Toplu İğne – Zeynep Yalın

featured
Paylaş

12 Eylül Gayrettepe 1. Şube, 90

Mecidiyeköy’den sonra yürüyoruz Gayrettepe’ye. İkimizin de aklında aynı şey var: Öldürmüş olabilirler mi? İşkenceye dayanabildi mi? Yaşadığını nasıl anlayacağız? Bilmiyoruz. Gayrettepe’nin kapısından girene kadar bu sorunun cevabının bir toplu iğneye bağlı olduğunu bilmiyoruz.

Hiç insan toplu iğne karşısında bu kadar aciz kalabilir mi? Toplu iğnen yoksa söylemiyorlar yaşayıp yaşamadığını. Kimse soramıyor: Çok mu dövdünüz? Askıda mı öldü? Belki falakaya dayanamadı… Başka nasıl işkenceler yaptınız?

Toplu iğnemiz yok ama söyleseniz bize; yaptığınız işkencelere rağmen yaşıyor mu? Anneler, babalar, kardeşler bekliyoruz.

Kimse kimseyle konuşmuyor. Herkes birbirinden korkuyor. Ağır ama çok ağır bir koku var o küçücük bekleme odasında. “İşkence kokusu,” diyorum kendi kendime. Kan kokuyor oda. Henüz kokunun nereden geldiğinin farkında değilim.

Bekleyenlerin yüzlerine takılmışım. Herkesin gözünde boş, ifadesiz bakışlar var. Herkes, aklından geçenin gözlerinden okunacağından korkup saklıyor gözlerini. Kimse göz kontağı kurmuyor. Ağır kan kokusunu koklayarak, susarak, aklından geçenleri gözlerinden saklayarak bekliyorlar.

İçine ağlayan anneler görüyorum. Gözyaşlarının dışarı akmasına izin vermiyorlar. Başka bir yerde olsalar bu anneler ne çok konuşurlardı birbirleriyle. Merakla soru yağmuruna tutarlardı yeni gördükleri insanları. “Nerelisiniz?” diye başlayan soruların ardı arkası kesilmezdi. Ama burada susuyorlar. Bırakın konuşmayı, birbirlerinin gözlerine bile bakmıyorlar. Korkuyorlar. Yapacakları sohbetin çocuklarına zarar vermesinden korkuyorlar. Ya yanlış bir şey derlerse? Ya çocuklarına daha çok işkence yapılırsa? En iyisi susmak.

Kimseye bakmamakta da fayda var belki; polistir. Ağzımızdan laf almak için aramıza sokulmuşlardır. İşte tam bu duruma uygun olanlar da biziz. Ablam ve ben. O yirmili yaşlarda, ben daha onlu yaşların ortalarında. Belki de bizi polis sanıyorlar. O zaman biz de susalım. Kimseye bir şey sormuyoruz. İnsanlarla kontak kurarsak bizden şüphelenebilirler.

Oturup bekliyoruz; ortamın kanlı kokusunu koklayarak, aklımızdaki düşünceleri saklayarak. Bir şeyler getirmişiz; hani Nâzım’ın şiirindeki gibi don, fanila falan almışız.

Zaman zaman kan kokusu çoğalıyor. Birileri ellerinde eski püskü, yırtık poşetlerle çıkıyor bekleme odasından. Bakışları daha da ağırlaşmış, daha da donuklaşmış. Her an düşüp öleceklermiş gibi. Tam bu anlarda artıyor kan kokusu.

“Çocuklarınızın ismini bir kâğıda yazıp poşetlerin üstüne toplu iğneyle takın,” diyor dünden kalmanın yorgunluğu ve asabiyeti yüzüne çökmüş, mahalle kabadayısı görünümündeki polis.

Öyle bir ses tonuyla yapıyor ki bu anonsu, kimse “Toplu iğnemiz yok,” diyemiyor. Kimse “Toplu iğne takmadan versek?” diyemiyor.

İşkence yapmanın ya da yapılmasını izlemenin yorduğu polis gidiyor. Başka bir polis geliyor. Sanırım daha acemi; çünkü poşetleri dağıtmak ona kalmış.

