Eğitim Başlarken: Eğitimde kriz değil, sınıfsal tercih var – Editör

featured
Paylaş

Yeni eğitim yılı başladı. Milyonlarca çocuk ve genç yeniden okul sıralarına döndü. Fakat onları bekleyen yalnızca ders kitapları, öğretmenler ve sınavlar değil. Kalabalık sınıflar, öğretmen açığı, yetersiz okul bütçeleri, giderek ağırlaşan eğitim masrafları, çocuk işçiliği, piyasalaştırma, dinselleştirme ve milliyetçi ideolojik kuşatma da yeni eğitim yılının değişmeyen gerçekleri arasında.

Her yıl aynı tablo farklı başlıklar altında tartışılıyor. “Eğitimde sorunlar”, “eğitimin niteliği”, “başarı düzeyinin düşmesi”, “öğretmen açığı”, “müfredat tartışmaları”…

Oysa ortada yalnızca yanlış politikaların yarattığı bir eğitim krizi yoktur.

Ortada bir sınıf politikası vardır.

Çünkü kapitalist düzende eğitim, egemen sınıfın ihtiyaçlarından bağımsız değildir. Sermaye hangi nitelikte işgücüne ihtiyaç duyuyorsa eğitim sistemi buna göre biçimlendirilir; siyasal iktidar nasıl bir toplum yaratmak istiyorsa okul da bu ideolojik şekillendirmenin araçlarından biri haline getirilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

Saray rejimi bir taraftan eğitimi sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlerken diğer taraftan dinci-gerici ve şoven ideolojisini genç kuşaklara taşımaya çalışmaktadır.

Bu nedenle eğitim alanındaki mücadele yalnızca “daha iyi okullar” talebinden ibaret değildir. Eğitim mücadelesi aynı zamanda sermaye düzenine ve onun siyasal iktidarına karşı verilen sınıf mücadelesinin bir parçasıdır.

Kamusal eğitim tasfiye edilirken eğitim piyasası büyüyor

Kapitalizm açısından eğitim uzun zamandır yalnızca kamusal bir hizmet alanı değildir. Aynı zamanda muazzam bir pazardır.

Özel okullar, kurslar, özel dersler, yayınevleri, servis şirketleri, yemek firmaları, teknoloji şirketleri ve eğitim zincirleri üzerinden milyarlarca liralık bir piyasa yaratılmıştır.

Kamusal eğitim bilinçli biçimde zayıflatıldıkça bu piyasa genişlemektedir.

Devlet okulunda yeterli öğretmen yoksa çözüm özel ders olarak sunuluyor.

Okulun imkânları yetersizse özel okul devreye giriyor.

Çocuk sınav yarışında geri kalıyorsa kursa gönderiliyor.

Devletin sağlaması gereken eğitim olanaklarının hemen her biri ailelerin satın almak zorunda bırakıldığı birer metaya dönüştürülüyor.

Bunun adı “tercih özgürlüğü” değildir.

Bunun adı eğitimin metalaştırılmasıdır.

Eğitim hakkı, ailenin cebindeki paraya göre belirlenen bir ayrıcalığa dönüştürülmektedir.

Bir tarafta çocuklarına özel okul, yabancı dil eğitimi, özel ders, kültür-sanat etkinlikleri ve teknolojik olanaklar sağlayabilen sermaye sahibi ve yüksek gelirli kesimler vardır.

Diğer tarafta ise servis ücretini, kırtasiye masrafını, okul formasını ve çocuğunun günlük beslenmesini nasıl karşılayacağını düşünen milyonlarca işçi ve emekçi ailesi bulunmaktadır.

Sonra bütün bu çocuklar aynı sınav salonuna sokulmakta ve “herkes için eşit fırsat” masalı anlatılmaktadır.

Kapitalist düzen önce eşitsizliği üretir, ardından bu eşitsizliğin sonuçlarını bireysel başarısızlık olarak gösterir.

Yoksulun çocuğuna “yeterince çalışmadın” denir.

Zenginin çocuğunun sahip olduğu sınıfsal ayrıcalıklar ise “başarı” olarak sunulur.

Böylece sınıfsal eşitsizlik görünmez hale getirilirken kapitalist düzen aklanır.

Sermaye çocuklara öğrenci değil, geleceğin işgücü olarak bakıyor

Burjuvazi açısından eğitimin işlevi yalnızca eğitim sektöründen kâr elde etmek değildir.

Kapitalist üretimin sürekliliği için işgücünün yeniden üretilmesi gerekir.

