Sabahat Akkiraz ve Alevilik: Deyiş Halkındır, Irkçılık Yola Sığmaz– Derya Özcan

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Şah Hatâyî’nin yüzyıllar öncesinden söylediği şu dizeler bugün hâlâ önümüzde duruyor:

“Usul erkân bilmez nadan elinden
Usul ağlar, erkân ağlar, yol ağlar.
Bülbülün figanı gonca gülünden
Bülbül ağlar, diken ağlar, gül ağlar.”

Bu sözler yalnızca geçmişten kalan güzel dizeler değildir. Alevilikte yolun, erkânın ve söz söylemenin bir ölçüsü olduğunu hatırlatan güçlü bir uyarıdır. Çünkü Alevilikte söz sıradan değildir; insan söylediği sözün sorumluluğunu taşır. Taşınan kimlik kişiyi bu sorumluluktan kurtarmadığı gibi, söylenen deyişler de insanı kendiliğinden o deyişlerin temsil ettiği ahlakın sahibi yapmaz.

Son günlerde Hacıbektaş etkinlikleri üzerinden Sabahat Akkiraz’ın yaptığı açıklamalar ve kullandığı siyasi dil etrafında gelişen tartışmaya da tam olarak buradan bakmak gerekiyor. Mesele yalnızca bir sanatçıyla, bir etkinlikle veya bir siyasi partiyle ilgili değildir. Asıl mesele, Aleviliğin insan sevgisini, eşitliği ve halkların kardeşliğini anlatan deyişlerini söylemekle ayrımcı ve ırkçı çağrışımlara açık bir siyasi dilin yan yana gelip gelemeyeceğidir. Bizce gelemez.

Alevilik Kimlikten Önce Bir Ahlak Meselesidir

Bir insanın Alevi olması, söylediği her sözü kendiliğinden Alevice yapmaz. Bir insan onlarca yıl deyiş söylemiş, binlerce insanın karşısında sahneye çıkmış, Pir Sultan’ı, Hatâyî’yi, Kul Himmet’i, Nesimî’yi veya Viranî’yi seslendirmiş olabilir. Fakat bütün bunlar kişinin söylediği her sözü Aleviliğin değerleriyle uyumlu hale getirmez.

Çünkü Alevilik yalnızca bir kimlik değildir; aynı zamanda insan sevgisini, eşitliği, mazlumdan yana olmayı ve insanı dili, etnik kökeni, inancı ya da kimliği üzerinden aşağılamamayı esas alan bir ahlak iddiasıdır. “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmak” yalnızca cemlerde tekrarlanacak güzel bir söz değil, gündelik hayatta ve siyasal tutumda da karşılığı olması gereken temel bir anlayıştır.

Bir taraftan insan sevgisini anlatan deyişleri söyleyip diğer taraftan halkları kimlikleri üzerinden karşı karşıya getiren, ayrımcı çağrışımlara açık bir dil kullanılıyorsa burada ciddi bir çelişki vardır. Kullanılan sözün kimden geldiğinden çok ne ürettiğine bakmak gerekir. Bir söz önyargıyı büyütüyor, bir halkı veya kimliği hedef haline getiriyor, toplumlar arasındaki düşmanlığı besliyor ya da ırkçı çevrelerin kullandığı siyasi dile alan açıyorsa, asıl sorgulanması gereken budur.

Irkçılıkla Alevilik Yan Yana Gelemez

Burada açık olmak gerekiyor: Alevilik ile ırkçılık, kafatasçı bir zihniyet veya bir halkı etnik kimliği üzerinden aşağılayan ve ötekileştiren bir anlayış yan yana gelemez. Bu nedenle Alevi deyişlerini seslendiren bir sanatçının ırkçı ve ayrımcı söylemlerle anılan siyasi çevrelerle yan yana görünmesi veya böylesi anlayışlarla arasına açık bir mesafe koymaması doğal olarak sorgulanır.

Bu sorgulama sanat düşmanlığı veya kişisel husumet değildir; değerler arasındaki tutarlılığı sorgulamaktır. Sabahat Akkiraz’a yönelik eleştirinin esas noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor. Eğer bir sanatçı insanları kimlikleri üzerinden ayrıştıran siyasi söylemlerle yan yana duruyorsa, toplumun kendisine “Aleviliğin insan sevgisini anlatan deyişleri söylemekle bu siyasi tutum nasıl bağdaştırılabilir?” sorusunu yöneltmesi son derece meşrudur.