Toplu iğnesi olanların poşetlerini alıyor, bir süre sonra da alınan poşetlerin yerine daha eski, daha yırtılmış, içine gelişi güzel sokuşturulmuş çamaşırlar olan poşetler getiriyor.

O an anlıyorum kokunun nereden geldiğini.

Bu poşetlerle verilen çamaşırlar kan içinde. Bitler dikiş yerlerinde sıra sıra yürüyorlar. Kan emmekten öyle semirmişler ki, kendileri kanın kokusundan daha ağır kokuyorlar.

Toplu iğnesi olanlar şanslılar. Toplu iğne sayesinde çocuklarının kanlı, bitli çamaşırlarına kavuşan anneler…

Peki toplu iğnesi olmayanlar? Biz ne yapacağız? Nasıl anlayacağız yaşayıp yaşamadığını? Buraya kadar gelmişken, bu kadar yaklaşmışken kardeşimize, toplu iğnemiz yok diye geri mi döneceğiz? Bir sonraki haftayı mı bekleyeceğiz kanlı çamaşırları almak için?

Artık öfkemizi saklayamadan bakıyoruz polislere.

O an dikkatimi çekiyor. Bazı arkadaşlarımın evlerinde gördüğüm fotoğraftaki anne ve baba bir köşede sessizce, çaresizce duruyorlar. Olanları hiç anlamamış, ne yapılması gerektiğini bilmeden, bilenleri izleyerek anlamaya çalışıyorlar.

Hepimiz bir yerlerde görmüşüzdür o fotoğrafı: Geleneksel kıyafetli bir kadın, sandalyeye oturmuş; başında köşeli şapkasıyla ayakta duran bir adam. Kasabanın fotoğrafçısına gelmişlerdir. Gülümsemiyorlar. Şaşkın bir bakışla objektife yakalanmışlardır.

İşte tam olarak o fotoğraftaki çift, çocuklarını sormak için Gayrettepe 1. Şube’ye gelmişler. Ama nasıl soracaklar?

Fotoğrafçının objektifine bakar gibi bakıyorlar etrafa. Anlıyorum; Türkçe bilmiyorlar. Kendilerinin toplu iğnesi olmadığının farkında bile değiller.

Şimdi bu anne babaya nasıl anlatacağız: Toplu iğnen yoksa çocuğunun yaşayıp yaşamadığını anlayamazsın.

Daha biz bulamadık ki toplu iğneyi.

Çaresizce bakınıyoruz. İnsanlarla göz kontağı kurmaya çalışıyoruz. “Fazla varsa verseniz, haftaya biz de fazla getiririz,” diyeceğiz birinin gözünü yakalasak. Ama kimse bize bakmıyor.

Toplu iğnesizler panik hâlindeyiz.

İnsanın hiç aklına gelir mi toplu iğnenin en büyük acınızın ilacı olacağı? Çaresizlik bir toplu iğneden kaynaklanır mı? Oluyor. Bu da oluyor. Toplu iğne hayatınızın en değerli varlığı oluyor.

Ben fotoğraftan çıkıp gelmiş gibi duran anne babaya bakarken, başka bir annenin sessizce elime tutuşturduğu toplu iğneyi fark ediyorum.

Hiç konuşmadan avucuma bırakılan iki tane toplu iğne…

Eliyle hafifçe yüzümü okşaması… Gözlerindeki acıyla bana cesaret vermeye çalışması…

Bugün görsem gözlerini tanırım. Yüzümü okşayan elin o temizlik kokan yumuşaklığının verdiği hissi bazen hâlâ hissederim.

Büyük bir sevinçle toplu iğneyi poşete takarken, diğerini fotoğraftaki anne babaya uzatıp bizim yaptığımız gibi yapmalarını gözlerimle anlatıyorum.

O bekleme odasında zaten kimse konuşmuyordu. Ya gözler saklanıyor ya da gözler anlatılamayacak duyguları birbirine aktarıyordu.

Toplu iğneden sonra çok beklemedik. Kanlı çamaşırları alarak, “Ölseydi çamaşırlarını vermezlerdi, demek ki yaşıyor,” sevinciyle yine yürüyerek Mecidiyeköy’e geldik.

Gayrettepe 1. Şube, 90 gün…

Bir daha o kan kokulu bekleme salonuna toplu iğnesiz gitmedik.