Yani kapitalizm yalnızca fabrikalara, makinelere ve sermayeye değil; o makinelerin başında çalışacak, üretim disiplinine uyacak, düşük ücretleri kabullenecek ve sermayenin ihtiyaç duyduğu becerilerle donatılacak yeni işçi kuşaklarına da ihtiyaç duyar.

Mesleki eğitim politikaları tam da bu noktada önem kazanmaktadır.

MESEM bunun en açık örneklerinden biridir.

“Meslek öğrenme”, “iş hayatını tanıma”, “istihdama hazırlanma” gibi parlak ifadelerin ardında çocukların ve gençlerin giderek daha erken yaşlarda üretim süreçlerine sokulması vardır.

Okul ile fabrika arasındaki sınır bilinçli biçimde silikleştirilmektedir.

Çocuk henüz eğitim çağındayken atölyeye, fabrikaya, sanayi sitesine gönderilmektedir.

Sermaye açısından bunun büyük bir avantajı vardır.

Ucuz işgücü.

Kolay denetlenebilir işgücü.

Haklarını yeterince bilmeyen işgücü.

Örgütsüz işgücü.

Sermayenin istediği “mesleki eğitim” tam da budur.

Patron sınıfının ihtiyacı, dünyayı sorgulayan, toplumsal ilişkileri kavrayan, bilimsel ve çok yönlü gelişen gençler değildir. Sermayenin ihtiyacı, üretim sürecine mümkün olduğunca hızlı dahil edilebilecek emek gücüdür.

Dolayısıyla mesele yalnızca birtakım mesleki becerilerin öğretilmesi değildir.

Mesele, işçi sınıfının yeni kuşaklarının daha çocuk yaşta sermayenin üretim disiplinine sokulmasıdır.

Çocukların geleceğini piyasanın ihtiyaçlarına teslim eden bu anlayışın sınıfsal niteliği gizlenemez.

Eğitim aynı zamanda ideolojik bir aygıttır

Egemen sınıflar yalnızca üretim araçlarına sahip olmakla egemenliklerini sürdüremezler.

Kendi dünya görüşlerini de toplumun ortak ve doğal düşüncesiymiş gibi kabul ettirmek zorundadırlar.

Okul bu ideolojik üretimin en önemli alanlarından biridir.

Çocuklara yalnızca matematik, fizik ya da tarih öğretilmez. Aynı zamanda içinde yaşadıkları toplumsal düzenin nasıl anlaşılması gerektiği de öğretilir.

Kapitalist eğitim düzeninin öğrenciye verdiği temel mesaj açıktır:

Rekabet et.

Diğerlerinden öne geç.

Başarısız olursan kendini suçla.

İşsizsen kendini geliştir.

Yoksulsan daha fazla çalış.

Düşük ücret alıyorsan sabret.

Geleceğin yoksa piyasanın istediği niteliklere sahip olmaya çalış.

Ama sakın şu soruları sorma:

Ürettiğimiz zenginliğe kim el koyuyor?

Neden milyonlar yoksulluk içinde yaşarken bir avuç sermayedar servetine servet katıyor?

Neden çocuklar fabrikalarda çalışırken patronların çocukları dünyanın en pahalı okullarında eğitim görüyor?

Neden işçinin çocuğunun geleceği sınavlara ve piyasanın insafına bırakılıyor?

Kapitalist eğitim tam da bu soruların sorulmasını engellemeye çalışır.

Çünkü bu sorular sorulmaya başladığında eğitim sorununun arkasındaki gerçek sorun görünür hale gelir:

Sınıf egemenliği.

“Değerler eğitimi” kimin değerlerini öğretiyor?

Saray rejiminin eğitim politikalarının ikinci ayağında yoğun bir ideolojik şekillendirme vardır.

“Manevi değerler”, “erdem”, “milli birlik”, “aile”, “itaat”, “fedakârlık” ve benzeri kavramların müfredatta sürekli öne çıkarılması rastlantı değildir.

Sorulması gereken şudur:

Hangi değerler?

Hangi sınıfın değerleri?

Kimin çıkarlarına hizmet eden bir ahlak?

Bir işçinin düşük ücret karşısında susması “sabır” olarak sunuluyorsa bunun sınıfsal bir anlamı vardır.

Yoksulluğa karşı mücadele etmek yerine yoksulluğa “şükretmek” öğütleniyorsa bunun sınıfsal bir anlamı vardır.

Gençlerden otoriteyi sorgulamak yerine itaat etmeleri bekleniyorsa bunun sınıfsal bir anlamı vardır.

