İstanbul’u Yağmur Değil, Rant ve Yağma Düzeni Vurdu!

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İstanbul’da son 41 yılın en şiddetli yağışlarından biri yaşamı felç etti. Üç kişi hayatını kaybetti, beş kişi için kayıp başvurusu yapıldı, binlerce ev ve iş yeri sular altında kaldı. Yetkililer “aşırı yağış” ve “doğal afet” açıklamaları yaparken, yaşanan felaket yıllardır sürdürülen rant ve yağma politikalarının yıkıcı sonuçlarını bir kez daha gündeme getirdi.

İstanbul’da 14 Ekim’de etkili olan şiddetli sağanak, kenti adeta yaşanmaz hale getirdi. Dereler taştı, yollar çöktü, alt geçitler ve tüneller sular altında kaldı. Evleri, iş yerlerini, okulları ve hastaneleri su bastı. Kent genelinde 1.277 su baskını yaşanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesi birimlerine 6 bin 937 ihbar ulaştı.

Beykoz’da metrekareye 242 kilogram yağış düşerken, Eyüpsultan ve Sarıyer başta olmak üzere birçok ilçede yaşam felç oldu. İstanbul Valiliği, üç kişinin hayatını kaybettiğini, beş kişi hakkında kayıp başvurusu yapıldığını açıkladı.

Fatih’te 14 yaşındaki bir çocuk su birikintisinde elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi. Ayazağa’da 34 yaşındaki bir kişi sel sularında düşerek hayatını kaybetti. Kağıthane’de ise bir kişinin cansız bedenine ulaşıldı. Üç can kaybı, felaketin ağır bilançosunu ortaya koydu.

İliklerine kadar çürüyen rant düzeninin sonuçları!

Bugün İstanbul’da yaşananlar, iliklerine kadar çürümüş rant ve yağma düzeninin yarattığı sonuçlardan bağımsız değildir. Yıllardır kenti sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendiren, dere yataklarını yapılaşmaya açan, yeşil alanları betonlaştıran ve kamusal ihtiyaçları geri plana iten politikalar, şiddetli yağışların yıkıcı sonuçlarını daha da ağırlaştırıyor.

Her karış toprağın yeni bir kâr alanına dönüştürüldüğü İstanbul’da, altyapı ve güvenli yaşam alanları için yapılması gereken yatırımların yetersizliği bir kez daha açığa çıktı. Betonlaşma, yanlış yapılaşma ve taşkın riskine karşı önlem eksiklikleri, doğa olaylarının toplumsal felakete dönüşmesinin zeminini hazırlıyor.

Yağış doğa olayıdır, ancak bu ölçekteki yıkım yalnızca doğayla açıklanamaz. İnsan yaşamını sermayenin kârının gerisine iten kentleşme anlayışı, yaşananların siyasal ve toplumsal boyutunu oluşturuyor.

Rant sermayeye, felaket emekçilere!

Felaketin ağır sonuçları bir kez daha işçi ve emekçilerin yaşam alanlarında hissedildi. Evleri ve iş yerleri sular altında kalan, eşyalarını kaybeden, ulaşım olanaklarından yoksun kalan emekçiler, yıllardır biriken altyapı ve kentleşme sorunlarının bedelini ödüyor.

Kentin rantından büyük kazançlar sağlayan sermaye çevreleri olurken, çevresel yıkımın ve altyapı eksikliklerinin sonuçları emekçilerin sırtına yükleniyor. Kapitalist düzende kâr özelleştirilirken, yıkımın bedeli toplumsallaştırılıyor.

Bugün bilimsel bilgi, teknoloji ve mühendislik olanaklarıyla taşkın risklerini azaltmak, dere yataklarını korumak, altyapıyı güçlendirmek ve riskli alanlarda güvenli yaşam koşulları oluşturmak mümkündür. Ancak felaket karşısında halka yapılan başlıca uyarıların “Zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın” ve “Bodrum katları terk edin” olması, önleyici politikaların yeterliliğini sorgulatıyor.

Üç insanın yaşamını yitirdiği bu felaketin ardından yapılması gereken, yalnızca hasar tespitiyle yetinmek değildir. Altyapı eksiklikleri, yapılaşma kararları, denetimsizlik ve olası ihmaller bütün yönleriyle araştırılmalı, sorumluluklar açığa çıkarılmalıdır.

İstanbul’da yaşananlar, rantı ve sermaye çıkarlarını önceleyen kentleşme politikalarının ağır sonuçlarına ilişkin yeni bir uyarıdır.

Yağmur doğanın gerçeğidir; ancak rant uğruna yaratılan yıkım, siyasal ve toplumsal tercihlerin sonucudur. İnsan yaşamını değil sermayenin kârını esas alan kentleşme anlayışı değişmedikçe, her şiddetli yağış emekçiler için yeni bir felaket tehlikesi yaratmaya devam edecektir.

İstanbul’un ihtiyacı daha fazla beton, rant ve yağma değil; insan yaşamını, doğayı ve kamusal yararı esas alan bir kentleşmedir.