KİMİN CUMHURİYETİ, KİMİN BAYRAMI? – Eren Aydın

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

103 Yıllık Cumhuriyetin Gölgesinde: Tekçi Ulus Devlet, Katliamlar, Asimilasyon ve Halkların Eşitlik Sorunu

Bir devletin adına “Cumhuriyet” yazmak, onu kendiliğinden halkın cumhuriyeti yapmaz. Cumhuriyetin gerçek niteliği, hangi sınıfların iktidarını temsil ettiği, hangi halkların varlığını tanıdığı ve kimleri siyasal, kültürel ve ekonomik yaşamın dışında bıraktığı sorgulanarak anlaşılabilir.

29 Ekim 2026. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden 103 yıl geçti.

Meydanlar bayraklarla donatılıyor. Resmî törenlerde Cumhuriyet’in kazanımları anlatılıyor. Okullarda, devlet kurumlarında ve ekranlarda aynı sözler tekrarlanıyor:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!”

Peki ama hangi milletin?

Hangi halkların, hangi inançların, hangi sınıfların egemenliğinden söz ediliyor?

Kürtlerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, Alevilerin, Pontos Rumlarının ve bu coğrafyada yaşayan diğer halkların ve inanç topluluklarının tarihsel deneyimleri, Cumhuriyet’in resmî anlatısında ne kadar yer buluyor?

Yurdundan sürülenlerin, dili baskı altına alınanların, inancı aşağılananların, köyleri boşaltılanların, yakınları katledilenlerin hafızasında Cumhuriyet nasıl bir anlam taşıyor?

Birileri için kurtuluşun ve bayramın tarihi olan 29 Ekim, başkaları için inkârın, kayıpların ve karşılıksız kalmış adalet taleplerinin hatırlatıcısı olabilir.

Cumhuriyet’in 103. yılında asıl mesele yalnızca bir devletin kuruluşunu kutlamak değildir. Mesele, o devletin bir asır boyunca halklarla, inançlarla ve emekçi sınıflarla kurduğu ilişkiyi sorgulayabilmektir.

Çünkü cumhuriyet bir yönetim biçimidir. Demokrasi ise o yönetimin toplumsal içeriğiyle, siyasal katılımla, özgürlüklerle ve eşitlikle ilgilidir.

Bu ikisi her zaman aynı anlama gelmez.

Lenin: Her cumhuriyet halkın iktidarı değildir

Vladimir İlyiç Lenin, 1917’de kaleme aldığı Devlet ve Devrim adlı eserinde, demokratik cumhuriyetin kapitalist toplumdaki sınıfsal sınırlarını tartışırken şöyle yazar:

“Küçücük bir azınlık için demokrasi, zenginler için demokrasi — kapitalist toplumun demokrasisi budur.”

Lenin burada, cumhuriyet biçiminin tek başına ekonomik ve toplumsal eşitliği güvence altına almadığını vurgular.

1919 yılında Sverdlov Üniversitesi’nde verdiği Devlet Üzerine başlıklı konferansta ise demokratik cumhuriyetin ve genel oy hakkının feodalizme kıyasla büyük bir ilerleme olduğunu kabul eder; buna karşılık sermayenin toplumsal iktidarının bu siyasal biçim altında da devam edebileceğini açıklar.

Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in tarihsel karakterini sorgulamak bakımından önemli bir teorik çerçeve sunar.

Bir devletin başında padişah bulunmaması, o devlette emekçilerin gerçek anlamda iktidar sahibi olduğu anlamına gelmez.

Bir ülkenin anayasasında bütün yurttaşların eşit olduğunun yazılması, farklı halkların dillerinin ve kimliklerinin eşit koşullarda yaşayabildiğini kendiliğinden göstermez.

Bir devletin kendisini laik olarak tanımlaması da bütün inanç topluluklarının uygulamada eşit muamele gördüğünü kanıtlamaz.

Cumhuriyet, saltanatın kaldırılması, hukuk ve eğitim alanındaki reformlar vb genişletilmesi açısından önemli tarihsel değişimler yarattı.

