Fon Krizinden Siyasi Krize: Soygun düzeni – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

Türkiye’de patlak veren fon krizi, birkaç fon yöneticisinin hatalı kararlarından, birkaç şirketin usulsüzlüğünden ya da birkaç kişinin kişisel hırsından ibaret bir finans skandalı değildir. Ortaya çıkan tablo, iktidar-sermaye ilişkilerinin, finansallaşma politikalarının, siyasal erişimin ekonomik değere dönüşmesinin ve denetim mekanizmalarının nasıl işlediğinin topluca sorgulanmasını gerektiren daha büyük bir ekonomik ve siyasal yapıya işaret etmektedir.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihinde yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar vermesi, krizin yalnızca görünür hale geldiği andır. SPK’nın resmi açıklamasına göre söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Uluslararası haber ajanslarının aktardığı verilere göre bu fonların toplam büyüklüğü yaklaşık 18 milyar dolara ulaşıyordu.

Bu rakam olayın çapını göstermeye yeterlidir, ancak aynı zamanda dikkatli bir ayrımı da zorunlu kılar: 18 milyar doların tamamı “çalınmış para” değildir. Bu, tasfiye kapsamındaki fonların büyüklüğüdür. Gerçek servet transferinin ve olası manipülasyonlardan kimlerin ne ölçüde yararlandığının büyüklüğü ancak para hareketleri, alım-satım tarihleri, fon portföyleri ve ilişkili şirketlerin işlemleri ayrıntılı biçimde ortaya çıkarıldığında anlaşılabilir.

Tam da bu nedenle bugün kamuoyunun gördüğü 131 fon, yüz binlerce yatırımcı ve yaklaşık 18 milyar dolarlık büyüklük, olayın tamamı değil, buzdağının görünen yüzüdür. Asıl mesele, böylesine büyük bir finansal yapının hangi koşullarda yıllarca büyüyebildiği, olağan dışı fiyat hareketlerinin neden zamanında durdurulmadığı, denetleyici kurumların neyi ne zaman bildiği, fonların neden likiditesi düşük hisselerde yoğunlaştığı ve siyasi bağlantıların bu sermaye birikiminde nasıl bir rol oynadığıdır.

Fon krizi bir gecede ortaya çıkmadı. Bu fonlar bir gecede milyarlarca dolara ulaşmadı. Hisseler bir sabah aniden değerlenmedi. Fonların belli şirketlerde yoğunlaşması, fiyatların olağan dışı biçimde yükselmesi ve risklerin birikmesi aylar, hatta yıllar boyunca gerçekleşti.

Dolayısıyla kriz patladıktan sonra fonları tasfiye etmek, yeni düzenlemeler yapmak, likidite imkanları sağlamak ya da yöneticiler hakkında soruşturma başlatmak geçmişteki denetim sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine asıl soruyu daha da yakıcı hale getirir: Devlet ne zaman biliyordu ve neden ancak sistem çökmeye başladığında harekete geçti?

Krizin büyüklüğü biraz da burada yatmaktadır. Çünkü devletin müdahale kapasitesinin olmadığı söylenemez. Kriz görünür hale gelir gelmez çeşitli kurumlar harekete geçti, fonlar kapatıldı, tasfiye süreleri yeniden düzenlendi, piyasalardaki likidite sıkışmasını azaltmak için önlemler alındı. Demek ki devletin araçları vardı. Sorun araçsızlık değildi. Sorun, bu araçların hangi aşamada ve hangi çıkarları koruyacak biçimde devreye sokulduğudur.

Bu tablo, Türkiye’de sermaye piyasalarının son yıllarda nasıl genişlediğiyle birlikte ele alınmalıdır. Ücretleriyle gelecek güvencesi sağlayamayan, konut alamayan, emekliliğini güvence altına alamayan ve enflasyon karşısında birikimini korumakta zorlanan milyonlarca insan borsaya, yatırım fonlarına, halka arzlara ve bireysel emeklilik sistemine yönlendirildi. Sermaye piyasalarının “derinleşmesi” yalnızca şirketlerin finansman imkanlarının genişlemesi anlamına gelmedi; hane halkının tasarrufları da doğrudan sermaye dolaşımının içine çekildi.

Bu model yükselen piyasalarda başarılı görünür. Fonlar yüksek getiri açıklar, halka arzlar yoğun ilgi görür, hisse fiyatları yükselir ve küçük yatırımcı sistemin kazananlarından biri olabileceğine inanır. Fakat fiyatlar düştüğünde, likidite daraldığında ve yatırımcılar aynı anda paralarını çekmek istediğinde sistemin gerçek kırılganlığı açığa çıkar.

