MUTLULUĞUN RESMİNİ BİLMEM AMA SİYASAL DÖNEKLİĞİN RESMİNE İYİ BAKIN! – Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bu fotoğrafa iyi bakın!

Özellikle de sosyalizmi dilinden düşürmeyen, devrimci geçmişiyle övünen, fakat söz konusu sermaye düzeniyle hesaplaşmak olduğunda sosyalizmin yerine liberal uzlaşmacılığı koyanlar iyi baksın!

Çünkü mesele yalnızca bir fotoğraf değildir. Mesele, Türkiye solunun yıllardır yaşadığı ideolojik çözülmenin, sınıf siyasetinden uzaklaşmanın ve devrimci değerlerin parlamenter hesaplar içerisinde eritilmesinin siyasal hikâyesidir.

Bir zamanlar laik, bilimsel, demokratik ve kamusal eğitim mücadelesinin ön saflarında yer almış bir siyasetçinin, bugün AKP’nin eğitim bakanıyla sarmaş dolaş bir görüntü vermesi, üzerinde durulması gereken ciddi bir siyasal çelişkidir!

Kimse meseleyi basit bir protokol nezaketine indirgemeye kalkmasın!

Resmî bir toplantıda tokalaşmak başka şeydir. Aynı masada oturmak, görüşmek, gerektiğinde devlet görevlileriyle muhatap olmak başka şeydir. Bunların hiçbiri tek başına siyasal teslimiyet anlamına gelmez.

Ama siyasi iktidarın eğitim anlayışına karşı mücadele ettiğini söyleyen bir kişinin, o anlayışın temsilcileriyle sarmaş dolaş görüntü vermesi bambaşka bir meseledir!

Burada tartışılan bir tokalaşma değildir. Tartışılan, siyasal mesafenin ve temsil edilen değerlerin ne ölçüde korunduğudur.

AKP iktidarının eğitim alanında izlediği politikalar; laik eğitimin aşındırılması, eğitimin dinselleştirilmesi, piyasalaştırılması ve bilimsel eğitim anlayışından uzaklaşılması nedeniyle yıllardır eleştirilmektedir.

Peki, bütün bu politikalara karşı mücadele ettiğini söyleyen bir siyasal geçmişin temsilcisi, o politikaların sorumlularıyla böylesine samimi görüntüler verirken ortaya çıkan çelişkiyi nasıl açıklayacaktır?

Bir yanda laik ve bilimsel eğitim mücadelesinin tarihsel mirası, diğer yanda bu mücadelenin karşı çıktığı eğitim politikalarını temsil eden iktidar kadrolarıyla sergilenen yakınlık!

İşte sorgulanması gereken budur!

Elbette tek bir fotoğraf, bir insanın bütün siyasi düşüncelerini veya niyetini kanıtlamaz. Ama fotoğrafın yarattığı siyasal çelişkiyi tartışmak da son derece meşrudur.

Çünkü devrimci geçmiş, yalnızca geçmişte söylenen sözlerle değil, bugünkü siyasi tutumlarla da sınanır.

Mesele kiminle tokalaştığınız değil, hangi siyasal anlayışa karşı mücadele ederken hangi mesafeyi koruduğunuzdur!

Nâzım Hikmet’in Abidin Dino’ya yönelttiği o ünlü soruyu hatırlayın:

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”

Mutluluğun resmi yapılabilir mi, bilemem. Ama siyasal dönekliğin, ideolojik savrulmanın ve devrimci geçmişin düzen siyasetine tahvil edilmesinin resmini arıyorsanız çok uzağa gitmenize gerek yok!

Türkiye solunun son otuz yılına bakın.

Bir zamanlar meydanlarda sosyalizm diyenlerin, bugün hangi siyasal mevzilerde durduğuna bakın.

Bir zamanlar işçi sınıfının bağımsız siyasetinden söz edenlerin, bugün sermaye düzeninin sınırları içerisinde nasıl bir gelecek aradığına bakın.