Burjuva ideolojisi sömürü düzeninin yarattığı koşulları değiştirmek yerine emekçileri bu koşullara uyum sağlamaya çağırır.

Dinci-gerici ideoloji de tam bu noktada sermaye düzeni açısından işlev kazanır.

Sabır, kader, itaat ve şükür söylemleriyle sınıfsal çelişkilerin üzeri örtülmeye çalışılır.

Yoksulluğun nedeni sermaye düzeni değilmiş gibi gösterilir.

İşsizlik ekonomik sistemin sonucu değilmiş gibi anlatılır.

Sömürüden söz edilmez; kişisel başarıdan söz edilir.

Sınıf mücadelesinden söz edilmez; toplumsal uyumdan söz edilir.

Haklardan söz edilmez; fedakârlıktan söz edilir.

Şovenizm sınıf çelişkilerinin üzerini örtmenin aracıdır

Dinci-gerici ideolojik kuşatmanın yanında milliyetçilik de eğitim sisteminin temel araçlarından biri olmaya devam etmektedir.

Egemen sınıf açısından milliyetçiliğin önemli bir işlevi vardır: İşçi ve emekçilerin kendi sınıfsal çıkarlarını görmelerini engellemek.

Fabrikada yan yana çalışan Türk ve Kürt işçilerin ortak çıkarı patrona karşıdır.

Aynı kirayı ödeyemeyen, aynı düşük ücrete çalışan, aynı hayat pahalılığıyla boğuşan emekçilerin ortak sorunu sermaye düzenidir.

Fakat milliyetçilik emekçileri ortak sınıfsal çıkarları üzerinden değil etnik, ulusal ve kültürel ayrımlar üzerinden düşünmeye yöneltir.

Böylece patronla işçi arasındaki temel karşıtlığın üzeri “milli birlik” söylemiyle örtülür.

İşçilerden sermayenin çıkarlarını “ülkenin çıkarı” olarak görmeleri istenir.

Patronların büyümesi “ülkenin büyümesi”, şirketlerin kârı “milli başarı”, emekçilerin fedakârlığı ise “vatanseverlik” olarak sunulur.

Oysa işçi sınıfının çıkarı ile sermaye sınıfının çıkarı aynı değildir.

Patron daha düşük ücret ister, işçi daha yüksek ücret.

Patron daha uzun çalışma ister, işçi daha kısa çalışma süresi.

Patron daha fazla kâr ister, işçi insanca yaşam.

Bu karşıtlığı hiçbir “milli birlik” söylemi ortadan kaldıramaz.

Eğitim yoluyla genç kuşaklara pompalanan şoven milliyetçilik de bu sınıfsal gerçeğin üzerini örtmenin araçlarından biridir.

Aynı okulda değil, aynı toplumda eşitsiziz

Eğitimde eşitsizlik sınıfta başlamıyor.

Çocuk dünyaya geldiği anda başlıyor.

Birinin önünde kitaplarla dolu bir oda vardır, diğerinin evinde ders çalışabileceği bir masa bile yoktur.

Biri özel derslerle sınava hazırlanır, diğeri okuldan sonra çalışmak zorundadır.

Biri geleceğini hangi üniversitede okuyacağını düşünerek planlar, diğeri ailesine katkı sağlamak için hangi işe gireceğini hesaplar.

Sonra bu iki çocuğa aynı sınav kâğıdı verilir ve buna “fırsat eşitliği” denir.

Bu eşitlik değildir.

Bu, sınıfsal eşitsizliğin sınav sistemiyle meşrulaştırılmasıdır.

Çünkü eğitimin eşit olabilmesi için yalnızca okul kapısının herkese açık olması yetmez.

Çocuğun beslenme hakkının güvence altında olması gerekir.

Barınma sorunu olmaması gerekir.

Ulaşıma ücretsiz erişebilmesi gerekir.

Nitelikli eğitime ücretsiz ulaşabilmesi gerekir.

Ailesinin yoksulluğu nedeniyle çalışmak zorunda kalmaması gerekir.

Kültürel ve bilimsel olanaklardan yararlanabilmesi gerekir.

Bunlar olmadan “eğitimde fırsat eşitliği” burjuva düzeninin boş sözlerinden biri olmaya devam edecektir.

Sorun eğitim sisteminin kötü yönetilmesi değildir

Bugün liberal muhalefetin önemli bir bölümü eğitim sorununu “liyakat”, “yanlış yönetim”, “plansızlık” ya da “kurumsal bozulma” üzerinden açıklıyor.