Ancak bu dönüşüm, aynı zamanda merkeziyetçi, tek ulusal kimliğe dayalı ve farklılıkları ortak bir Türk kimliği içerisinde bütünleştirmeye çalışan bir devlet inşasıyla birlikte ilerledi.

Cumhuriyet’in tarihsel ilerlemelerini kabul etmek ile onun inkâr, asimilasyon ve sınıfsal eşitsizliklerini eleştirmek birbirini dışlamaz.

Tek millet anlayışı ve çok kimlikli Anadolu’nun inkârı

Anadolu ve Mezopotamya, tarih boyunca farklı halkların, dillerin, dinlerin ve kültürlerin yaşadığı bir coğrafya oldu.

Türkler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Araplar ve diğer halklar bu coğrafyanın tarihsel dokusunu oluşturdu. Ezidiler ve Aleviler gibi farklı inanç toplulukları da kendi gelenekleri, ritüelleri ve toplumsal hafızalarıyla bu çeşitliliğin parçasıydı.

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde ise bu çeşitlilik, eşit kolektif hakların tanındığı çoğulcu bir model üzerinden örgütlenmedi.

Ulus devletin inşasında Türk kimliği merkezî konuma yerleştirildi. Diğer kimliklerin bir bölümü görünmez kılındı; bazıları ise zorunlu iskân, dil politikaları ve kültürel asimilasyon yoluyla devletin tanımladığı ulusal kimliğe yaklaştırılmaya çalışıldı.

Burada kritik ayrım şudur:

Halkların birlikte yaşaması ile halkların tek bir kimlik altında eritilmeye çalışılması aynı şey değildir.

Birincisi eşitlik ve karşılıklı tanınmayla; ikincisi ise hiyerarşi ve asimilasyonla ilişkili olabilir.

Cumhuriyet’in yüz yıllık tarihindeki temel sorunlardan biri, bu iki yaklaşım arasındaki gerilimdir.

Ermeni Soykırımı: Cumhuriyetin devraldığı tarihsel miras

1915–1916 yıllarında Osmanlı İttihat ve Terakki yönetimi altında gerçekleştirilen Ermeni Soykırımı, Cumhuriyet’in ilanından önce yaşandı.

Bu tarihsel kronoloji önemlidir.

Ancak Cumhuriyet’in kuruluşunu, Ermenilerin kitlesel olarak öldürülmesi, sürgün edilmesi, mülklerine el konulması ve Anadolu’nun demografik yapısının değişmesiyle oluşan tarihsel mirastan bütünüyle bağımsız değerlendirmek de mümkün değildir.

Cumhuriyet, bu büyük yıkımın ardından yeniden biçimlenmiş bir coğrafyada kuruldu.

Ermeni halkının yaşadığı soykırımın inkârı ve tarihsel adalet sorununun çözümsüz bırakılması, devletin resmî tarih anlayışı ile mağdurların ve onların torunlarının hafızası arasındaki uçurumu derinleştirdi.

Bir cumhuriyetin geçmişle yüzleşmesi, yalnızca tarihî olayları anmakla sınırlı değildir.

Mülkiyet kayıplarının, kültürel mirasın, yerinden edilmenin ve kuşaklar boyunca aktarılan travmaların da tartışılmasını gerektirir.

Tarihsel adalet, geçmişin üzerini örterek değil, mağdurların sesine yer açarak mümkündür.

Pontos Rumları: Karadeniz’in susturulan hafızası

Karadeniz’in tarihini yalnızca bugünün ulusal sınırları ve kimlikleri üzerinden okumak, Pontos Rumlarının bu coğrafyadaki uzun tarihsel varlığını eksik bırakır.

Trabzon’dan Giresun’a, Samsun’dan çevre yerleşimlere kadar uzanan geniş bir bölgede Rum Ortodoks toplulukları yüzyıllar boyunca yaşadı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Millî Mücadele yıllarında Pontos Rumları kitlesel sürgünlere, zorla yerinden edilmelere ve ağır şiddete maruz kaldı.

1921–1922 yıllarında gerçekleştirilen sürgünler ve 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi, bölgenin toplumsal ve kültürel dokusunu köklü biçimde değiştirdi.

