Okul kapısındaki silah, eğitimde büyüyen kriz: Güvenlik protokolleri neden yetmiyor?

featured
Paylaş

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde 22 Eylül sabahı İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yakınında bir öğrencinin silahla ateş açması sonucu 11 öğrenci yaralandı. Olayın ardından başlatılan soruşturmada saldırıda kullanılan silahın çocuğun eline nasıl geçtiği, silahın hangi koşullarda muhafaza edildiği ve olay öncesinde akran zorbalığı yaşanıp yaşanmadığı araştırılıyor. Şüphelinin yanı sıra anne, baba ve dede de gözaltına alındı.

Saldırının, yeni eğitim-öğretim yılı kapsamında okul güvenliği konusunda art arda yapılan açıklamaların hemen ardından yaşanması ise eğitim sistemindeki güvenlik tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Saldırıdan yalnızca bir gün önce İçişleri Bakanlığı Güvenlik ve Acil Durumlar Koordinasyon Merkezi’nde yedi bakanlığın katıldığı Okul Güvenliği Toplantısı gerçekleştirilmiş, çocukların eğitim süreçlerinde güvenliğinin artırılmasına ilişkin yeni bir işbirliği protokolü imzalanmıştı.

Protokolde okul çevrelerinde polis ekiplerinin görevlendirilmesi, güvenlik kameraları, alarm sistemleri, dedektörler ve çeşitli teknolojik güvenlik araçlarının yaygınlaştırılması gibi önlemler öne çıktı. Ayrıca 31 bin bahçe görevlisinin istihdam edilmesi ve okulların risk durumlarına göre güvenlik planlarının oluşturulması kararlaştırıldı.

Ancak Turgutlu’da yaşanan saldırı, okul güvenliğinin yalnızca polis, kamera, X-ray cihazı ve okul kapısındaki denetim üzerinden ele alınıp alınamayacağı sorusunu bir kez daha ortaya çıkardı.

Çünkü çocuklar arasındaki şiddet, akran zorbalığı, aile içindeki sorunlar, psikososyal destek eksiklikleri ve silaha erişim gibi başlıklar okul kapısındaki güvenlik tedbirlerinin ötesinde yapısal sorunlara işaret ediyor.

Milli Eğitim Bakanlığı da son yıllarda öğrenciler arasında fiziksel, psikolojik ve dijital şiddetin araştırılmasına yönelik çalışmalar yürütüyor. Bakanlığın binlerce ortaokul ve lise öğrencisinin katılımıyla gerçekleştirdiği “Şiddet Algısı Araştırması”nda farklı şiddet biçimleri incelendi. Ancak araştırmanın ayrıntılı ana raporları kamuoyuyla paylaşılmadı ve “kurumsal kullanım amacıyla hizmete özel” tutuldu.

Bu nedenle Türkiye’de okullarda yaşanan şiddetin yıllar içindeki değişimini bütün boyutlarıyla gösteren, kamuoyunun erişimine açık ve düzenli bir ulusal veri setinden söz etmek güç.

Şiddetin önlenmesinde bir başka önemli alan ise rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri.

Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2024-2025 eğitim döneminde örgün eğitim sisteminde yaklaşık 18 milyon öğrenci bulunurken, okul rehberlik ve psikolojik danışma servislerinde görev yapan rehber öğretmen ve psikolojik danışman sayısı 42 bin civarındaydı. Bu iki veri kaba biçimde karşılaştırıldığında bir rehber öğretmen veya psikolojik danışmana yüzlerce öğrenci düşüyor.

Üstelik bu personelin ülke genelindeki dağılımı eşit değil.

Akran zorbalığının erken tespit edilmesi, öğrencilerin yaşadığı psikolojik sorunların izlenmesi, ailelerle iletişim kurulması ve şiddet riskinin önceden fark edilmesi düşünüldüğünde rehberlik hizmetlerinin okul güvenliğinin temel unsurlarından biri olduğu görülüyor.

Türkiye’de eğitim alanındaki tartışmalar yalnızca güvenlik ve şiddet sorunuyla da sınırlı değil.

Eğitim sisteminin yıllardır sürekli değişen sınav, müfredat ve yönetmeliklerle yeniden biçimlendirilmesi; okulların farklı dini ve siyasi kimliğe sahip yapılarla kurduğu protokoller ve kamusal eğitimin niteliğine ilişkin tartışmalar da devam ediyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında yürütülen ÇEDES projesi bunların başında geliyor.

“Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” adıyla yürütülen ÇEDES kapsamında üç kurum ortak çalışmalar gerçekleştiriyor. Bakanlık projeyi değerler eğitimi kapsamında tanımlarken, eğitim sendikaları ve laik eğitim savunucuları Diyanet’in örgün eğitim alanındaki etkisinin genişletildiği eleştirisini dile getiriyor.