Bir zamanlar devrimci kopuştan söz edenlerin, bugün düzen içi siyaseti nasıl vazgeçilmez bir ufuk olarak sunduğuna bakın.

Ve sonra şu soruyu sorun:

Bu kadar mücadele, bu kadar örgütlenme, bu kadar devrimci iddia, sonunda kapitalizmin daha kabul edilebilir bir biçimini savunmak için miydi?

Yıldırım Kaya…

1990 yılında Eğit-Sen’in kurucuları arasında yer aldı. Kırşehir Şube Başkanlığı yaptı. 1995 yılında Eğitim-Sen’in kurucu genel başkanı oldu.

1996 yılında öğretmenlikten ayrılarak Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kuruluşunda görev aldı. 1996-2001 yılları arasında ÖDP Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. BirGün gazetesinin ve Türkiye Barış Meclisi’nin kuruluş çalışmalarında bulundu.

O dönemde ÖDP’nin genel başkanı Ufuk Uras’tı.

Bunlar herhangi bir siyasi özgeçmişin sıradan satırları değildir. Bunlar, Türkiye emek hareketinin, kamu çalışanlarının sendikal mücadelesinin ve sosyalist solun yeniden örgütlenme arayışlarının içerisinden geçen bir siyasal geçmişin parçalarıdır.

Ancak tarih yalnızca başlangıçları kaydetmez. Gidilen yolu, verilen kararları ve varılan siyasal mevzileri de kaydeder.

Yıldırım Kaya daha sonra CHP’de yöneticilik yaptı ve milletvekili seçildi. Ufuk Uras da ÖDP sonrasın.

İşte üzerinde durulması gereken mesele tam da budur.

Çünkü sosyalist siyaset açısından önemli olan, bir insanın hayatı boyunca kaç parti değiştirdiği değildir. Önemli olan, hangi sınıfın siyasal çıkarlarını esas aldığı, hangi toplumsal dönüşümü hedeflediği ve geçmişte savunduğu ilkelerle bugün bulunduğu konum arasındaki çelişkileri nasıl açıkladığıdır.

Kimse bize sendikal mücadeleden gelmenin, sosyalist bir partinin kurucusu olmanın veya yıllarca devrimci kavramlarla konuşmanın ömür boyu siyasal dokunulmazlık sağladığını anlatmasın!

Devrimci geçmiş, bugünkü düzen içi tercihlerin üzerini örten bir aklanma belgesi değildir!

Bir zamanlar sosyalizmi savunmuş olmak, bugün sosyalist siyasetin temel ilkelerinden uzaklaşmayı eleştiri dışı bırakmaz.

Bir zamanlar sendika kurmuş olmak, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı konusunda bugün hesap vermeme ayrıcalığı yaratmaz.

Bir zamanlar devrimci bir partide görev yapmış olmak, insanı ömür boyu devrimci yapmaz.

Çünkü devrimcilik bir unvan değildir. Bir rozet değildir. Bir nostalji değildir. Hele hele siyasi kariyerin kapılarını açan bir referans mektubu hiç değildir!

Devrimcilik, kapitalist sömürü düzenine karşı alınan siyasal tutumda, örgütlü mücadelede ve sınıfsal tercihlerde sınanır.

Liberal solun en büyük ideolojik marifeti de tam burada ortaya çıkar: Sosyalizmin tarihsel kavramlarını kullanırken onların devrimci içeriğini boşaltmak.

Sınıftan söz eder, ama sınıf mücadelesini demokratik uzlaşmanın bir alt başlığına indirger.

Eşitlikten söz eder, ama üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti hedef alan bir siyasal kopuşu gündeminden uzaklaştırır.

Özgürlükten söz eder, ama ekonomik iktidarın sermaye sınıfının elinde toplanmasını özgürlüğün temel sorunu olarak ele almaktan kaçınır.

Demokrasiyi savunur, ama sermaye egemenliğinin demokratik kurumlar üzerindeki yapısal gücünü aşacak bir işçi sınıfı siyaseti kurmak yerine mevcut siyasal düzenin içerisinde mevzi aramayı yeterli görür.

