Muhalefeti Kim Dizayn Ediyor? Düzenin Krizi ve Sosyalist Hareket – Derya Özcan

featured
Paylaş

Kapitalist toplumlarda siyasal krizler hiçbir zaman yalnızca iktidar blokunun krizi değildir. Her hegemonya krizi, aynı zamanda muhalefetin de yeniden biçimlendirilmesi sürecidir. Çünkü egemen sınıflar açısından temel mesele yalnızca devlet iktidarını korumak değil, sermaye düzeninin siyasal ve ideolojik sürekliliğini güvence altına almaktır. Devlet de bu tarihsel işlevi yerine getirirken yalnızca baskı aygıtlarını değil, hukuku, parlamentoyu, medyayı, yargıyı ve siyasal partiler sistemini de egemenliğin yeniden üretiminin araçları olarak kullanır.

Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi egemenlik yalnızca zor yoluyla kurulmaz; aynı zamanda rıza üretilerek sürdürülür. Ancak rızanın zayıfladığı, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği dönemlerde devletin zor aygıtları daha görünür hale gelirken, siyasal alan da yeniden düzenlenmeye başlanır. Bu yeniden düzenleme yalnızca iktidarı tahkim etmeyi değil, muhalefetin sınırlarını yeniden çizmeyi de içerir. Dolayısıyla kapitalist devlet, yalnızca kendi iktidarını değil, sistem açısından kabul edilebilir bir muhalefeti de üretmeye çalışır.

Nicos Poulantzas’ın devlet kuramı da bu süreci açıklayıcı niteliktedir. Devlet, egemen sınıfın mekanik bir aracı değil; sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı ve sermaye blokunun ortak çıkarlarının örgütlendiği maddi bir toplumsal ilişkidir. Bu nedenle devlet, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkileri yönetirken, aynı zamanda siyasal alanı da yeniden yapılandırır. Muhalefetin hangi sınırlar içinde hareket edeceği, hangi aktörlerin öne çıkacağı ya da hangilerinin tasfiye edileceği de bu yeniden yapılanmanın parçalarından biridir.

Lenin ise parlamentoyu hiçbir zaman işçi sınıfının kurtuluşunun merkezi olarak görmedi. Parlamento, sınıf mücadelesinin yürütüldüğü alanlardan yalnızca biridir; belirleyici olan ise üretim alanındaki mücadele, işçi sınıfının örgütlenmesi ve devrimci siyasal önderliğin inşasıdır. Parlamenter mücadeleyi stratejinin merkezine yerleştirmek, devrimci siyaseti kaçınılmaz olarak burjuva siyasetinin sınırları içine hapseder.

Bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeler de bu teorik çerçeveden bağımsız değildir. CHP etrafında yaşanan kriz, yalnızca bir kurultay tartışması ya da liderlik mücadelesi olarak okunamaz. Ortada, siyasal iktidarın yargı mekanizmaları üzerinden muhalefeti yeniden biçimlendirmeye yöneldiği; buna karşılık düzen muhalefetinin de kendi tarihsel sınırları içerisinde yeni bir denge arayışına girdiği bir süreç bulunmaktadır.

Dolayısıyla tartışmanın merkezine yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nu ya da CHP’yi koymak, bütün resmi görmeyi engeller. Asıl mesele, kapitalist devletin hegemonya krizini hangi araçlarla yönetmeye çalıştığı; düzen siyasetinin neden yeniden yapılandırıldığı ve bu süreç karşısında sosyalist hareketin nasıl bir siyasal hat geliştireceğidir.

Bugün yaşananlar yalnızca CHP’nin iç krizi ya da Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal tercihleriyle açıklanabilecek bir süreç değildir. Ortada, kapitalist devletin kendi hegemonya krizini yönetme, siyasal alanı yeniden düzenleme ve muhalefeti sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirme çabası bulunmaktadır. Bu nedenle tartışmayı kişilere indirgemek, yapısal gerçekliği görünmez kılar.

Marksizm açısından belirleyici olan bireylerin niyetleri değil, sınıf mücadelelerinin seyri ve devletin yeniden üretim mekanizmalarıdır. Bu nedenle önemli olan, bir siyasetçinin ne düşündüğünden çok, üstlendiği siyasal rolün hangi sınıfsal ihtiyaçlara hizmet ettiği ve hangi nesnel sonuçları doğurduğudur. Tarih, kişileri söylediklerinden çok, sınıf mücadelesi içindeki işlevleriyle yargılar.

Ancak bu süreçten çıkarılması gereken ders yalnızca düzen partilerine ilişkin değildir. Aynı zamanda sosyalist hareketin kendi siyasal yönelimine ilişkindir.

Uzun yıllardır kendisini sol, sosyalist ya da devrimci olarak tanımladığı halde siyasal hattını düzen muhalefetinin sınırları içine hapseden; emekçi sınıflara kurtuluşu parlamentodaki sandalye hesaplarında, seçim ittifaklarında ya da burjuva muhalefetinin iktidar alternatifi olmasında aramalarını öneren anlayışlar, bugün yaşananlardan ciddi sonuçlar çıkarmak zorundadır.