Bir insanın sanatçı olması onu siyasi ve ahlaki sorumluluktan muaf tutmaz. Tam tersine, sanatçının sözü milyonlara ulaşabildiği için sorumluluğu daha büyüktür. Aydın olmak yalnızca güzel söz söylemek, sanatçı olmak yalnızca sahneye çıkmak değildir; sanatın arkasındaki insanlık değerlerini de savunabilmektir.

Deyiş Söylemek Alevi Ahlakını Taşımak Anlamına Gelmez

Alevi deyişleri sıradan türküler değildir. Bu eserlerin arkasında yüzyılların acısı, katliamlar, sürgünler, direniş, eşitlik arayışı, insanın insana kulluğuna karşı çıkış ve zulme boyun eğmeme vardır. Bu nedenle Pir Sultan’ın sözünü söylemek yalnızca bir melodiyi seslendirmek, Hatâyî’nin nefesini söylemek yalnızca birkaç dizeyi ezberlemek değildir; o sözlerin hangi tarihsel ve ahlaki dünyadan geldiğini de anlamak gerekir.

Bir taraftan “Yetmiş iki millete bir nazarla bak” anlayışının kültüründen gelen eserleri seslendirip diğer taraftan insanları etnik kimlikleri üzerinden ayrıştıran siyasi tutumlara yakın durmak büyük bir çelişkidir. Deyiş söylemek kolaydır; deyişin taşıdığı ahlakı yaşamak zordur. Alevilik tam da burada sınanır.

Deyişler Kimsenin Özel Mülkü Değildir

Tartışmanın bir diğer önemli tarafı da “benim deyişlerim” şeklindeki sahiplenici anlayıştır. Burada da son derece açık olmak gerekir: Alevi deyişleri hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Pir Sultan’ın, Hatâyî’nin, Kul Himmet’in ve yüzyıllardır cemlerde, meydanlarda, köylerde, evlerde, sürgünlerde ve gurbetlerde söylenen yol deyişlerinin hiçbiri bir sanatçının özel malı değildir. Bunlar halkın ortak belleği ve yolun ortak mirasıdır.

Bir sanatçı bu deyişleri seslendirebilir, kendi yorumunu katabilir, onları yeni kuşaklara ulaştırabilir ve bazı eserlerin yaygınlaşmasına büyük katkı sunabilir. Bütün bunlar değerlidir; ancak hiçbiri sanatçıyı o deyişin sahibi yapmaz. Sanatçı deyişin sahibi değil, olsa olsa geçici bir taşıyıcısıdır. Çünkü o deyiş sanatçıdan önce vardı ve sanatçıdan sonra da yaşamaya devam edecektir.

Bu nedenle “benim deyişlerim herkese nasip olmaz” türünden ifadeler yalnızca kibirli bir yaklaşımı değil, Alevi kültürünün kolektif karakterini kavrayamayan bir anlayışı da gösterir. Deyişi söylemek başka, deyişin sahibi olduğunu düşünmek başka şeydir. Bir halkın ve inancın ortak kültürel mirası üzerinde “benim” diyerek mülkiyet kurmaya çalışmak kabul edilebilir değildir. Bu noktada mesele yalnızca sanatçı egosu olmaktan çıkar, Alevi kültürünün ne olduğuna ilişkin temel bir anlayış problemine dönüşür.

Sanatçının Görevi Halkın Mirasını Sahiplenmek Değil Taşımaktır

Halk sanatçısı dediğimiz insan, halktan aldığını yeniden halka ulaştırır. Deyişi kendisi yaratmadığı halde yorumluyorsa, o sözün sahibi değil emanetçisidir. Bu nedenle bir sanatçıya düşen “Bu benimdir” demek değil, “Bu mirası benden sonraki kuşaklara nasıl doğru aktarırım?” diye düşünmektir.

