Doğayı Savunmak, Hayatı ve Geleceği Savunmaktır – Özlem Kılıç

featured
Paylaş

Türkiye’nin haritasına bugün yalnızca dağların, ovaların, ormanların ve nehirlerin haritası olarak bakmak mümkün değil. Aynı haritanın üzerinde maden ruhsatları, taş ocakları, termik santraller, enerji projeleri, turizm ve imar alanları da büyüyor. Dağ cevher sahasına, orman işletme alanına, dere enerji kaynağına, kıyılar rant bölgesine dönüştürülüyor. Bu nedenle yaşadığımız şey yalnızca bir “çevre sorunu” değildir; doğanın talanı aynı zamanda bir sınıf, mülkiyet ve demokrasi sorunudur.

Çünkü mesele yalnızca kaç ağacın kesildiği değildir. Asıl mesele, doğanın nasıl kullanılacağına kimin karar verdiği, yaratılan ekonomik değerin kime aktarıldığı ve ortaya çıkan toplumsal ve ekolojik bedelin kimin sırtına yüklendiğidir. Bir şirket için orman ekonomik bir kaynak olabilir; köylü için aynı orman su, tarım, hayvancılık, geçim ve yaşamdır. Bir yatırımcı açısından zeytinlik ruhsat sahasının üzerindeki bir arazi olabilir; orada yaşayan insan için ise geçmişten geleceğe aktarılan üretim kültürüdür. Bu yüzden temel soru şudur: Kimin kalkınması, kimin pahasına?

Akbelen’den Kazdağları’na, Cerattepe’den İliç’e kadar yaşanan mücadeleler bu sorunun farklı coğrafyalardaki karşılıklarıdır. Ekolojik yıkımı yalnızca yanlış çevre politikalarının sonucu olarak görmek yetmez. Doğayı sınırsız bir hammadde deposu olarak gören anlayış ile emeği mümkün olduğunca ucuz bir üretim girdisine dönüştüren anlayış aynı ekonomik mantığın parçalarıdır. İşçinin can güvenliğini maliyet hesabına indirgeyen sistem, ormanı da suyu da toprağı da aynı maliyet hesabının içine sokar.

İliç’te dokuz işçinin yaşamını yitirdiği maden faciası bu ilişkinin en ağır örneklerinden biriydi. Buradan çıkarılması gereken sonuç açıktır: Emeğin sömürüsüyle doğanın sömürüsü birbirinden koparılamaz. Ancak bunun tersi de doğrudur. Ekoloji mücadelesi işçinin geçim sorununu görmezden gelerek büyüyemez. Bir madenin ya da termik santralin kapatılmasını savunurken orada çalışan işçilerin yarın ne yapacağını konuşmuyorsak eksik konuşuyoruz.

Bu nedenle sosyalist ekoloji anlayışının merkezinde adil geçiş olmak zorundadır. Ekolojik yıkım yaratan üretim biçimlerinden vazgeçilirken faturanın işçiye çıkarılmadığı; çalışma, gelir ve sosyal güvence hakkının kamusal politikalarla güvence altına alındığı bir dönüşüm gereklidir. Mesele iş ile doğa arasında tercih yapmak değil, hem emeği hem doğayı sermayenin sınırsız kullanımından kurtaracak başka bir üretim düzeni kurabilmektir.

Doğa mücadelesinin bir diğer temel boyutu demokratik haklar mücadelesidir. Çünkü bir köyün, bir kentin ya da bir vadinin geleceği hakkında orada yaşayanların söz hakkı yoksa mesele artık yalnız çevre meselesi değildir; doğrudan demokrasi meselesidir. ÇED toplantılarından kamulaştırmalara, ruhsatlandırmadan bilirkişi süreçlerine kadar hemen her büyük ekoloji mücadelesinde aynı soru karşımıza çıkıyor: Kararı kim veriyor?

Bir bölgede yaşayan insanlar kendi topraklarının, sularının ve yaşam alanlarının geleceği konusunda karar süreçlerinin dışına itiliyorsa yurttaşlık hakkı da zedeleniyor. Bu yüzden sağlıklı çevrede yaşama hakkı; örgütlenme hakkından, ifade özgürlüğünden, toplantı ve gösteri hakkından ve yerel halkın karar süreçlerine katılımından ayrı düşünülemez. Bir ağacı savunmak aynı zamanda söz söyleme hakkını, bir dereyi savunmak yaşadığı yer hakkında karar verme hakkını savunmaktır. Toprağını savunan köylünün mücadelesiyle hakkını arayan işçinin, kadınların, gençlerin ve kent hakkı için direnenlerin mücadelesi bu nedenle birbirinden uzak değildir.