İşte bizim liberal solla tarihsel hesaplaşmamızın özü budur!

Kapitalizmi aşma iddiasını terk edip kapitalizmin daha demokratik yönetilmesini sosyalizm diye sunamazsınız!

Sosyalizm, kapitalizmin vicdanı olmak değildir.

Sosyalizm, sermaye düzeninin yarattığı yıkımı birkaç sosyal politikayla hafifletmekten ibaret değildir.

Sosyalizm, işçilerin yalnızca daha iyi ücret almasını değil, kendi yaşamları ve üretim süreçleri üzerinde gerçek söz sahibi olmasını hedefleyen toplumsal kurtuluş mücadelesidir.

Sosyalizm, işçi sınıfını burjuva siyasetinin arkasına dizmek değil, onun bağımsız siyasal özne olarak örgütlenmesini sağlamaktır.

Marx’ın işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağı yönündeki tarihsel vurgusu tam da bu nedenle hâlâ geçerlidir.

Sınıfın yerine siyasetçiyi, örgütlü mücadelenin yerine seçim hesabını, devrimci dönüşümün yerine parlamenter kariyeri koyduğunuzda geriye sosyalizmden ne kalır?

Birkaç slogan.

Birkaç eski fotoğraf.

Bir avuç devrimci hatıra.

Ve her seçim döneminde yeniden pazarlanan bir geçmiş!

Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir sorunu da tam olarak bu geçmişle bugün arasındaki uçurumdur.

Dün kapitalist düzenin aşılmasını savunan kimi siyasal kadroların bugün düzen içi reformculuğu siyasal ufuk olarak benimsemesi, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Bu, aynı zamanda sosyalist hareketin yenilgileri, örgütsel çözülmesi, sendikal mücadelenin zayıflaması ve neoliberalizmin ideolojik üstünlüğüyle bağlantılıdır.

Ama bu tarihsel koşullar, kişisel ve siyasal tercihleri sorgulamaktan vazgeçmemizi gerektirmez.

Tam tersine!

Devrimci siyaset, en başta kendi geçmişiyle hesaplaşmayı gerektirir.

ÖDP’nin kuruluşunda ortaya konulan sosyalist birlik ve toplumsal dönüşüm iddiasıyla, sonraki yıllarda yaşanan siyasal ayrışmalar ve düzen partilerine yönelişler arasındaki fark açıkça tartışılmalıdır.

Üstelik ÖDP’nin yaşadığı dağılma ve parçalanma sürecini yalnızca örgüt içi çekişmelerle, liderlik yarışlarıyla veya farklı sosyalist gelenekler arasındaki anlaşmazlıklarla açıklamak mümkün değildir. Tartışılması gereken çok daha derin bir ideolojik sorun vardır: Türkiye solunun bazı kesimlerinin yakasını bir türlü kurtaramadığı şovenizm hastalığı ve Kürt sorununda enternasyonalist bir siyasal çizgi oluşturmakta yaşadığı çelişkiler!

ÖDP, farklı sosyalist gelenekleri aynı çatı altında buluşturma iddiasıyla kuruldu. Ancak sosyalist birlik, yalnızca farklı örgütlerin tabelalarını yan yana getirmekle sağlanamaz. Birlik, aynı zamanda ezilen halkların hakları, ulusal sorun, devletin sınıfsal karakteri ve devrimci enternasyonalizm konusunda tutarlı bir siyasal zemini gerektirir.

Tam da bu noktada ÖDP deneyiminin en ciddi ideolojik çelişkilerinden biri ortaya çıktı.

Bir tarafta özgürlükten, eşitlikten, kardeşlikten ve halkların dayanışmasından söz eden bir siyasal söylem; diğer tarafta Türkiye solunun tarihsel olarak devraldığı devlet merkezli siyaset anlayışlarıyla, milliyetçi reflekslerle ve Kürt halkının kolektif hakları karşısındaki farklı tutumlarla hesaplaşma sorunu!

