Neşeden Korkan İktidar, Halkın Öfkesinden Kaçamaz – Şemdin Şimşir

featured
0
Paylaş

Mizahın Yargılandığı Yerde iktidar korku İçindedir

Bir siyasal iktidarın gerçek gücü, eleştirel düşünceyi susturabilmesinde değil, ona tahammül edebilmesinde ortaya çıkar. Mizahı, sanatı, düşünceyi ve toplumsal muhalefeti sürekli bir tehdit olarak gören yönetimler, aslında kendi siyasal meşruiyetlerinin ne kadar kırılgan olduğunu açığa vururlar. Çünkü bir karikatürden, bir tiyatro oyunundan ya da birkaç cümlelik bir hicivden korkan bir iktidarın asıl korkusu mizah değil, mizahın görünür kıldığı toplumsal gerçekliktir.

“Neşemizi de çalamazlar ya…” sözü bu nedenle yalnızca bir espri değil, baskıya karşı geliştirilmiş güçlü bir siyasal itirazdır. Bu cümle, toplumun üzerine çöken korku iklimine karşı yaşamı, umudu ve direnme iradesini savunmaktadır. Mizahın tarihsel gücü de tam burada ortaya çıkar. Çünkü mizah, egemenlerin kurmaya çalıştığı kutsallık zırhını parçalar; iktidarın mutlaklık iddiasını sıradanlaştırır ve korku siyasetini alaya alarak etkisizleştirir.

Tarih boyunca otoriter yönetimler yalnızca örgütlü siyasal muhalefetten değil, halkın gülme cesaretinden de korkmuştur. Çünkü insanlar birlikte gülebildikleri ölçüde birlikte düşünmeye, birlikte sorgulamaya ve sonunda birlikte mücadele etmeye başlarlar. Bu nedenle mizah, yalnızca kültürel bir üretim biçimi değil, aynı zamanda siyasal mücadelenin önemli araçlarından biridir. Bertolt Brecht’in de vurguladığı gibi sanat ve mizah, toplumsal çelişkileri görünür kıldığı, egemen ideolojinin yarattığı yanılsamaları dağıttığı ölçüde gerçek işlevini yerine getirir.

Bugün yaşanan baskılar yalnızca tek tek kişilere yönelik hukuki süreçler olarak değerlendirilemez. NATO karşıtı protestolara katılanların, eleştirel görüş açıklayan akademisyenlerin, gazetecilerin, öğrencilerin, sendikacıların ve sanatçıların farklı biçimlerde baskıyla karşılaşması, toplumsal muhalefetin değişik dinamiklerini ortak bir baskı politikası altında etkisizleştirme çabasının parçaları olarak okunmalıdır. Egemen sınıflar, ekonomik krizlerin derinleştiği, gelir adaletsizliğinin büyüdüğü ve toplumsal hoşnutsuzluğun arttığı dönemlerde yalnızca güvenlik aygıtlarını değil, aynı zamanda yargıyı, medyayı ve ideolojik aygıtlarını da daha yoğun biçimde devreye sokarlar. Amaç, toplumu siyasal olarak pasifleştirmek, korkuyu gündelik hayatın doğal bir parçası hâline getirmek ve insanların kolektif tepki verme kapasitesini zayıflatmaktır.

Ancak tarih, baskının hiçbir zaman tek başına kalıcı bir yönetim biçimi olamadığını göstermektedir. Siyasal iktidarlar baskıyı artırdıkça toplumun farklı kesimleri arasında yeni dayanışma kanalları oluşur. Yasaklanan her söz daha fazla insan tarafından duyulur; susturulmak istenen her ses ise daha geniş kesimlerin dikkatini çeker. Bu nedenle baskı politikaları kısa vadede sessizlik yaratabilse de uzun vadede toplumsal öfkenin ve siyasal itirazın büyümesine zemin hazırlar.

Bugün mizahın hedef alınması tesadüfi değildir. Çünkü mizah, korkunun en büyük düşmanıdır. Korku insanların yalnızlaşmasına dayanırken, mizah onları ortak bir duygu etrafında buluşturur. Korku insanları sessizleştirirken kahkaha onları birbirine yaklaştırır. Bu yüzden otoriter yönetimler yalnızca örgütlü siyasal hareketlerden değil, insanların birlikte gülmesinden de rahatsız olurlar. Çünkü birlikte gülebilen insanlar, birlikte direnebileceklerini de keşfederler.

Bu tablo yalnızca ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda toplumun siyasal hafızasını, eleştirel düşünme yeteneğini ve kamusal tartışma alanını daraltmaya yönelik daha kapsamlı bir yönetme anlayışının ürünüdür. Muhalefetin her biçimini kriminalize etmeye çalışan siyasal anlayış, yalnızca bugünü denetim altına almaya değil, geleceğin toplumsal mücadele olanaklarını da sınırlandırmaya çalışmaktadır. Ancak tarihsel deneyimler göstermektedir ki hiçbir iktidar, baskıyı sonsuza kadar toplumsal rızanın yerine koyamamıştır.

Karl Marx’ın belirttiği gibi, egemen sınıflar yalnızca ekonomik üretim araçlarını değil, düşünsel üretim araçlarını da denetim altında tutmaya çalışırlar. Bu nedenle mizah, sanat ve eleştirel düşünce üzerindeki baskılar yalnızca kültürel alanla ilgili değildir; aynı zamanda sınıf mücadelesinin ideolojik cephesinin de önemli bir parçasıdır. Antonio Gramsci’nin ifade ettiği hegemonya mücadelesi tam da bu noktada anlam kazanır. Egemenler yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek de yönetmek isterler. Mizah ise bu rızayı bozan, iktidarın doğal ve değişmez olduğu fikrini sarsan güçlü bir araçtır.

Bugün neşeyi savunmak, yalnızca bireysel bir ruh hâlini savunmak değildir. Neşeyi savunmak; korkuya, teslimiyete ve siyasal edilgenliğe karşı yaşamı savunmaktır. Çünkü halkların tarihini belirleyen şey yalnızca baskının büyüklüğü değil, o baskıya karşı geliştirilen örgütlü dayanışma, direnme iradesi ve özgürlük arayışıdır. İktidarların en büyük korkusu da tam olarak budur: Korkunun yerini cesaretin, yalnızlığın yerini dayanışmanın ve sessizliğin yerini örgütlü toplumsal itirazın alması.

Bu nedenle neşeyi susturmaya çalışanlar, gerçekte kendi korkularını büyütmektedir. Çünkü tarihin hiçbir döneminde kahkaha yasaklarla ortadan kaldırılamamış, düşünce baskıyla yok edilememiş, halkların özgürlük özlemi ise tutuklamalarla sona erdirilememiştir. Baskı geçicidir; halkların adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesi ise tarihin ilerleyişini belirleyen en temel dinamiklerden biri olmaya devam edecektir.