Bugün belki de en büyük sorun mücadelelerin parçalı kalmasıdır. İşçi kendi fabrikasında, köylü maden şirketine karşı kendi köyünde, kentli parkını ve kıyısını savunurken; kadınlar yaşam hakkı, gençler gelecekleri ve özgürlükleri için mücadele ediyor. Her biri haklı ve değerli mücadelelerdir. Ancak bu mücadeleler birbirinden kopuk kaldığında karşılarındaki ekonomik ve siyasal güç çok daha örgütlü hareket ediyor.

Asıl ihtiyaç bütün mücadeleleri birbirinin yerine geçirmek değil, birbirinin parçası haline getirmektir. Ekoloji mücadelesinin sınıf mücadelesiyle, kadın mücadelesiyle, demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle ortaklaşması gerekir. Çünkü aynı düzen bir yerde işçiyi düşük ücretle çalıştırırken başka bir yerde köylünün toprağına el koyuyor; bir başka yerde kıyıyı özelleştiriyor, kamusal alanı piyasalaştırıyor. Sorun ortaksa mücadelelerin birbirini görmesi de zorunludur. Başarı şansımız, mücadele hatlarını ne ölçüde ortaklaştırabildiğimizle doğrudan bağlantılıdır.

Akbelen’de yıllardır tartışılan temel kavramlardan biri “kamu yararı”. Fakat burada şu soruyu sormak gerekiyor: Kamu kimdir? Bir şirketin yatırım yapması kamu yararı sayılırken köylünün toprağında yaşamaya devam etmesi neden ikinci plana düşüyor? Enerji üretimi kamu yararıysa temiz suya ulaşmak, zeytinlikleri korumak, tarımı devam ettirmek ve sağlıklı bir çevrede yaşamak neyin yararıdır?

Sol-sosyalist ekoloji anlayışı tam bu noktada başka bir kamu yararı tanımı önerir. Su, orman, mera, kıyı, tarım alanları ve enerji kaynakları yalnızca piyasanın kullanımına sunulacak metalar değil, toplumun ortak varlıklarıdır; yani müştereklerdir. Müşterekleri savunmak yalnızca onları bugünkü talandan korumak anlamına gelmez. Aynı zamanda onların nasıl kullanılacağı konusunda toplumun söz ve karar sahibi olması anlamına gelir.

Doğa mücadelesinin yalnızca “daha az ağaç kesilsin”, “daha temiz madencilik yapılsın” ya da “şirketler biraz daha sıkı denetlensin” noktasında kalması yetmez. Elbette bunların her biri önemlidir; fakat asıl ihtiyaç daha köklü bir sorgulamadır: Ne üretiyoruz, kimin için üretiyoruz, ne kadar üretiyoruz, kararı kim veriyor ve bedeli kim ödüyor?

Ekolojik krize gerçek bir yanıt yalnızca üretim teknolojisini değiştirmekle sınırlanamaz. Üretimin amacını, mülkiyet ilişkilerini ve karar mekanizmalarını da tartışmak gerekir. Çünkü doğa üzerinde sınırsız tasarruf hakkını sermayeye bırakan bir düzen içerisinde birkaç çevreci düzenlemeyle kalıcı çözüm üretmek mümkün değildir.

Asıl kopuş tam da burada başlar: Doğayı savunmayı yalnızca bir çevre hassasiyeti olmaktan çıkarıp emeğin, demokrasinin, eşitliğin ve toplumsal özgürlüğün mücadelesiyle buluşturmak. Akbelen’den Kazdağları’na, Cerattepe’den İliç’e verilen mücadeleleri ortaklaştıracak zemin de budur.

İşçinin hakkını, köylünün toprağını, kadının yaşamını, gencin geleceğini, toplumun suyunu, ormanını ve kıyısını birbirinden ayrı görmeyen bir mücadele anlayışına ihtiyaç var. Çünkü sermaye hayatı parçalara ayırmıyor; biz de mücadelemizi parçalara ayırmamalıyız.

Doğayı savunmak yaşamı, yaşamı savunmak emeği, emeği savunmak da demokrasi ve özgürlüğü savunmaktır. Bu mücadele hatlarını ne kadar ortaklaştırabilirsek, değiştirme gücümüz de o kadar büyür.