Yemen: Emperyalist müdahaleler, iç savaş ve parçalanmış bir ülke – Editör

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Devrimlerden işgallere, birleşmeden iç savaşa: Yemen halkı on yıllardır bölgesel ve emperyalist hesapların bedelini ödüyor

Yemen’de bugün yaşanan savaş yalnızca Husiler ile Suudi Arabistan destekli güçler arasındaki bir çatışma değildir. Ülkenin bugünkü parçalanmışlığının gerisinde İngiliz sömürgeciliğinden Kuzey-Güney bölünmesine, başarısız birleşmeden 1994 iç savaşına, Ali Abdullah Salih rejiminden 2011 halk ayaklanmasının düzen içi bir geçişle tasfiye edilmesine ve 2015’te başlayan Suudi öncülüğündeki dış müdahaleye uzanan uzun bir tarih bulunuyor. 2026’da Yemen bir kez daha büyük bir savaşın eşiğinde değil, doğrudan savaşın içindedir.

Yemen’in önemi yalnızca kendi sınırlarından kaynaklanmıyor. Ülke, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Babülmendep Boğazı’nın kıyısında bulunuyor. Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin önemli bir bölümü bu güzergâhtan geçiyor. Dolayısıyla Yemen’de kimin iktidar olduğu yalnızca Sana veya Aden’i değil; petrol yollarını, küresel ticareti ve bölgesel güç dengelerini de ilgilendiriyor.

Bu stratejik konum, Yemen’i yüzyıllardır büyük güçlerin müdahale alanlarından biri hâline getirdi.

Bir ülke, iki farklı tarih

Modern Yemen’in bölünmesinin temelleri 19. yüzyılda atıldı. İngiltere, 1839’da Aden’i işgal ederek bölgeyi Hindistan yolundaki önemli sömürge üslerinden birine dönüştürdü. Kuzey Yemen ise Osmanlı egemenliği ile Zeydî imamlığı arasındaki mücadelelere sahne oldu.

1962’de Kuzey’de monarşi karşıtı subaylar cumhuriyeti ilan etti. Ardından başlayan iç savaş kısa sürede bölgesel bir hesaplaşmaya dönüştü: Nasır yönetimindeki Mısır cumhuriyetçileri, Suudi Arabistan ise monarşi yanlılarını destekledi.

Güney’de ise İngiliz sömürgeciliğine karşı silahlı mücadele yükseldi. İngiltere 1967’de Aden’den çekilmek zorunda kaldı. Güney Yemen daha sonra Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti adını aldı ve Arap coğrafyasındaki tek Marksist yönetim hâline geldi.

Toprak reformları, kamulaştırmalar, eğitim ve kadınların toplumsal yaşama katılımını artıran politikalar hayata geçirildi. Ancak Güney Yemen de iç iktidar mücadelelerinden kurtulamadı. Özellikle 1986’daki kanlı parti içi hesaplaşma yönetimi ağır biçimde zayıflattı.

Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecine girmesiyle Güney’in ekonomik ve siyasal dayanakları daha da aşındı.

Birleşme eşitlik getirmedi

1990’da Kuzey ve Güney Yemen birleşti. Ancak kâğıt üzerindeki birlik, iki farklı devlet ve toplum yapısının gerçek anlamda bütünleşmesini sağlayamadı.

Ordular bile tam olarak birleştirilemedi. Güneyli sosyalist kadrolara yönelik suikastlar, iktidar paylaşımı tartışmaları ve kuzey merkezli yönetimin güçlenmesi kısa sürede çatışmayı yeniden büyüttü. 1994’te savaş başladı.

Ali Abdullah Salih yönetimindeki kuzey güçleri, İslamcı yapılar ve çeşitli kabile güçleri Güney’in ayrılık girişimini bastırdı. Savaş sonrasında binlerce Güneyli asker ve kamu çalışanının tasfiye edilmesi, toprakların ve ekonomik kaynakların kuzeyli elitlerin elinde yoğunlaşması Güney’de yeni bir tarihsel kırılma yarattı. Bugünkü Güney ayrılıkçılığının önemli köklerinden biri burada yatıyor.

Salih rejimi bu çelişkileri çözmedi; onları yönetilebilir çatışmalar hâline getirdi. Devlet, geniş halk kesimlerinin ihtiyaçlarına dayanan kurumlardan çok askerî bürokrasi, kabile liderleri, sermaye çevreleri ve patronaj ilişkileri üzerinden ayakta tutuldu.

Husiler gökten inmedi

Bugün savaşın merkezindeki Husi hareketini yalnızca “İran’ın Yemen’deki uzantısı” olarak açıklamak, tarihsel gerçekliği eksik bırakır.