Bugünkü fon krizi, finansallaşmanın bu temel çelişkisini görünür hale getirmiştir: Kâr özelleşirken risk geniş kitlelere yayılmaktadır.

Finansal piyasalarda para yok olmaz, el değiştirir. Birileri yüksek fiyattan satabiliyorsa başkaları o fiyattan almak zorundadır. Bir hisse gerçek ekonomik karşılığının çok ötesinde şişirilmişse, bu yükseliş sırasında kazanç sağlayanlarla çöküş sırasında zararı üstlenenler aynı kişiler değildir.

Bu nedenle gerçek soru yalnızca “fonlar ne kadar zarar etti?” değildir. Asıl soru, bu fiyat hareketlerinden kimlerin yararlandığı, kimlerin krizden önce pozisyonlarını kapattığı, kimlerin fonlara hangi fiyatlardan alım yaptırdığı ve küçük yatırımcıların hangi aşamada bu riskin içinde bırakıldığıdır.

Fon krizinin siyasal boyutu, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi hakkında ortaya atılan hisse işlemi iddialarıyla daha da belirginleşti. Uluslararası haber ajanslarının aktardığı iddialara göre Kaya ve eşinin Özata Denizcilik hisselerinden son derece yüksek kazanç elde ettikleri öne sürüldü. Kaya daha sonra parti görevinden istifa etti ve istifasını hakkındaki iddiaların açıklığa kavuşmasına imkan sağlamak ve siyasi sorumluluk göstermek amacıyla yaptığını belirtti.

Ancak istifanın siyasi işlevi ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü böylesine geniş bir fon krizinin bir kişi etrafında kişiselleştirilmesi, yapısal soruları geri plana itebilir. Bir parti yöneticisi istifa eder, iktidar “gereğini yaptık” diyebilir ve kamuoyundaki öfke tek bir isim üzerinde yoğunlaştırılabilir.

Oysa bir istifa, 131 fonun nasıl bu noktaya geldiğini, yüz binlerce yatırımcının neden bu yapıya çekildiğini, fonların neden düşük likiditeli hisselerde yoğunlaştığını, düzenleyici kurumların neden geç müdahale ettiğini ve siyasi erişimle ekonomik ayrıcalık arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu açıklamaz.

Bu nedenle Kaya’nın istifası dosyanın kapanması değil, daha geniş bir soruşturmanın başlangıcı olarak görülmelidir. Eğer bu istifa iktidar tarafından krizi tek bir isimle sınırlandırmanın, yapısal sorumluluğu kişiselleştirmenin ve daha geniş ilişkiler ağının üzerini örtmenin aracı olarak kullanılırsa, ortada gerçek bir hesaplaşmadan değil, siyasi hasar kontrolünden söz etmek gerekir.

Bu, mevcut verilerden otomatik olarak çıkarılabilecek bir hüküm değil, soruşturmanın kapsamı ve sınırları üzerinden sınanması gereken bir siyasi değerlendirmedir.

Asıl mesele tam da buradadır. Soruşturma nereye kadar gidecektir? Yalnızca fon yöneticileri ve şirket yöneticileri mi incelenecektir? Yoksa siyasi nüfuz sahibi kişilerin işlemleri de aynı açıklıkla araştırılacak mıdır?

SPK’nın ve diğer düzenleyici kurumların hangi tarihlerde hangi bilgilere sahip olduğu kamuoyuna açıklanacak mıdır? Fonların olağan dışı biçimde büyüdüğü dönemlerde hangi risk uyarıları verilmiştir? Hangi şirketlerin hisseleri hangi fonlar tarafından taşınmıştır? Kimler krizden önce satış yapmıştır? Kimler yüksek fiyatlardan fonlara veya küçük yatırımcılara mal satmıştır? Para hareketi nereye uzanmaktadır?

Bu sorular cevaplanmadan olayın gerçek boyutunu bilmek mümkün değildir. Soruşturmanın genişliği ve dosyada çok sayıda fon, şirket ve kişinin yer alması, meselenin tek bir şirket ya da tek bir siyasetçiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Görünen tablo büyükse, görünmeyen ilişkiler ağının ne kadar büyük olduğu da ancak ayrıntılı incelemeyle ortaya çıkacaktır.

Tam burada “soygun ve talan düzeni” kavramının ekonomik içeriği önem kazanır.