Kürt meselesindeki bu ideolojik gerilimlerin ÖDP’nin iç tartışmalarında ve ayrışmalarında ne ölçüde belirleyici olduğu ayrıca tarihsel olarak incelenmelidir. Ancak sosyalist birlik iddiasındaki bir hareketin şovenizmle açık ve tutarlı biçimde hesaplaşamaması, onun devrimci programı açısından ciddi bir zayıflıktır.

Şovenizmle hesaplaşmadan enternasyonalizmden söz edemezsiniz!

Ezilen bir halkın ulusal ve demokratik haklarını savunmadan halkların kardeşliğini gerçek anlamda kuramazsınız!

İşçi sınıfının birliğini savunurken aynı sınıfın farklı uluslardan gelen emekçileri arasındaki eşitsizliği ve ulusal baskıyı görmezden gelemezsiniz!

Çünkü Marksizm açısından ulusal sorun, sınıf mücadelesinin dışında duran tali bir mesele değildir. Ulusal baskı, egemen sınıfların emekçileri bölmek, birbirine karşı konumlandırmak ve ortak mücadelelerini zayıflatmak için yararlandıkları tarihsel ilişkilerle iç içedir.

Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmasının gerisinde de bu devrimci enternasyonalist perspektif bulunur.

Bir halkın özgürlüğünü başka bir halkın siyasal egemenliğine tabi kılan anlayış, sosyalist eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz.

Kürt emekçisinin ulusal haklarını görmezden gelerek Türk ve Kürt işçilerinin gerçek birliğini kuramazsınız. Çünkü gerçek sınıf birliği, eşitsizliğin inkârıyla değil, eşit haklara dayalı özgür birliktelikle mümkündür.

Şovenizm, yalnızca açık milliyetçi söylemlerle ortaya çıkmaz. Bazen sosyalist sözcüklerin arkasına gizlenir. Bazen sınıf mücadelesi adına ulusal talepleri susturmaya çalışır. Bazen de devletin resmî ideolojik sınırlarını aşamayan bir solculuk biçiminde kendisini yeniden üretir.

Sosyalizm adına konuşup egemen ulus milliyetçiliğiyle hesaplaşmamak, devrimci enternasyonalizmin değil, ideolojik tutarsızlığın göstergesidir!

ÖDP’nin parçalanmasını yalnızca şovenizme bağlamak tarihsel gerçeği basitleştirmek olur. Program farklılıkları, örgütlenme anlayışları, seçim stratejileri, liderlik tartışmaları ve sosyalist hareketin genel krizi de bu süreçte etkiliydi. Ancak ulusal sorun konusundaki ayrışmaları ve şovenizmle hesaplaşma meselesini görmezden gelen bir ÖDP değerlendirmesi de eksik kalacaktır.

Peki, bütün bu ideolojik çözülme ve parçalanma yaşanırken, ÖDP’nin kurucu genel başkanı Ufuk Uras’ın giderek liberalizmin bataklığından kaybolması tesadüf müydü?

Bu soruyu sormadan ÖDP’nin tarihsel krizini anlamak mümkün müdür?

2007 yılında bağımsız milletvekili seçilen Ufuk Uras, yeniden ÖDP’ye katıldı. Fakat partideki siyasal ayrışmalar giderek derinleşti. Haziran 2009’da Uras, kendisiyle birlikte hareket eden kadrolarla ÖDP’den ayrıldı. Parti Meclisi’nin 60 üyesinden 27’si de bu kopuşta yer aldı.

Bu artık yalnızca bireysel bir ayrılık değil, ÖDP’nin siyasal yönelimine ilişkin açık bir kırılmaydı.

Dönemin tartışmalarında bir taraf diğerini liberalizmle, diğer taraf ise ulusalcılıkla ilişkilendiriyordu. Ufuk Uras ise liberalleştiği yönündeki eleştirileri reddediyor, neoliberal politikalara karşı mücadele ettiğini savunuyordu.

