Avrupa’da Polis Şiddeti Tırmanıyor: Kriz Derinleştikçe Sermaye Çıplak Zora Sarılıyor! -Eren Aydın

featured
Paylaş

Avrupa’nın dört bir yanında polis şiddeti giderek tırmanıyor. Ekonomik krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmeye çalışan sermaye iktidarları, büyüyen toplumsal öfkeyi bastırmak için baskı ve zor aygıtlarını daha pervasızca devreye sokuyor. Ancak bütün bu saldırılara rağmen işçiler, emekçiler ve gençler sokakları terk etmiyor. Sermaye iktidarlarının korkusunu büyüten de tam olarak budur.

Avrupa’da derinleşen kapitalist kriz, yalnızca ekonomik göstergelerde değil, sokaklarda giderek sertleşen devlet şiddetinde de kendisini gösteriyor. Fransa’dan İspanya’ya, Almanya’dan, Bürükselden, Arnavutluk’a uzanan grevler, öğrenci eylemleri ve kitlesel protestolar, emekçi kitlelerin artan yoksulluğa, hak gasplarına ve geleceksizliğe karşı biriken öfkesini açığa çıkarıyor. Sermaye devletlerinin bu öfkeye verdiği yanıt ise giderek daha fazla polis copu, göz yaşartıcı gaz, gözaltı ve yasaklar oluyor.

Artık baskıyı gizleme gereği dahi duymuyorlar. Çünkü krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkarak ayakta kalmaya çalışan kapitalist düzenin toplumsal hoşnutsuzluğu yatıştırma olanakları giderek daralıyor. Ücretler baskılanırken sosyal haklar budanıyor, çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar daha fazla piyasaya açılıyor. Buna karşılık silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına milyarlarca euro aktarılıyor. Sermaye için kaynak bulunurken işçi ve emekçilere kemer sıkma dayatılıyor.

Bu politikaların yarattığı öfke sokaklara taştığında ise devletin baskı aygıtları devreye giriyor. Madrid’de öğretmenlerin grevine destek veren öğrencilere yönelik polis müdahalesi, Fransa’daki toplumsal protestolarda uygulanan sert güvenlik politikaları ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde göstericilerin karşı karşıya kaldığı baskılar, bu yönelimin somut örneklerini oluşturuyor.

Bu saldırganlık yalnızca tek tek hükümetlerin tercihlerinden ibaret değildir. Kapitalizmin derinleşen krizinin, emperyalistler arası rekabetin ve hızlanan savaş hazırlıklarının toplumsal alandaki yansımalarıyla bağlantılıdır. Sermaye iktidarları bir yandan emekçilerin kazanılmış haklarına saldırırken diğer yandan bu saldırılara karşı gelişebilecek örgütlü direnişi bastırmaya çalışıyor.

Almanya’da büyüyen ırkçı ve faşist hareketler de bu tablodan bağımsız değildir. İşsizlik, yoksulluk ve güvencesizliğin gerçek sorumlusu olan kapitalist düzenin sorgulanmasını önlemek için göçmenler hedef gösteriliyor, işçiler birbirine düşman edilmeye çalışılıyor. Irkçılık, militarizm ve devlet baskısı, sermayenin kriz karşısında başvurduğu politikaların birbirini besleyen unsurlarına dönüşüyor.

Ne var ki sermaye iktidarlarının bütün bu saldırganlığı, aynı zamanda büyüyen korkularının da ifadesidir. Çünkü tüm baskılara, gözaltılar, polis saldırılarına ve yasaklara rağmen kitleler geri çekilmiyor. İşçiler grevlerini sürdürüyor, öğrenciler üniversitelerden sokaklara taşıyor mücadelelerini, emekçiler yaşamlarını ve geleceklerini savunmak için yeniden yeniden meydanlara çıkıyor.

Sermaye devletlerinin giderek daha açık ve çıplak şiddete başvurması, güçlerinin sınırsızlığından değil, toplumsal çelişkileri eski yöntemlerle yönetmekte giderek daha fazla zorlanmalarından kaynaklanıyor. Baskı arttıkça öfke de birikiyor. Polis şiddetiyle yaratılmak istenen korku, her yeni direnişte yeniden aşılmaya çalışılıyor.

Avrupa sokaklarında bugün karşı karşıya gelen yalnızca polis ve göstericiler değildir. Bir tarafta krizinin faturasını emekçilere ödetmek isteyen sermaye düzeni, diğer tarafta yoksulluğa, sömürüye, savaşa ve geleceksizliğe boyun eğmeyen kitleler vardır.

Açık polis şiddetine rağmen sokakların terk edilmemesi, Avrupa’daki toplumsal mücadelenin en önemli dinamiklerinden biridir. Ancak bu öfkenin kalıcı kazanımlara dönüşmesi, kendiliğinden gelişen tepkilerin ötesine geçerek işçi sınıfının bağımsız, örgütlü ve birleşik mücadelesinin güçlendirilmesine bağlıdır.

Sermaye iktidarları baskıyla korku yaratmak istiyor. Oysa onları asıl korkutan, bütün bu çıplak şiddete rağmen kitlelerin hâlâ sokakta olmasıdır. Kriz derinleştikçe zorbalık büyüyor; fakat zorbalık büyüdükçe toplumsal öfkenin ve direnişin dinamikleri de ortadan kalkmıyor. Avrupa sokaklarında süren mücadele, bunun en açık göstergesidir.