1111 Sadece Bir Rakam Değil – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

1111… Takvimde sıradan bir sayı gibi görülebilir. Oysa bu sayı, Türkiye’nin yakın tarihine kazınmış en büyük acılardan birinin, en uzun soluklu vicdan mücadelesinin adıdır. Tam 1111 haftadır aynı insanlar, aynı meydanda, aynı soruyu sormaktan vazgeçmiyor:

“Sevdiklerimiz nerede?”

11 Temmuz 2026 Cumartesi günü Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları, Galatasaray Meydanı’nda 1111’inci kez bir araya geldi. 27 Mayıs 1995’te başlayan bu sessiz direniş, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en uzun soluklu hakikat ve adalet mücadelelerinden biri olmayı sürdürüyor. Otuz bir yılı aşkın bir süredir değişmeyen tek talep, gözaltında kaybedilen insanların akıbetinin açıklanması, faillerin yargılanması ve cezasızlık politikasına son verilmesidir.

Ancak bu mücadele yalnızca hukuki bir talep değildir. Bu mücadele, yas tutma hakkı bile elinden alınmış insanların, hakikatten ve adaletten vazgeçmeyen onurlu direnişidir.

Bu meydana gelen insanların büyük bölümü artık çocuklarının hayatta olduğuna inanmıyor. Yıllar önce gözaltında kaybedilen evlatlarının bir gün kapıyı çalıp geri döneceğine dair umutlarını çoktan toprağa gömdüler. Bugün onların tek isteği, çocuklarının kemiklerine ulaşabilmek, başında dua edebilecekleri bir mezara kavuşabilmektir. Bir annenin, bir babanın, bir kardeşin ya da bir evladın yıllar sonra yalnızca bir mezar taşı istemek zorunda bırakılması bu ülkenin yaşadığı en büyük insanlık utançlarından biridir.

Bir mezar…

Bir avuç kemik…

Üzerine bir isim yazılabilecek küçücük bir taş…

İstedikleri yalnızca budur.

Çünkü mezarı olmayan bir kaybın acısı hiçbir zaman tamamlanmaz. Yas tutulamaz, vedalaşılamaz, acı kabuk bağlamaz. Kaybedilen yalnızca bir insan değildir; onunla birlikte anılar, umutlar, bir ailenin geleceği ve bir çocuğun çocukluğu da kaybolur. Geriye ise yıllarca süren belirsizlik, hiç dinmeyen bir özlem ve her kapı sesinde yeniden filizlenen umut kalır.

Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları tam da bu yüzden yalnızca kendi yakınlarını arayan insanlar değildir. Onlar, devlet eliyle kaybedilen herkes adına hakikati arayan, cezasızlığa karşı direnen ve toplumun hafızasını canlı tutan vicdan nöbetçileridir. Her hafta ellerinde taşıdıkları fotoğraflar, yalnızca kayıpların yüzlerini değil; bu ülkenin yüzleşemediği karanlık geçmişini de gözler önüne sermektedir.

Bu meydanda yıllar içinde çok şey değişti. Annelerin saçları beyazladı, yüzlerine yeni çizgiler eklendi. Bastonla yürüyenler oldu. Çocuklarını ararken hayata veda eden anneler oldu. Kayıplarını bulamadan, bir mezar taşına kavuşamadan aramızdan ayrılan babalar, kardeşler ve eşler oldu.

Ve zaman acımasızca akıp gitti.

Babasını ya da annesini daha bebekken gözaltında kaybeden çocuklar büyüdü. Bir zamanlar annelerinin kucağında Galatasaray Meydanı’na getirilen o çocuklar, bugün aynı meydanda kaybedilen anne ve babalarının fotoğraflarını taşıyor. Mücadele kuşaktan kuşağa aktarıldı; acı miras kaldı ama umut da miras kaldı.

Ama bu mücadele yalnızca zamana karşı verilmedi.

Bu mücadele aynı zamanda inkâra, baskıya ve devlet şiddetine karşı verildi.

Galatasaray Meydanı’na yasaklar getirildi. Meydan demir bariyerlerle çevrildi. Çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini, anne ve babalarını arayan insanlar kendi meydanlarına sokulmadı. Her Cumartesi adalet isteyen insanların karşısına çevik kuvvetler, polis kalkanları ve barikatlar çıkarıldı.