Çünkü kapitalist devlet yalnızca kendi iktidarını yeniden üretmez; gerektiğinde kendi muhalefetini de yeniden üretir. Muhalefetin hangi sınırlar içinde siyaset yapacağını belirlemeye çalışır, sistem açısından risk oluşturan dinamikleri tasfiye ederken, düzeni tehdit etmeyen muhalefet biçimlerini yeniden organize eder. CHP’de yaşanan kriz de bu genel çerçevenin dışında değerlendirilemez.

Bu nedenle düzen siyasetinin kuyruğuna takılan hiçbir siyasal çizgi, ne kadar “sol”, “sosyalist” ya da “demokrat” söylemler kullanırsa kullansın, emekçi sınıflar açısından gerçek bir kurtuluş perspektifi oluşturamaz. Burjuva siyasetinin krizleri, örgütlü bir sınıf hareketi ve bağımsız bir sosyalist odak yoksa, eninde sonunda yine burjuva düzeninin sınırları içinde çözülür.

Bugün sosyalist hareket açısından temel görev, düzen içi güç mücadelelerinde taraf olmak değil; işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlülüğünü büyütmektir. Fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve yaşamın bütün alanlarında sınıf eksenli bir mücadele hattı örülmeden, parlamentodaki aritmetik değişikliklerin emekçiler açısından tarihsel bir anlamı olmayacaktır.

Her şeyden önce, düzen siyasetinin yarattığı geçici umutlara eklemlenmek yerine bağımsız sınıf siyasetinde ısrar edilmelidir. Devrimci örgütler, seçim dönemlerinde düzen muhalefetinin yedeğine düşen, bütün siyasal enerjisini parlamenter hesaplara bağlayan yapılara dönüştükleri ölçüde kendi varlık nedenlerini de aşındırırlar.

İkinci olarak, sosyalist hareket liberalizmin ideolojik etkisine karşı daha güçlü bir teorik mücadele yürütmek zorundadır. Sınıf mücadelesinin yerine “demokratikleşme”, sermaye devletinin yerine “hukukun üstünlüğü”, devrimci dönüşümün yerine “iyi yönetim” söylemini koyan anlayışlar, düzen siyasetinin sınırlarını aşamaz. Liberalizm, sosyalist hareket açısından yalnızca teorik bir sapma değil, aynı zamanda sınıfsal eksen kaymasının da adıdır.

Üçüncü olarak, sol ve sosyalist kurumlar hiçbir koşulda düzen siyasetinin cazibesine kapılmamalıdır. Devrimci siyaset, parlamentoda birkaç sandalye kazanmakla değil, işçi sınıfının örgütlü gücünü büyütmekle ölçülür. Düzenin kurumlarında görünür olmak, düzeni dönüştürmek anlamına gelmez. Aksine, bağımsız sınıf çizgisi korunmadığında düzenin ideolojik ve siyasal sınırları içinde erime tehlikesi her zaman vardır.

Çünkü parlamenter mücadele, sınıf mücadelesinin yerine geçirildiğinde sosyalist siyaset de kaçınılmaz olarak burjuva siyasetinin bir eklentisine dönüşür. Oysa Marksizm açısından parlamento, mücadelenin merkezi değil; sınıf mücadelesinin yürütüldüğü alanlardan yalnızca biridir. Devrimci siyaset, parlamentoya sıkıştığı anda değil; fabrikalarda, sokakta, sendikalarda, mahallelerde ve halkın örgütlü mücadelesinde kök saldığı ölçüde toplumsal bir güç haline gelir.

Bugün yaşananlar bir kez daha göstermektedir ki kapitalizm yalnızca kriz üretmez; o krizleri yönetecek siyasal aktörleri ve muhalefet biçimlerini de üretmeye çalışır. Sermaye düzeni, kendi iktidarını olduğu kadar kendi muhalefetini de yeniden organize etme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle sosyalist hareketin görevi, düzen siyasetinin bir kutbundan diğerine savrulmak değil; düzenin dışında, işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını inşa etmektir.

Halkların umudu, burjuva siyasetinin bir kanadının diğerine üstün gelmesinde değildir. Halkların umudu, düzen siyasetinin dar koridorlarında tüketilen seçim hesaplarında da değildir. Gerçek umut; işçi sınıfının örgütlü gücünde, emekçilerin kendi kaderlerini kendi ellerine alma iradesinde ve sosyalizmin bağımsız siyasal seçeneğinin büyütülmesindedir.

CHP’de yaşanan kriz de, düzen siyasetinin bütün krizleri gibi gelip geçecektir. Yeni dengeler kurulacak, yeni ittifaklar oluşacak, yeni liderler sahneye çıkacaktır. Ancak değişmeyecek olan, sermaye düzeninin emek-sermaye çelişkisini yönetme ihtiyacı ve bu ihtiyaca uygun bir siyasal alan yaratma çabasıdır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru, “CHP’nin başında kim olacak?” ya da “Ana muhalefeti kim yönetecek?” değildir.

Asıl soru şudur:

İşçi sınıfı ve emekçi halk, düzen siyasetinin sınırlarını aşan bağımsız siyasal seçeneğini ne zaman yaratacak?

Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca bugünkü krizin değil, Türkiye’de sosyalist hareketin geleceğinin de belirleyicisi olacaktır.