15 Temmuz darbe girişimi ve sevilmeyen hikâyesi – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

On yıl geçti. İktidar hâlâ 15 Temmuz’u yalnızca “demokrasi destanı” olarak anlatıyor. Oysa bu anlatı, darbenin öncesini unutturmayı, sonrasını ise meşrulaştırmayı amaçlayan resmi tarih yazımının temel dayanaklarından biri haline geldi.

Çünkü 15 Temmuz’u anlamak için yalnızca o geceye değil, o geceyi mümkün kılan siyasal ortaklığa ve sonrasında kurulan rejime bakmak gerekiyor.

Bir darbe girişimi gökten düşmez. Devletin en kritik kurumlarına yıllarca örgütlü biçimde yerleşen bir yapının ordu içinde belirleyici bir güç haline gelmesi, siyasal iktidarın açtığı alan olmadan mümkün değildir. Fethullahçı yapı, AKP iktidarı döneminde emniyetten yargıya, eğitimden bürokrasiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kadar devletin bütün stratejik kurumlarında büyüdü. Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar sonra dile getirdiği “Ne istediler de vermedik” sözü de bu siyasal ortaklığın en açık itiraflarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

Ergenekon ve Balyoz davalarıyla Cumhuriyet’in laik kadroları tasfiye edilirken, devlet aygıtı siyasal İslamcı ittifakın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirildi. O gün “demokratikleşme” söylemiyle meşrulaştırılan operasyonların, gerçekte devlet içindeki güç dengelerini değiştirmeye ve yeni rejimin kadrolarını oluşturmaya hizmet ettiği yıllar içinde daha açık biçimde ortaya çıktı.

Dolayısıyla 15 Temmuz’u yalnızca “FETÖ’nün darbe girişimi” olarak anlatmak, tarihin yalnızca son perdesini göstermektir. Darbeye kalkışan yapı, iktidarın yıllarca birlikte yürüdüğü, devlet içinde birlikte büyüttüğü siyasal ortağıydı. İttifakın bozulmasının nedeni demokrasi ya da hukuk değil, devlet aygıtı üzerindeki egemenliğin paylaşımıydı.

248 kişi yaşamını yitirdiği darbe girişimi kuşkusuz halk iradesine yönelmiş kanlı bir saldırıdır ve mahkûm edilmelidir. Ancak darbeyi lanetlemek, onu mümkün kılan siyasal ortaklığın ve tarihsel sorumluluğun üzerini örtmenin gerekçesi olamaz.

Bitmeyen sorular ve “kontrollü darbe” tartışmaları

15 Temmuz’u Türkiye’nin önceki askeri darbelerinden ayıran en önemli özelliklerden biri de darbe girişiminin niteliği ve ardından ortaya çıkan çok sayıdaki yanıtsız sorudur. Merkezi koordinasyondan yoksun, kritik devlet kurumlarını tam anlamıyla denetim altına alamayan, siyasal destek oluşturamayan ve birçok yönüyle başarısızlığa mahkûm görünen bu kalkışma, daha ilk saatlerden itibaren kamuoyunda ciddi tartışmalara neden oldu.

Darbe hazırlığının devlet tarafından ne zaman öğrenildiği, neden engellenemediği, hangi kararların hangi aşamada alındığı ve girişimin belirli bir noktaya kadar ilerlemesine neden izin verildiğine ilişkin sorular aradan geçen on yıla rağmen tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmuş değildir. TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarına ilişkin tartışmaların sürmesi, bazı kritik isimlerin dinlenmemesi ve rapor sürecine yönelik eleştiriler de bu soru işaretlerini beslemeyi sürdürüyor.

Bu nedenle muhalefet partileri, hukukçular ve çok sayıda araştırmacı tarafından dile getirilen “kontrollü darbe” tartışmaları da tamamen gündemden düşmüş değildir. Bu tartışmaların sağlıklı biçimde sonlandırılmasının tek yolu ise darbe girişiminin bütün yönleriyle bağımsız, şeffaf ve siyasal etkilerden uzak bir biçimde araştırılmasıdır.