Soygun yalnızca kamu kasasından yasa dışı biçimde para almak değildir. Servetin geniş toplumsal kesimlerden dar bir çevreye sistematik biçimde aktarılması da bu tartışmanın parçasıdır. Bu aktarım vergi sistemiyle, enflasyonla, ücretlerin baskılanmasıyla, kamu varlıklarının devriyle, ihalelerle, kredi politikalarıyla, imar kararlarıyla ya da finans piyasalarındaki bilgi ve erişim eşitsizliğiyle gerçekleşebilir.

Türkiye’de son yıllarda siyasal erişimin başlı başına ekonomik değere dönüştüğü yönündeki tartışmaların kaynağı budur. Bir şirketin büyümesi yalnızca üretkenliğiyle, teknolojisiyle ya da rekabet gücüyle belirlenmez. Kamu ihalelerine ulaşmak, kredi imkanlarından yararlanmak, belirli teşvikleri almak, düzenleyici kararları önceden öngörebilmek veya siyasal karar merkezleriyle yakın ilişkiler kurabilmek de sermaye birikiminin önemli unsurları haline gelebilir.

Böyle bir ortamda piyasa ile siyaset arasındaki sınır giderek bulanıklaşır.

Bu nedenle fon krizini “piyasa hatası” diye açıklamak yetersizdir. Burada devlet ile piyasa karşı karşıya değildir. Tam tersine devletin düzenlemeleriyle, kredi politikalarıyla, denetim kurumlarıyla ve siyasal kararlarıyla şekillenen bir piyasa yapısı söz konusudur. Devlet ekonomik alanın dışında duran tarafsız bir hakem değildir; sermaye birikiminin şartlarını doğrudan belirleyen temel aktörlerden biridir.

Denetim kurumları da sınıflar üstü kurumlar değildir. SPK’nın görevi yalnızca küçük yatırımcıyı korumak değil, sermaye piyasalarının sürekliliğini ve istikrarını da sağlamaktır. Bu iki amaç her zaman aynı yönde işlemeyebilir. Bazen finansal sistemin çökmesini önlemek ile yatırımcıların zararını sınırlamak arasında farklı öncelikler ortaya çıkabilir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken yalnızca “SPK neden denetlemedi?” değildir. Daha doğru soru, denetimin hangi aşamada devreye girdiği ve kimin çıkarlarının korunmasına öncelik verildiğidir.

Eğer müdahale küçük yatırımcının zararı başladığında değil, krizin Borsa İstanbul’un tamamını, finans sistemini ve iktidarın ekonomik istikrar söylemini tehdit ettiği noktada geldiyse, burada basit bir denetimsizlikten daha fazla şey vardır. Burada denetimin seçici kullanımı, sistemik risk ile bireysel zarar arasındaki öncelik sırası ve devletin sınıfsal işlevi tartışılmalıdır.

Fon krizinin emekli yoksulluğu ve ücretlilerin giderek ağırlaşan yaşam koşullarıyla bağlantısı da tam bu noktada ortaya çıkar. Bir tarafta finansal varlıklardan kısa sürede büyük servetler kazanabilen kesimler bulunurken, diğer tarafta milyonlarca emekli temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaktadır.

Aynı ekonomik düzende birileri için kriz servet büyütme fırsatına dönüşürken, başkaları için hayatını sürdürememe noktasına kadar ilerleyen bir yoksullaşma yaratmaktadır.

Bu nedenle fon krizi ile Ali Şekeroğlu’nun Anayasa Mahkemesi önünde yaşamına son vermesi birbirinden tamamen bağımsız iki olay olarak görülemez. Birisi finans piyasasının tepesinde yaşanan servet hareketlerini, diğeri ekonomik düzenin alt katmanlarında biriken yoksulluğu ve çaresizliği göstermektedir. Bunlar aynı sistemin iki ayrı sonucu olarak okunabilir.

Kapitalist kriz dönemlerinde kullanılan dil bile bu sınıfsal ayrımı ortaya koymaktadır. Emekli aylıkları tartışıldığında bütçe dengesi denir. Ücret artışları tartışıldığında enflasyon tehlikesi denir. Sosyal harcamalar gündeme geldiğinde mali disiplin denir.

Buna karşılık büyük şirketler, bankalar ya da finansal fonlar sorun yaşadığında “sistemik risk” kavramı devreye girer. O zaman kamu otoritesinin müdahalesi, likidite sağlanması, borçların yapılandırılması veya kuralların esnetilmesi meşru görülür.