Ensarullah ya da yaygın adıyla Husiler, kuzeydeki Zeydî toplum içinde gelişen yerli bir harekettir. Salih yönetiminin baskıları, kuzey bölgelerinin siyasal ve ekonomik olarak dışlanması ve Suudi destekli Selefi akımların Zeydî bölgelerde güçlenmesi, hareketin toplumsal zeminini genişletti.

2004 ile 2010 arasında merkezi yönetim ile Husiler arasında altı ayrı Saada savaşı yaşandı. Bu savaşlar Husileri ortadan kaldırmak yerine onları giderek daha deneyimli ve örgütlü bir askerî güce dönüştürdü.

İran’ın Husi hareketi üzerindeki etkisi ilerleyen yıllarda ciddi biçimde arttı. Silah, füze ve İHA teknolojisi ile askerî destek, Husilerin kapasitesini büyüttü. Ancak hareketin köklerini yalnızca İran’a bağlamak, Yemen’in kendi tarihsel çelişkilerini yok saymak anlamına gelir.

2011: Devrim yarım bırakıldı

2011’de Yemen halkı da bölgedeki isyan dalgasının parçası olarak sokaklara çıktı. Yüz binlerce genç, kadın, emekçi ve yoksul; yolsuzluğa, işsizliğe, otoriter yönetime ve Salih’in 33 yıllık iktidarına karşı mücadele etti.

Fakat halk ayaklanmasının rejimi kökten değiştirmesine izin verilmedi.

Körfez monarşilerinin gözetimindeki anlaşmayla Salih iktidardan çekilirken kendisine dokunulmazlık sağlandı ve yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi iktidara getirildi. Devlet bürokrasisi, ordu, ekonomik ilişkiler ve eski egemen sınıfların önemli bir bölümü ise yerinde kaldı.

Başka bir ifadeyle Salih gitti, Salih düzeninin önemli bir bölümü kaldı.

2011 hareketinin devrimci dinamizmi, bölgesel güçlerin ve Yemenli egemen sınıfların denetimindeki bir “geçiş süreci” içine sıkıştırıldı. 2011 sonrası süreç, çözülmemiş Güney sorununu ve Husi-merkezi hükümet çatışmasını da devraldı.

Bu başarısız geçiş, Husilerin önünü açtı.

Sana’nın düşüşü ve dış müdahale

Husiler 2014’te Sana’ya doğru ilerledi ve Eylül ayında başkenti ele geçirdi. İşin ironik tarafı, yıllarca kendileriyle savaşan eski Cumhurbaşkanı Salih’e bağlı askerî güçlerin bu kez Husilerle ittifak kurmuş olmasıydı.

Hadi yönetimi çöktü. Husi-Salih güçlerinin güneye ilerlemesi üzerine Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e doğrudan askerî müdahale başlattı.

Riyad yönetimi müdahaleyi İran etkisini durdurmak ve Hadi hükümetini yeniden iktidara getirmek gerekçesiyle savundu. Ancak savaş kısa sürede Yemen tarihinin en büyük yıkımlarından birine dönüştü.

Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun yoğun hava saldırıları, abluka ve ekonomik kuşatması; Husi güçlerinin saldırıları, füze atışları ve baskıcı uygulamalarıyla birleşti. ABD uzun süre Suudi koalisyonuna istihbarat, lojistik ve silah desteği sağladı.

Yemen halkının yaşamı, bölgesel egemenlik mücadelesinin malzemesine dönüştürüldü.

Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen hesabı

Husilere karşı kurulan blok bile ortak bir Yemen projesine sahip değildi.

Suudi Arabistan merkezi yönetime yakın güçleri desteklerken Birleşik Arap Emirlikleri özellikle Güney’de kendi askerî ve siyasi ağlarını oluşturdu. BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, eski Güney Yemen’in yeniden bağımsızlığını savunmaya başladı.

Böylece savaş yalnızca Husiler ile hükümet arasındaki mücadele olmaktan çıktı. Aynı cephede görünen bölgesel güçler, Yemen’in limanları, enerji güzergâhları, kıyıları ve gelecekteki siyasal yapılanması üzerinde kendi nüfuz alanlarını oluşturmaya yöneldi.

Bu tablo, Yemen’i bir “vekâlet savaşı” olarak tanımlamanın neden hem doğru hem de yetersiz olduğunu gösteriyor. Doğru, çünkü İran, Suudi Arabistan, BAE ve dönem dönem ABD gibi güçler savaşın gelişimini doğrudan etkiliyor. Yetersiz, çünkü Yemenli aktörlerin her birinin kendi tarihsel, toplumsal ve sınıfsal dayanakları da bulunuyor.

Ateşkes barış değildi

2022’de BM arabuluculuğuyla başlayan ateşkes, büyük ölçekli çatışmaları önemli ölçüde azalttı. Cepheler büyük ölçüde dondu ancak ülkenin temel sorunlarından hiçbiri çözülmedi.