Ancak mesele yalnızca Uras’ın kendisini nasıl tanımladığı değildir. Esas mesele, sosyalist hareketin sınıfsal bağımsızlığıyla geniş demokratik ittifaklar arasında kurulan ilişkinin hangi siyasal sonuçları ürettiğidir.

Sosyalist bir partinin kurucu genel başkanlığından parlamenter ittifaklar siyasetine uzanan çizgi, kuşkusuz kendi içinde tartışılmayı hak eder.

Sosyalist siyaseti genişletmek adına sınıfsal bağımsızlık zayıflatılıyorsa, burada büyüyen şey gerçekten sosyalizm midir, yoksa sosyalizmin liberal siyaset içerisinde erime tehlikesi midir?

İşte ÖDP’nin çözülmesiyle Ufuk Uras’ın siyasal yönelimi arasındaki ilişkinin tartışılması gereken yönü budur.

Şovenist reflekslerle hesaplaşamayan bir sol anlayış da, sınıf siyasetini liberal demokratik uzlaşmacılık içerisinde eriten bir yaklaşım da devrimci sosyalizmin önünde ideolojik sorunlar yaratır.

Bunlar birbirinden farklı, hatta zaman zaman birbirine karşıt siyasal yönelimler olabilir. Fakat her ikisi de sosyalizmin bağımsız devrimci programını zayıflatma riski taşır.

Birinde sınıf siyaseti devletçi ve milliyetçi sınırlarla daraltılır. Diğerinde sınıf siyaseti geniş demokratik ittifaklar adına belirsizleştirilir.

Bir tarafta şovenizmin ideolojik kuşatması, diğer tarafta liberalizmin sınıf uzlaşmacılığı!

Bu iki eğilimin varlığını görmeden ÖDP’nin parçalanmasını yalnızca kişisel anlaşmazlıklara indirgemek, yaşanan tarihsel krizin siyasal içeriğini örtmek olur.

Dolayısıyla Ufuk Uras’ın siyasal dönüşümünü rastlantısal bir kişisel tercih olarak değil, ÖDP içerisinde yıllarca süren program, örgütlenme, sınıf siyaseti ve ittifak tartışmalarının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Burada sosyalistlerin sorması gereken soru nettir:

Sosyalizmin bağımsız siyasal gücünü yaratamayan bir hareket, kendi kadrolarının farklı düzen içi siyasal arayışlara yönelmesini ne ölçüde engelleyebilir?

Ve daha önemlisi, bu yönelimler yalnızca kişilerin tercihlerini mi gösterir, yoksa sosyalist hareketin çözülememiş ideolojik ve örgütsel sorunlarını da mı açığa çıkarır?

ÖDP deneyiminin bıraktığı ağır sorular bunlardır.

Çünkü ulusal sorun karşısında tutarlı bir enternasyonalist anlayış geliştiremeyen, sınıf mücadelesiyle ezilen halkların özgürlük mücadelesi arasındaki bağı kuramayan ve aynı zamanda sosyalizmin liberal reformculuk karşısındaki bağımsız konumunu koruyamayan bir sol siyasetin toplumsal kurtuluş iddiası kaçınılmaz olarak zayıflar.

Ve işte bizim sorumuz budur:

Şovenizmin ideolojik etkilerinden kurtulamayan, liberalizmin sınıf uzlaşmacılığına karşı bağımsız bir sosyalist hat oluşturamayan bir siyaset, hangi sınıfsal temelde halkların ortak devrimci mücadelesini örgütleyebilir?

Bir taraftan sosyalist birlik çağrısı yapıp diğer taraftan bu birliğin en temel koşullarından biri olan ulusal eşitlik meselesinde ortak bir devrimci çizgi geliştiremezseniz, yalnızca örgütsel bir kriz değil, programatik bir kriz de yaşarsınız.

ÖDP deneyimi, bu açıdan da eleştirel bir muhasebeyi hak etmektedir.

Çünkü bir hareketin tarihsel değeri yalnızca ne vaat ettiğiyle değil, o vaatlerin hangi siyasal pratik içerisinde sürdürüldüğüyle ölçülür.