“Kâr özel, zarar toplumsal” sözünün ekonomik anlamı tam olarak budur. Sermayenin kazancı özel mülkiyet olarak kalırken, krizin toplumsal sonuçları devlet tarafından yönetilir. Fon krizinde görülen mekanizma da bunun güncel biçimlerinden biridir.

Bu nedenle bugünkü tartışmanın merkezinde birkaç kişinin ahlakı değil, Türkiye’de servetin nasıl üretildiği, kimlere aktarıldığı ve devletin bu aktarım süreçlerindeki rolü bulunmalıdır.

Eğer sorun yalnızca birkaç “kötü aktör” ise onlar cezalandırılır, sistem temizlenir ve hayat devam eder. Fakat eğer sorun siyasi erişimin ekonomik avantaja dönüşebildiği, denetimin kriz ortaya çıkana kadar etkisiz kaldığı ve finansal risklerin geniş toplum kesimlerine yayıldığı birikim modelinin kendisiyse, birkaç istifa veya birkaç tutuklama bu sorunu çözemez.

Böylesi adımlar, daha geniş yapının sorgulanmasını engellemek için kullanıldığında dosyanın üzerini örtme işlevi de görebilir. Büyük siyasi ve finansal skandallarda sistem tartışmasının kişi tartışmasına dönüştürülmesi yeni bir yöntem değildir. Bir yönetici istifa eder, bir bürokrat görevden alınır, birkaç kişi tutuklanır ve ardından “devlet görevini yaptı” denir.

Oysa temel soru yerinde durmaktadır: Eğer devlet görevini yapıyorduysa böylesine büyük bir yapı nasıl oluştu?

131 fon tasfiye edilebilir. Fonların varlıkları satılabilir. Bazı yatırımcıların zararları sınırlanabilir. Bir parti yöneticisi istifa edebilir. Bazı kişiler yargılanabilir.

Fakat bunların hiçbiri krizin ortaya çıkardığı yapısal sorunu ortadan kaldırmaz.

Sorun yalnızca kimin ne kadar kazandığı, kimin hangi hisseden ne kadar para çıkardığı ya da hangi fon yöneticisinin hangi usulsüzlüğe karıştığı değildir. Asıl sorun, milyonların emeğiyle ve yoksullaşmasıyla yaratılan kaynakların dar bir sermaye ve siyasi ayrıcalık çevresine aktarılmasını mümkün kılan ekonomik ve siyasal yapıdır.

Bir tarafta ücretlinin, emeklinin ve küçük yatırımcının ekmeği küçülürken, diğer tarafta siyasi bağlantılar, finansal ayrıcalıklar ve bilgiye erişim imkanları üzerinden servetlerin büyümesi, tartışmanın merkezine yalnızca tek tek kişileri değil, bu servet transferini mümkün kılan sistemi koymayı gerektirir.

Bugün kamuoyunun önünde duran 131 fon, yaklaşık 18 milyar dolarlık büyüklük ve yüz binlerce yatırımcı bu nedenle buzdağının yalnızca görünen yüzüdür. Su altında kalan kısım, para ile siyasi güç arasındaki bağlantılarda, fonların ve şirketlerin işlem ağlarında, düzenleyici kurumların kararlarında ve bu mekanizmalardan kimlerin ne ölçüde yararlandığında saklıdır.

Mesele yalnızca birkaç kişinin kişisel hırsı ya da açgözlülüğü değildir. Esas mesele, zenginliği yukarıya, krizin ve yoksullaşmanın bedelini ise geniş toplum kesimlerine dağıtan mekanizmanın kendisidir.

Bu mekanizma değişmeden, siyasi erişimin ekonomik ayrıcalığa dönüştüğü ilişkiler sorgulanmadan, denetim kurumlarının kimin çıkarını ne zaman koruduğu açıklığa kavuşturulmadan ve servet transferini mümkün kılan yapılar ortadan kaldırılmadan benzer krizlerin başka isimler ve başka fonlar üzerinden yeniden ortaya çıkmasının önüne geçilemez.

Fon krizi bu nedenle artık yalnızca bir finans skandalı değildir. Türkiye’de iktidar-sermaye ilişkilerinin, servet transferinin ve devletin ekonomik düzen içindeki rolünün bütün açıklığıyla tartışıldığı daha geniş bir siyasi ekonomi krizidir.

Görünen para büyüktür. Ancak asıl mesele, o paranın arkasında duran düzen ve ilişkilerdir.