Bu şiddetin soykırım olarak nitelendirilmesi konusunda farklı tarihsel ve siyasal yaklaşımlar bulunmakla birlikte, kitlesel yerinden edilme ve büyük insani kayıplar tarih araştırmalarında belgelenmiştir.

Pontos meselesini ele almak, bir halkı başka bir halkın karşısına yerleştirmek değildir.

Mesele, Karadeniz’in çok dilli ve çok kültürlü geçmişinin resmî tarih anlatısında ne ölçüde temsil edildiğini sorgulamaktır.

Bir coğrafyanın tarihinden halkların izlerini silmek, o coğrafyanın hafızasını eksiltmektir.

Süryaniler: Tur Abdin’den Avrupa’ya uzanan göç ve kayıp

Süryaniler, Mezopotamya’nın en köklü Hristiyan topluluklarından biridir.

Tur Abdin, Mardin, Midyat ve çevresi, Süryani dilinin, kiliselerinin, manastırlarının ve tarihsel kültürünün önemli merkezleri olmuştur.

1915 döneminde Süryani ve diğer Doğu Hristiyan topluluklarının yaşadığı kitlesel şiddet, Süryani hafızasında Seyfo adıyla anılır.

Cumhuriyet döneminde ise güvenlik sorunları, ayrımcılık, mülkiyet anlaşmazlıkları ve bölgedeki çatışmalar, özellikle 1960’lardan itibaren Süryanilerin Avrupa’ya göçünde önemli rol oynadı.

Boşalan köyler, azalan nüfus ve kuşaklar arasında kesintiye uğrayan kültürel aktarım, bu göçlerin kalıcı sonuçları arasında yer aldı.

Süryani toplumunun talepleri yalnızca dinî ibadet özgürlüğüyle sınırlı değildir. Anadilin korunması, tarihsel mülklerin güvence altına alınması, kültürel mirasın yaşatılması ve eşit yurttaşlık da bu tartışmanın parçalarıdır.

Bir cumhuriyetin çoğulculuğu, yalnızca çoğunluğun haklarını korumasıyla değil, nüfusça küçük toplulukların kendi tarihsel varlıklarını sürdürebilmesiyle de ölçülür.

Ezidiler: İnancın inkârı, göç ve görünmezleştirilme

Ezidiler, özellikle Anadolu ve Mezopotamya’nın doğu ve güneydoğusunda tarihsel varlığı bulunan özgün bir inanç topluluğudur.

Ezidi inancı, kendine has kozmolojisi, ritüelleri ve tarihsel gelenekleriyle ayrı bir inanç sistemidir.

Tarih boyunca Ezidilere yönelik dinsel önyargılar ve dışlayıcı yaklaşımlar, topluluğun güvenlik ve toplumsal yaşam koşullarını olumsuz etkiledi.

Türkiye’deki Ezidi nüfusunun büyük bölümü, özellikle 1970’lerden 1990’lara uzanan süreçte Avrupa’ya göç etti.

Bu göçlerde ekonomik koşulların yanı sıra ayrımcılık, tehditler ve güvenlik kaygıları da etkili oldu.

Ezidilerin yaşadığı deneyim, Cumhuriyet’in ulusal ve dinsel çoğulculuk sorununu yalnızca etnik kimlik üzerinden tartışmanın neden yetersiz olduğunu gösterir.

Bir yurttaşın inancını çoğunluğun inanç kalıplarına göre değiştirmesi ya da gizlemesi beklendiğinde, eşit yurttaşlık iddiası sorunlu hâle gelir.

İnanç özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun inancını yaşayabilmesi değil, azınlıkta kalan bütün inanç topluluklarının da korkusuzca var olabilmesidir.

Aleviler: Eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve tarihsel hafıza

Alevilerin tarihi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte farklı dönemlerde baskı, dışlanma ve tanınma mücadeleleriyle şekillendi.

Cumhuriyet’in laiklik anlayışı, din ile devlet arasındaki ilişkiyi yeniden düzenledi. Ancak devletin din alanındaki kurumsal yapılanması, Alevilerin eşit tanınma sorununu bütünüyle çözmedi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı, zorunlu din derslerinin içeriği ve cemevlerinin statüsü, uzun yıllar Alevi toplumunun eşit yurttaşlık taleplerinin merkezinde yer aldı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve çeşitli insan hakları araştırmaları da bu alanlardaki eşitsizlikleri belgeledi.