“Allah’ın lütfu”ndan Saray rejimine

Recep Tayyip Erdoğan’ın darbe girişiminin hemen ardından kullandığı “Bu, Allah’ın bir lütfudur” sözü, geride kalan on yılın siyasal bilançosunu özetleyen en çarpıcı ifadelerden biri oldu.

15 Temmuz, iktidar açısından yalnızca bastırılmış bir darbe girişimi değil, devleti kendi siyasal ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirme fırsatına dönüştürüldü.

OHAL ilan edildi. Kanun Hükmünde Kararnamelerle yalnızca darbe girişimine katılanlar değil, binlerce akademisyen, gazeteci, kamu emekçisi, sendikacı, sosyalist, devrimci ve demokrat muhalif de tasfiye edildi. Grevler yasaklandı, basın üzerindeki baskılar yoğunlaştırıldı, üniversiteler ve yargı büyük ölçüde yürütmenin denetimi altına alındı.

2017 anayasa referandumu ile kuvvetler ayrılığı önemli ölçüde ortadan kaldırılırken, bütün yetkilerin tek elde toplandığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kuruldu. Darbe girişiminin ardından yaratılan olağanüstü atmosfer, bu rejim değişikliğinin siyasal meşruiyet zemini olarak kullanıldı.

“FETÖ” söylemi ve siyasal sorumluluğun görünmez kılınması

AKP iktidarı, darbenin ardından FETÖ’yü devlet içindeki bütün kötülüklerin tek ve mutlak sorumlusu olarak gösteren kapsamlı bir siyasal söylem inşa etti. Darbe girişimini planlayan ve uygulayan yapının sorumluluğu tartışmasız olmakla birlikte, bu söylem aynı zamanda yıllarca bu yapıyla kurulan siyasal ortaklığın ve onu devletin merkezine taşıyan siyasi iradenin tartışılmasının da önüne geçti.

Böylece “FETÖ ile mücadele”, yalnızca darbecilerin tasfiyesi için değil, muhalefetin bastırılması, demokratik hakların sınırlandırılması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi etrafında şekillenen yeni rejimin tahkimi için de etkili bir siyasal araç haline getirildi. “Siyasi ayak” tartışmaları yıllar boyunca gündemde tutulmasına rağmen, bu konuda toplumu tatmin edecek kapsamlı bir siyasal hesaplaşma hiçbir zaman yaşanmadı.

Bedeli yine halk ödedi

15 Temmuz’un ardından kayyımlar olağan yönetim pratiğine dönüştü, seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, yargı siyasetin temel müdahale araçlarından biri haline geldi. OHAL resmen sona erse de onun hukuk anlayışı ve yönetim pratiği kalıcılaştırıldı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında açık olan şudur: Darbe girişiminin kazananı ne halk oldu ne de demokrasi. Kazanan, bu süreci kendi iktidarını tahkim etmek, devlet aygıtını yeniden biçimlendirmek ve otoriter başkanlık rejimini kurumsallaştırmak için kullanan siyasal iktidar oldu.

15 Temmuz’un gerçek muhasebesi; darbeyi mahkûm ederken, darbecileri yıllarca devletin merkezine taşıyan siyasal ortaklığı, bu ortaklığın yarattığı yıkımı ve darbe sonrasında kurulan rejimi birlikte sorgulamaktan geçiyor. Tarih, yalnızca silahı ateşleyenleri değil, o silahı yıllarca devletin içine yerleştiren siyasal tercihleri de yazar.

Türkiye’nin ihtiyacı resmi tarih anlatılarının sınırlarını aşan gerçek bir yüzleşmedir. Bu yüzleşme, yalnızca darbenin karanlıkta kalan yönlerini değil; siyasal İslamcı ittifakların devleti nasıl dönüştürdüğünü, OHAL rejiminin nasıl kalıcılaştırıldığını ve bütün bu sürecin faturasının neden emekçilere, muhaliflere ve halkın ilerici kesimlerine çıkarıldığını da ortaya koymalıdır. Ancak o zaman 15 Temmuz, iktidarın her yıl yeniden ürettiği hamasi söylemlerin ötesinde, Türkiye’nin yakın tarihine dair gerçek bir muhasebenin konusu olabilir.