Kamuoyunda zaman zaman “okullara imam atanması” biçiminde ifade edilen iddiayı ise Milli Eğitim Bakanlığı kabul etmiyor. Bakanlık, Diyanet personelinin öğretmen olarak atanmadığını ve derslere girmediğini savunuyor.

Bu nedenle tartışmanın doğrulanabilir tarafı, doğrudan “okullara imam atanması” iddiasından çok, Diyanet’in Milli Eğitim Bakanlığıyla birlikte örgün eğitim alanında yürütülen bir projenin resmî ortağı haline gelmesi.

Benzer bir tartışma Ülkü Ocakları ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapılan protokoller üzerinden de sürüyor.

Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı ile Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü arasında kişisel gelişim ve mesleki kursların açılmasını kapsayan bir protokol bulunuyor. Bunun yanında çeşitli il ve ilçelerde Ülkü Ocaklarıyla eğitim müdürlükleri arasında farklı içeriklerde işbirlikleri yapıldığı görülüyor.

Kamusal eğitim alanına hangi kurumların, hangi siyasi veya ideolojik yapıların ve hangi dini kurumların hangi ölçülerde dahil edildiği sorusu uzun süredir eğitim politikalarının temel tartışma başlıklarından biri.

Eleştiren eğitim örgütleri, kamusal eğitimin siyasi ve dini yapılardan bağımsız olması gerektiğini savunurken; Milli Eğitim Bakanlığı bu işbirliklerinin eğitim, değerler eğitimi, sosyal faaliyetler ve öğrencilere destek amacı taşıdığını belirtiyor.

Türkiye’de eğitim sistemi aynı zamanda uzun yıllardır peş peşe yapılan değişikliklerle yönetiliyor.

Sınav sistemlerinden müfredatlara, ders içeriklerinden ölçme ve değerlendirme modellerine kadar birçok başlık hükümetlerin eğitim politikaları doğrultusunda yeniden düzenlendi.

Son olarak “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı verilen yeni müfredat 2024-2025 eğitim döneminden itibaren kademeli biçimde uygulanmaya başladı.

Müfredat değişiklikleri iktidar tarafından eğitim sisteminin güncellenmesi ve geliştirilmesi olarak sunulurken, eğitim sendikaları ve muhalif eğitim çevreleri programın dini ve ideolojik referanslarının arttığını, bilimsel eğitimin geri plana itildiğini savunuyor.

Eğitim alanındaki bütün bu tartışmaların yaşandığı süreç, kamu kurumlarına ilişkin güven ve yolsuzluk tartışmalarından da bağımsız değil.

Transparency International tarafından yayımlanan 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 100 üzerinden 31 puanla 182 ülke arasında 124’üncü sırada yer aldı. Endeks doğrudan gerçekleşmiş yolsuzlukların sayısını değil, kamu sektöründeki yolsuzluk algısını ölçüyor. Buna rağmen Türkiye’nin uzun yıllara yayılan gerilemesi, şeffaflık, denetim ve kamu kurumlarına güven tartışmalarının sürmesine neden oluyor.

Okullar ise içinde bulundukları toplumdan bağımsız kurumlar değil.

Ekonomik kriz, yoksulluk, gelir eşitsizliği, ailelerin yaşadığı sosyal sorunlar, çocukların dijital ortamda karşılaştığı şiddet, akran zorbalığı, siyasal kutuplaşma ve kamusal kurumlara yönelik güvensizlik doğrudan veya dolaylı biçimde okul ortamına da taşınıyor.

Bu nedenle eğitimde yaşanan şiddeti yalnızca “güvenlik açığı” başlığı altında değerlendirmek sorunun önemli bir bölümünü görünmez hale getiriyor.

Turgutlu’da yaşanan saldırıda silahın çocuğun eline nasıl geçtiği, aile bireylerinin sorumluluğu ve saldırının öncesinde yaşandığı ileri sürülen akran zorbalığı soruşturmanın vb ama devletin ilk aklına gelen yayın yasağı oluyor.

Ancak olay, eğitim sisteminin içinde bulunduğu daha geniş tabloyu tartışmayı da zorunlu kılıyor.

Çocukları koruyan bir eğitim sistemi yalnızca okul kapısına polis yerleştirmek, kameraların sayısını artırmak ve güvenlik cihazları kurmakla oluşturulamaz.

Çocukların silaha erişiminin önlenmesi, güçlü rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin kurulması, akran zorbalığının erken tespit edilmesi, okullardaki şiddete ilişkin verilerin şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılması, eğitim politikalarının sürekli değiştirilmesinin yarattığı sorunların giderilmesi ve kamusal eğitimin hangi kurumlarla hangi ilişkiler içinde yürütüleceğinin toplum önünde tartışılması da okul güvenliğinin bir parçası.

Turgutlu’da öğrencilerin üzerine ateş açılması, bir kez daha şu gerçeği hatırlattı: Okuldaki güvenlik sorunu yalnızca okul kapısında başlamıyor ve okul kapısında bitmiyor.