Gerçek sanatçı tavrı budur. Çünkü halk kültürü bireysel mülkiyet mantığıyla yaşayamaz; Alevi kültürü ise özellikle yaşayamaz. Onun temelinde ortak hafıza, cem, muhabbet, paylaşım, rızalık ve kolektif üretim vardır. Bir insan bütün bunların üzerine çıkıp halkın ortak belleğinde yaşayan deyişleri kendisine aitmiş gibi sunuyorsa, orada ciddi bir sorun vardır.

Sanatçılık Eleştiriden Muafiyet Sağlamaz

Bir başka yanlış anlayış da yıllarca sanat yapmış olmanın kişiye dokunulmazlık kazandırdığı düşüncesidir. Bir insan elli yıl sanat yapmış, çok değerli eserler seslendirmiş veya Alevi müziğinin tanınmasına önemli katkılar sunmuş olabilir. Bunların hiçbiri onun bugün söylediği yanlış bir sözü eleştirmemizi engellemez.

Geçmişte yapılan doğru işler bugünkü yanlışların üzerini örtmez. Sanatçılık, Alevi olmak veya toplum tarafından sevilmek eleştiriden muafiyet sağlamaz. Tam tersine, toplumda daha görünür olan insanların sözlerinin etkisi daha büyük olduğu için sorumlulukları da daha büyüktür.

Müzikal Gelenek de Bir Sorumluluktur

Alevi deyişleri yalnızca içerikleri bakımından değil, müzikal yapıları açısından da özel bir gelenektir. Her deyişin kendi yürüyüşü, usulü, ritmi, nefesi ve melodik örgüsü vardır. Bir deyişi doğru aktarmak yalnızca güçlü bir sese sahip olmakla mümkün değildir; usulü, ritmi, eserin kültürel bağlamını ve müzikal yapısını bilmek gerekir.

Yorum özgürlüğü elbette vardır ve sanatçı her eseri aynı biçimde söylemek zorunda değildir. Ancak yorum yapmak başka, eserin temel müzikal yapısını bilmemek başka şeydir. Alevi müziği konusunda onlarca yıl boyunca sahnede bulunan herkesin bu geleneğe karşı ayrıca bir özen göstermesi beklenir. Çünkü burada sanatçı yalnızca kendisini değil, yüzlerce yıllık bir kültürel mirası da taşır.

“Eline, Beline, Diline Sahip Ol” Sözünü Önce Kendimize Söylemeliyiz

Alevilikte en çok tekrarlanan sözlerden biri “Eline, beline, diline sahip ol” sözüdür. Bu sözün özellikle “diline sahip ol” kısmını yalnızca başkalarına öğüt olarak söylemek yetmez; önce kendimize söylemeliyiz. Çünkü dil yaralayabilir, bölebilir ve düşmanlaştırabilir; ama aynı dil barıştırabilir, birleştirebilir ve kardeşliği büyütebilir.

Bu nedenle bir sanatçının ağzından çıkan söz de eserleri kadar önemlidir. Sahnede insan sevgisini söyleyip sahne dışında ayrımcı çağrışımlara açık bir dil kullanmak, cemde kardeşlikten bahsedip siyasette halkları birbirine karşı konumlandırmak açık bir tutarsızlıktır. Alevilik bu tutarsızlığı sorgulamayı gerektirir.

Alevi Kurumları da Sorumluluk Almalıdır

Mesele yalnızca sanatçıların bireysel tutumuna bırakılamaz. Alevi kurumlarının da sorumluluğu vardır. Bu kurumlar yalnızca konser, panel veya festival düzenleyen organizasyon yapıları değil, aynı zamanda belirli değerleri temsil ettiklerini söyleyen toplumsal yapılardır. Bu nedenle ırkçı, ayrımcı ve halkları birbirine karşı kışkırtan söylemler karşısında tutum almaları gerekir.

Bu tutum hakaret veya tehdit biçiminde değil; eleştiri, mesafe koyma ve demokratik tercih hakkı üzerinden ortaya konabilir. Kurumlar kimi etkinliklerine çağıracağına karar verebilir, insanlar bir sanatçının konserine katılmamayı veya eserlerini dinlememeyi tercih edebilir. Bunların tamamı demokratik protesto yöntemleridir. Hiç kimse toplumun ortak kültürel alanında sınırsız bir hakka sahip değildir; toplum da kimi dinleyip dinlemeyeceğine ve kimi kendi kurumlarının sahnesinde görmek istediğine karar verme hakkına sahiptir.