Sosyalizm iddiasıyla yola çıkıp sonrasında düzen siyasetine yönelenlerin bu dönüşümü açıklama sorumluluğu vardır.

Ne değişti?

Kapitalizmin sınıfsal niteliği mi değişti?

Sermaye ile emek arasındaki uzlaşmaz çıkar karşıtlığı mı ortadan kalktı?

İşçi sınıfı kendi bağımsız siyasal örgütlenmesine artık ihtiyaç duymaz mı oldu?

Ezilen halkların ulusal ve demokratik hakları, sosyalist mücadelenin temel meselelerinden biri olmaktan mı çıktı?

Yoksa değişen, kapitalizm ve ulusal baskı ilişkileri değil, bunlar karşısında alınan siyasal tutum muydu?

Bu soruların karşılığı birkaç demokrasi, çoğulculuk ve uzlaşma cümlesiyle geçiştirilemez.

Üstelik demokrasi mücadelesini küçümsediğimiz için değil, tam tersine gerçek demokrasinin ekonomik sömürü ilişkilerinden ve ulusal eşitsizliklerden bağımsız düşünülemeyeceğini savunduğumuz için bunları soruyoruz.

Sosyalistler parlamentoda mücadele edebilir. Demokratik ittifaklar kurabilir. Somut hak kazanımları için farklı siyasal çevrelerle birlikte hareket edebilir.

Ama bütün bunlarla, işçi sınıfının bağımsız sosyalist siyasetini düzen partilerinin programına tabi kılmak arasında esaslı bir fark vardır.

Parlamentoyu mücadele alanı olarak görmek başka şeydir; parlamenter siyaseti toplumsal kurtuluşun nihai ufku hâline getirmek bambaşka şeydir!

İşte liberal solun siyasal açmazı, bu farkı giderek silikleştirmesidir.

Bir süre sonra sosyalizm, gerçekleştirilmesi gereken tarihsel bir hedef olmaktan çıkar; geçmişte inanılmış, bugün ise saygıyla anılması yeterli görülen bir hatıraya dönüşür.

Devrimcilik, yaşayan bir mücadele çizgisi olmaktan çıkar; özgeçmişe yazılan prestijli bir sıfata indirgenir.

Sendikal mücadele, sınıfın bağımsız örgütlenmesinin aracı olmaktan çıkarılıp siyasi kişiliklerin toplumsal meşruiyet kaynağına dönüştürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Bizim itirazımız işte bu siyasal anlayışadır!

Çünkü işçi sınıfının tarihsel mücadelesi, hiç kimsenin kişisel mülkü değildir.

Sendikal hareketin birikimi, herhangi bir siyasetçinin özel sermayesi değildir.

Devrimci mücadelede yaratılan değerler, daha sonra hangi partiye geçilirse geçilsin kullanılabilecek sınırsız bir siyasal kredi değildir.

O değerler, onları yaratan emekçilerin ve mücadele eden kuşakların ortak mirasıdır.

Bu nedenle hiç kimse kendi siyasi geçmişini öne çıkararak bugünkü siyasal yöneliminin tartışılmasını engelleyemez.

Ve kimse sosyalistlerden, geçmişin hatırına susmalarını beklememelidir!

Burada mesele kişisel husumet değildir. Mesele, siyasal çizgiler arasındaki temel ayrımdır.

Biz insanların fikir değiştirme hakkını tartışmıyoruz. Elbette herkes düşüncelerini değiştirebilir, başka partilerde siyaset yapabilir, geçmişteki görüşlerini terk edebilir.

Ama fikir değiştirme hakkı, o değişimin ideolojik ve sınıfsal sonuçlarının eleştirilemeyeceği anlamına gelmez.

Bir insan sosyalizmden uzaklaşabilir. Fakat sosyalizmden uzaklaşmayı sosyalizmin doğal devamıymış gibi sunan anlayış, eleştirinin tam merkezindedir!

