaya değer gördüğündedir.

Çünkü mevcut düzen açısından tehdit oluşturanlar çocuk istismarcıları değildir. Tehdit oluşturanlar işçilerdir, grev yapan emekçilerdir, hak talep eden kadınlardır, geleceği için mücadele eden gençlerdir, eşitlik ve özgürlük isteyen devrimcilerdir. Bu yüzden cezaevlerinde ölümcül hastalıklarla boğuşan devrimci tutsaklar tahliye edilmezken, kamu vicdanını yaralayan davalarda farklı uygulamalar devreye girebilmektedir.

Bu bir çifte standart değil, sistemin karakteridir.

Çünkü bu düzenin adaleti sınıfsaldır.

Bu düzenin hukuku siyasal tercihlerden bağımsız değildir.

Bu düzenin vicdanı ise çocuklardan, kadınlardan ve emekçilerden yana değil; iktidarın ideolojik ve toplumsal dayanaklarından yanadır.

Bu nedenle H.K.G. davası yalnızca bir mahkeme dosyası değildir. Bu dava, çocukların nasıl korunamadığının, gerici yapıların nasıl büyütüldüğünün, devletin denetim mekanizmalarının nasıl bilinçli biçimde etkisizleştirildiğinin ve hukukun nasıl siyasallaştığının sembolü haline gelmiştir.

Bugün öfke duyulması gereken şey yalnızca bir tahliye kararı değildir. Öfke duyulması gereken şey, çocukların hayatlarını karartan yapıları yıllardır besleyen, koruyan ve meşrulaştıran düzendir. Çünkü çocuk istismarı bireysel sapkınlıkların değil, aynı zamanda gerici ideolojilerin ve onları koruyan siyasal ilişkilerin ürünüdür.

Altı yaşındaki bir çocuğun hayatından çalınan yıllar geri getirilemez. Ancak bu karanlığın kaynağı doğru teşhis edilmeden de gerçek bir adalet mücadelesi verilemez. Bugün yapılması gereken, yalnızca bir faili mahkûm etmek değil; tarikatların çocuklar üzerindeki tahakkümüne, gericiliğin toplumsal yaşamı kuşatmasına ve bu yapıları koruyan siyasal düzene karşı mücadeleyi büyütmektir.

Çünkü çocukların değil istismarcıların korunduğu, hasta tutsakların ölüme terk edildiği, tarikatların ise devlet koruması altında büyüdüğü bir yerde sorun tek tek kişiler değil, bizzat düzenin kendisidir. Ve bu düzen değişmedikçe, benzer acıların yeniden yaşanmayacağının hiçbir garantisi yoktur.