Sorun Bir İsimden Daha Büyük

Bu tartışmayı yalnızca Sabahat Akkiraz üzerinden yürütmek de eksik olur. Çünkü mesele bir kişiden büyüktür. Esas tartışılması gereken, bir insanın Alevi deyişleri söylediği için otomatik olarak Aleviliğin temsilcisi kabul edilip edilemeyeceği, geçmişte önemli eserler seslendiren bir sanatçının bugün söylediği her sözün eleştiriden muaf olup olmadığı ve halkın ortak mirasını yıllarca seslendirmiş olmanın o miras üzerinde kişisel bir sahiplik hakkı yaratıp yaratmadığıdır.

Bütün bu soruların yanıtı açıktır: Hayır. Bir sanatçının Aleviliğin insan sevgisini anlatan deyişlerini seslendirirken ayrımcı ve ırkçı çağrışımlara açık siyasi tutumlarla yan yana durması da sorgulanmalıdır. İşte bütün mesele budur.

Yolun Ölçüsü Repertuvar Değil Ahlaktır

Alevilikte esas ölçü kaç deyiş bildiğin, kaç konser verdiğin, kaç albüm çıkardığın veya kaç yıldır sahnede olduğun değildir. Esas ölçü, söylediğin sözle yaşadığın hayat arasındaki mesafedir.

Pir Sultan’ı söylemek kolaydır; Pir Sultan’ın zulüm karşısındaki duruşunu anlamak zordur. Hatâyî’yi söylemek kolaydır; Hatâyî’nin sözündeki insanlık anlayışını taşımak zordur. “Yetmiş iki millete bir nazarla bak” demek kolaydır; gerçekten bütün insanlara eşit bakmak zordur. Yol tam da burada başlar.

Alevilik yalnızca güzel deyişler söylemek değildir. Alevilik, o deyişlerin karşısında mahcup olmayacak bir hayat yaşamaya çalışmaktır.

Sonuç: Deyiş Halkındır, Yol İnsanlığındır

Bugün yapılması gereken kişileri kutsamak veya kişisel düşmanlık üretmek değil, değerleri savunmaktır. Alevilik insan sevgisiyse ırkçılığın, eşitlikse halkları birbirinden üstün gören anlayışların, mazlumdan yana olmaksa insanları kimlikleri nedeniyle hedef haline getiren siyasi dilin karşısında durmak gerekir. Alevi deyişleri halkın ortak mirasıysa, hiç kimsenin onları kişisel mülkü gibi sunmasına da sessiz kalınmamalıdır.

Sabahat Akkiraz veya başka herhangi bir sanatçı açısından ölçü aynı olmalıdır. Kimsenin geçmişte yaptığı sanat bugünkü sözlerine dokunulmazlık sağlamaz; kimsenin Alevi kimliği söylediği her sözü Alevice yapmaz; kimsenin bir deyişi yıllarca söylemiş olması o deyişi onun malı haline getirmez. Hiç kimsenin halkın ortak mirası üzerinden kendisine ayrıcalıklı bir makam kurma hakkı yoktur.

Sanatçı geçicidir, halk kalıcıdır. Sanatçı yorumcudur, deyiş halkındır. Yol ise herhangi bir kişinin egosundan çok daha büyüktür.

Şah Hatâyî’nin uyarısını bir kez daha hatırlayalım:

“Usul erkân bilmez nadan elinden
Usul ağlar, erkân ağlar, yol ağlar.”

Usul bilinmezse usul ağlar, erkân unutulursa erkân ağlar, insan sevgisinin yerine ayrımcılık konulursa yol ağlar. Halkın ortak mirası kişisel mülk gibi görülürse deyiş ağlar.

Bu nedenle bugün söylenmesi gereken söz açıktır: Deyiş söylemek insanı yolun sahibi yapmaz; deyişi söyleyen, o sözün ancak taşıyıcısıdır. Asıl mesele, taşıdığın sözün ahlakına layık olabilmektir. Aleviliğin insan sevgisini taşıyan deyişlerle ırkçı, ayrımcı ve kafatasçı bir zihniyet hiçbir zaman yan yana gelemez. Deyişler kimsenin değildir; deyişler halkındır, yol insanındır ve insan her şeyden önce insandır.