Türkiye solunun daha fazla ideolojik belirsizliğe, sınıf uzlaşmacılığına, şovenist reflekslere ve geçmiş mücadelelerin romantikleştirilmesine ihtiyacı yoktur.

İhtiyacımız olan, işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesini yeniden temel mesele hâline getirmektir.

İhtiyacımız olan, sosyalizmi seçim bildirgelerinin süslü sözcüklerinden kurtarmaktır.

İhtiyacımız olan, Türk ve Kürt emekçilerinin ulusal eşitlik, demokrasi ve sınıfsal dayanışma temelinde ortak mücadelesini savunan tutarlı bir enternasyonalizmdir.

İhtiyacımız olan, sermaye egemenliğini yalnızca eleştirmekle yetinmeyip bu egemenliği aşmayı hedefleyen bağımsız, örgütlü, mücadeleci bir sosyalist siyasettir.

Bugün Türkiye’de milyonlarca emekçi geçim sıkıntısıyla boğuşurken, güvencesizlik yaygınlaşırken, sendikal haklar baskı altındayken, servet toplumun küçük bir kesiminde birikirken sosyalist hareketin temel sorusu kimin hangi partiden aday olacağı değil, bu sömürü düzenine karşı emekçilerin nasıl örgütleneceğidir.

Çünkü kapitalizm yalnızca kötü yönetildiği için sömürü üretmez.

Kapitalizm, sömürüyü kendi üretim ilişkilerinin temeline yerleştirdiği için sömürü düzenidir.

Bu nedenle sosyalizm, kapitalizmin daha iyi yönetilmesinin değil, aşılmasının siyasal projesidir.

Bunu söylemekten vazgeçen, sermaye düzeniyle ideolojik hesaplaşmayı ikinci plana iten, şovenizmle hesaplaşmayı erteleyen ve sınıfsal bağımsızlığı sürekli belirsiz bir geleceğe bırakan bir siyasetin devrimci geçmişi ne kadar görkemli olursa olsun, bugünkü yönelimi eleştiriden kaçamaz.

Evet, bu fotoğrafa iyi bakın!

Ama yalnızca yüzlere değil, siyasal güzergâhlara bakın.

Eski unvanlara değil, bugünkü programlara bakın.

Dün söylenen sloganlarla bugün savunulan siyasal tercihler arasındaki mesafeye bakın.

Çünkü siyasal tutarlılığın ölçüsü geçmişte kaç kez sosyalizm sözcüğünü kullandığınız değildir.

Ölçü, bugün sermayenin egemenliği ve halkların özgürlüğü karşısında nerede durduğunuzdur.

Nâzım’ın Abidin Dino’ya sorduğu mutluluğun resmini çizebilir miyiz, bilmiyorum.

Ama bir gerçeği biliyorum:

Devrimci geçmişi bir hatıra, sosyalizmi bir nostalji, sınıf mücadelesini bir seçim hesabı, enternasyonalizmi ise içi boş bir slogana dönüştüren siyasetin resmini çizmek için ressam olmaya gerek yoktur!

Tarih, insanları yalnızca nereden geldiklerine göre değerlendirmez. Nereye yürüdüklerine ve hangi siyasal tercihleri yaptıklarına da bakar.

Ve tarih önünde hiçbir devrimci özgeçmiş, bugünkü sınıfsal ve siyasal tercihlerden bağımsız bir beraat belgesi değildir.

Çünkü sosyalizm dün taşınmış bir kimlik değil, bugün sürdürülen sınıf mücadelesidir!

Devrimcilik geçmişten alınmış bir madalya değil, bugünün sermaye düzenine karşı alınan tutumdur!

Enternasyonalizm ise yalnızca halkların kardeşliğinden söz etmek değil, her türlü ulusal baskıya, eşitsizliğe ve şovenizme karşı tutarlı biçimde mücadele etmektir!

Ve işçi sınıfının kurtuluşu, devrimci geçmişini parlamenter siyasetin vitrini hâline getirenlerden değil, kendi bağımsız, örgütlü ve enternasyonalist mücadelesinden doğacaktır!