Husiler Sana ve kuzeybatının büyük bölümünde kendi iktidar yapılarını kurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet güçleri güney ve doğuda varlığını sürdürdü. Güney ayrılıkçılığı ortadan kalkmadı. El Kaide gibi cihatçı yapılar da savaşın yarattığı devlet boşluklarından yararlanmaya devam etti.

2023 sonrasında Gazze savaşı ise Yemen’i yeniden bölgesel çatışmanın merkezine çekti. Husiler, İsrail’e ve Kızıldeniz’deki gemilere yönelik eylemleri Filistin’le dayanışmayı acıkacak ilan etti. Ardından ABD, İngiltere ve İsrail Yemen topraklarına saldırılar düzenledi.

2026: Savaş yeniden büyüyor

2022’den sonra oluşan kırılgan denge bugün hızla çözülüyor.

Eylül 2026’da Husiler batı kıyısında büyük bir askerî ilerleme gerçekleştirerek Moha’yı ele geçirdi ve stratejik Perim/Mayun Adası’na ulaştı. Böylece Babülmendep üzerindeki askerî baskılarını önemli ölçüde artırdı. Suudi Arabistan ile Husi güçleri arasındaki füze, İHA ve hava saldırıları yeniden yoğunlaştı. Reuters, bu gelişmelerin 2022’den beri süren görece sakinliği tam ölçekli savaş yönünde tehdit ettiğini bildiriyor.

Yemen bir kez daha yalnızca kendi halkının yaşam alanı olarak değil, dünya ticaretinin boğazını tutan stratejik bir askerî mevzi olarak ele alınıyor.

Yoksul bir ülkenin limanları küresel ticaret için değerli; fakat o limanların çevresinde yaşayan milyonlarca insan, dünya düzeni açısından aynı değeri taşımıyor.

Açlığın sınıfsal yüzü

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2026’da 23,1 milyon insan insani yardıma ihtiyaç duyuyor ve ülkenin sağlık kuruluşlarının yalnızca yaklaşık yüzde 60’ı tam kapasite çalışabiliyor.

Dünya Gıda Programı ise Yemen’i 2026’nın dünyadaki en ağır açlık merkezlerinden biri olarak değerlendiriyor. Hükümet kontrolündeki bölgelerde bile milyonlarca kişi akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya; ülke genelindeki tahminler çok daha ağır bir tablo ortaya koyuyor.

Savaşın gerçek bilançosu yalnızca cephede öldürülenlerde değil; maaş alamayan işçide, aç kalan çocukta, ilaç bulamayan hastada, toprağını terk eden köylüde ve geleceği elinden alınan milyonlarda görülüyor.

Yemen halkının sorunu yalnızca savaşı kimin kazanacağı değildir

Yemen’in yakın tarihi aynı gerçeği tekrar tekrar gösteriyor:

1962’de monarşi devrildi ama demokratik ve eşitlikçi bir düzen kurulamadı.

1967’de İngiliz sömürgeciliği Güney’den kovuldu ancak devrim kendi iç çatışmalarını aşamadı.

1990’da ülke birleşti ama birlik eşitlik temelinde kurulmadı.

1994’te Güney askerî olarak yenildi fakat Güney sorunu ortadan kalkmadı.

2011’de halk diktatörlüğe karşı ayağa kalktı ancak devrim, bölgesel monarşiler ve eski rejimin güçleri tarafından kontrollü bir iktidar değişimine hapsedildi.

2015’te başlayan dış müdahale ise ülkeyi parçalanmaktan kurtarmadı; parçalanmayı daha da derinleştirdi.

Bugün Husilerin askerî olarak güçlenmesi de tek başına Yemen halkının kurtuluşu anlamına gelmiyor. Çünkü mesele, Sana’da hangi silahlı gücün bayrağının dalgalandığından daha büyüktür.

Asıl mesele, Yemen halkının kendi kaderini Suudi monarşisinin, BAE sermayesinin, İran’ın bölgesel hesaplarının, ABD savaş aygıtının veya yerli askerî ve kabilesel elitlerin vesayeti olmadan belirleyebilmesidir.

Yemen’e gerçek barışı getirecek olan, yeni bir dış müdahale ya da bir silahlı kliğin diğerini ezmesi değildir.

Kalıcı çözüm; dış müdahalelerin sona ermesi, ülkenin kaynaklarının halkın ihtiyaçları için kullanılması, Güney sorununa demokratik bir çözüm bulunması, emekçilerin siyasal yaşama katılabileceği bir düzen kurulması ve bütün silahlı iktidar odaklarının halka karşı hesap vermesidir.

Yemen halkı on yıllardır başkalarının savaşlarında ölüyor.

Gerçek barış yalnızca silahların susması değil; Yemen’in emperyalist ve bölgesel güçlerin savaş alanı olmaktan çıkması ve ülkenin geleceğinin yeniden Yemen halkının eline geçmesidir.