Elbette bunların her biri somut sonuçlar üretmektedir.

Fakat mesele bunlardan ibaret değildir.

Sorun yalnızca yanlış kişilerin doğru koltuklarda oturmaması değildir.

Sorun sınıfsaldır.

Sermayenin egemen olduğu bir toplumda devlet de temel olarak bu egemenliğin yeniden üretildiği siyasal mekanizmadır.

Dolayısıyla eğitim sisteminin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi bir sapma değil, kapitalist düzenin mantıksal sonucudur.

Daha “iyi yönetilen” bir kapitalizm, sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz.

Daha “liyakatli” yöneticiler, sermaye ile emek arasındaki karşıtlığı yok etmez.

Özel okul patronlarının yerine daha modern patronların gelmesi eğitimi kamusal bir hak haline getirmez.

Sorunun kökü mülkiyet ilişkilerindedir.

Toplumun ürettiği zenginlik küçük bir azınlığın elinde toplandığı sürece eğitimin gerçek anlamda eşit olması mümkün değildir.

Laik, bilimsel ve parasız eğitim mücadeleyle kazanılacaktır

Buradan çıkarılacak sonuç umutsuzluk değildir.

Tam tersine mücadeledir.

İşçi ve emekçi çocuklarının nitelikli eğitim hakkı vardır.

Her öğrenci için ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği sağlanmalıdır.

Eğitimin bütün kademeleri parasız olmalıdır.

Özel eğitime aktarılan kaynaklar kamusal eğitime ayrılmalıdır.

Öğretmen açıkları kadrolu ve güvenceli atamalarla kapatılmalıdır.

Tarikat ve cemaatlerin eğitim alanındaki faaliyetlerine son verilmelidir.

Bilim dışı ve gerici müfredat uygulamaları kaldırılmalıdır.

MESEM adı altında çocuk emeğinin sömürülmesine son verilmelidir.

Çocuklar patronların ucuz işgücü değildir.

Öğretmenler güvencesiz emekçiler değildir.

Veliler eğitim piyasasının müşterileri değildir.

Öğrenciler geleceğin “insan kaynağı” değildir.

Eğitim, insanı piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirme faaliyeti olmaktan çıkarılmalıdır.

Fakat bütün bunların gerçekleşmesi yalnızca eğitim politikalarında yapılacak birkaç düzenlemeyle mümkün değildir.

Çünkü eğitimin piyasalaştırılmasının arkasında piyasa düzeni; çocuk emeğinin sömürülmesinin arkasında sermayenin kâr hırsı; gericiliğin ve şovenizmin arkasında ise bu sömürü düzeninin siyasal ve ideolojik ihtiyaçları vardır.

Dolayısıyla gerçek mücadele, sonuçlara olduğu kadar bu sonuçları üreten düzene karşı da verilmek zorundadır.

Okul zilleri kimin için çalacak?

Yeni eğitim yılı başlarken temel soru budur.

Okul zilleri patronların fabrikalarına ucuz işgücü hazırlamak için mi çalacak?

Çocuklara rekabeti, itaati ve boyun eğmeyi öğretmek için mi çalacak?

Yoksul çocuklara kendi yoksulluklarının sorumlusu olduklarını anlatmak için mi çalacak?

Yoksa bilimden, özgürlükten, eşitlikten ve dayanışmadan yana yeni bir toplumun kapısını açmak için mi?

Bu sorunun yanıtını sermaye sınıfı kendiliğinden vermeyecektir.

Çünkü hiçbir egemen sınıf ayrıcalıklarından gönüllü olarak vazgeçmez.

Parasız, laik, bilimsel ve eşit eğitim; öğrencilerin, eğitim emekçilerinin, velilerin ve işçi sınıfının birleşik mücadelesiyle kazanılabilir.

Bugün okul sıralarındaki çocukların gerçek kurtuluşu, onları daha iyi sömürü koşullarına hazırlamakta değil; sömürünün olmadığı bir toplumu kurabilecek bilinç ve mücadeleyle buluşturmaktadır.

Eğitim hakkını savunmak bu nedenle yalnızca pedagojik bir talep değildir.

Sınıfsal ve siyasal bir mücadeledir.

Çünkü çocukların geleceği sermayenin kâr hesaplarına bırakılamaz.

Çünkü bilim patronların, okul tarikatların, gelecek piyasanın malı değildir.

Ve çünkü okul zilleri sermaye için değil, özgürlük, eşitlik ve sosyalizm için çalmalıdır.