Yetmiş, seksen yaşındaki anneler kollarından çekilerek yerlerde sürüklendi. Ellerinde yalnızca karanfiller ve kaybedilen yakınlarının fotoğrafları olmasına rağmen darbedildiler, gözaltına alındılar. Haklarında davalar açıldı. Adalet isteyenler sanık sandalyesine oturtuldu; oysa sanık olması gerekenler, insanları gözaltında kaybedenler ve bu suçların üzerini örtenlerdi.

Devlet, Galatasaray Meydanı’nı kapatarak hafızayı da kapatabileceğini sandı. Bariyerlerle gerçeğin üzerini örtebileceğini düşündü. Oysa ne yasaklar ne coplar ne gözaltılar, ne mahkeme salonları ne de baskılar bu arayışı durdurabildi. Çünkü hiçbir güç, evladını arayan bir annenin iradesinden daha güçlü değildir.

Tam 1111 haftadır aynı meydanda aynı inat, aynı kararlılık ve aynı onurla direniyorlar. Onların mücadelesini hiçbir baskı bitiremedi. Çünkü onların aradığı yalnızca kaybedilen insanlar değildir; hakikattir, adalettir, insan onurudur.

Ne polis barikatları ne meydan yasakları ne gözaltılar, ne baskılar ne de yıllardır sürdürülen inkâr politikaları bu soruyu susturabildi. Çünkü bu soru yalnızca birkaç ailenin sorusu değildir. Bu soru, insan onuruna inanan, adalet isteyen ve vicdanını kaybetmemiş herkesin ortak sorusudur. Gözaltında kaybetme suçu yalnızca kaybedilen kişiyi hedef almaz; ailesini, toplumsal hafızayı ve adalet duygusunu da hedef alır. Cezasızlık sürdükçe yalnızca geçmiş kararmıyor; bugünün hukuku da yara alıyor, yarının vicdanı da eksiliyor.

Cumartesi Anneleri’nin ve Cumartesi İnsanları’nın mücadelesi bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Adalet yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz. Adalet, hakikatin ortaya çıkarılmasıyla, devletin geçmişiyle yüzleşmesiyle ve kaybedilen insanların akıbetinin açıklanmasıyla mümkündür. Bir toplum, kendi kayıplarıyla yüzleşmeden demokratikleşemez; geçmişin karanlığıyla hesaplaşmadan özgür bir gelecek kuramaz.

1111 hafta boyunca taşınan fotoğraflar artık yalnızca kaybedilen insanların fotoğrafları değildir. Onlar, bu ülkenin eksik bırakılmış adaletinin fotoğraflarıdır. Her bir kare, yarım bırakılmış bir hayatı, susturulmuş bir sesi ve otuz bir yıldır cevabı verilmeyen bir soruyu temsil etmektedir.

Bugün Galatasaray Meydanı’nda yükselen ses yalnızca kayıp yakınlarının sesi değildir. O ses; adalet isteyenlerin, hakikati savunanların ve insan onurunu her şeyin üzerinde görenlerin sesidir. Çünkü gözaltında kaybedilen her insan, yalnızca bir ailenin değil, bütün toplumun kaybıdır. Bu nedenle Cumartesi Anneleri’nin ve Cumartesi İnsanları’nın mücadelesi yalnızca kendi yakınlarını arama mücadelesi değildir; bu ülkenin vicdanını, hafızasını ve geleceğini savunma mücadelesidir.

1111 hafta geçti.

Bu ülkede çocuklar doğdu, büyüdü, yetişkin oldu.

Hükümetler değişti.

Yasalar değişti.

Meydanlar değişti.

Ama Galatasaray Meydanı’nda yankılanan o soru hiç değişmedi:

“Sevdiklerimiz nerede?”

Belki bir gün o annelerin hiçbiri hayatta olmayacak.

Belki bugün fotoğrafları taşıyan çocukların saçlarına da aklar düşecek.

Ama hakikat arayışı kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam edecek.

Çünkü bazı mücadeleler yalnızca bugünün değil, insanlığın ortak vicdanıdır.

Cumartesi Anneleri ve Cumartesi İnsanları bize otuz bir yıldır aynı gerçeği öğretiyor: Bir devlet, kaybettiği insanlarla yüzleşmeden demokratikleşemez; adalet sağlanmadan toplumsal barış kurulamaz hakikat ortaya çıkarılmadan hiçbir yara kapanmaz.

1111 hafta boyunca aranan yalnızca kaybedilen insanlar değildir.

1111 haftadır aranan; bu ülkenin kaybolan vicdanı, hukuku ve insanlığıdır.