Alevi toplumunun karşılaştığı sorunları yalnızca ibadethane tartışmasına indirgemek mümkün değildir.

Alevi hafızasında Dersim 1937–1938, Maraş 1978, Çorum 1980 ve Sivas 1993 gibi ağır toplumsal şiddet olayları da önemli yer tutar. Bu olaylar farklı tarihsel ve siyasal bağlamlarda gerçekleşmiş olsa da, Alevi toplumunda güvenlik, adalet ve eşitlik sorularını kuşaklar boyunca canlı tutmuştur.

Laiklik, bir inancı diğerlerinin üzerinde tutmadan bütün inançlara ve inançsızlara eşit mesafede durabilme meselesidir.

Dersim 1937–1938: Katliam, sürgün ve asimilasyon

Dersim, Cumhuriyet tarihinin en ağır devlet şiddeti olaylarından birine sahne oldu.

1937–1938 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekâtlar sonucunda binlerce insan öldürüldü; siviller katledildi, aileler parçalandı, insanlar zorla yerlerinden edildi.

Ancak Dersim’i yalnızca askerî operasyonlarla açıklamak, yaşananların daha geniş boyutunu görünmez kılar.

Dersim, aynı zamanda bir asimilasyon ve zorla toplumsal dönüştürme meselesidir.

1934 İskân Kanunu ve dönemin merkeziyetçi ulus devlet politikaları, bölgede nüfusun denetlenmesi, yerleşim yapısının değiştirilmesi ve kültürel farklılıkların devletin ulusal kimlik anlayışı içerisinde eritilmesiyle ilişkiliydi.

Dersim’de çoğunlukla Kırmancki/Zazaki ve Kurmanci konuşan, önemli ölçüde Alevi inanç geleneğine bağlı topluluklar yaşıyordu.

Bölgenin dilsel, kültürel ve dinsel yapısı, devletin merkezileştirme ve Türkleştirme politikalarının hedefi hâline geldi.

1937–1938 Dersim Katliamı sırasında yalnızca silahlı direnişe katılanlar değil, kadınlar, çocuklar ve çatışmaya katılmayan siviller de öldürüldü.

Resmî belgelere dayanan araştırmalarda yaklaşık 14 bin kişinin yaşamını yitirdiği ve 12 bin civarında kişinin sürgün edildiği belirtilmektedir. Kesin sayıların belirlenmesi ve katliamın bütün boyutlarının ortaya çıkarılması konusunda araştırmalar sürmektedir.

Dersimli çocukların ailelerinden koparılması, yatılı okullara gönderilmesi ve başka aileler yanında yetiştirilmesi gibi uygulamalar, asimilasyon politikalarının önemli bir parçası olarak incelenmektedir.

Bu nedenle Dersim’i yalnızca “isyanın bastırılması” ya da “güvenlik harekâtı” olarak tanımlamak, kitlesel sivil ölümleri ve zorla kültürel dönüştürme uygulamalarını açıklamakta yetersiz kalır.

Dersim 1937–1938, bir katliamdır. Aynı zamanda zorunlu sürgünler ve sistematik asimilasyon politikalarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken tarihsel bir yıkımdır.

Bazı tarihçiler ve araştırmacılar bu olayları ayrıca soykırım kavramıyla değerlendirmektedir. Bu nitelendirme üzerindeki hukuki ve akademik tartışma, katliamın ve asimilasyon uygulamalarının belgelenmiş niteliğini ortadan kaldırmaz.

Dersim’in hafızasında bu tarih, yalnızca kaybedilen insanların değil; susturulmaya çalışılan dillerin, parçalanan ailelerin ve kuşaklar boyunca taşınan acıların tarihidir.

Burada Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisine yöneltilmesi gereken temel soru şudur:

Bir toplumun dilini, inancını, geleneklerini ve kolektif yaşam biçimini zorla dönüştürmeye çalışan bir devlet, o toplumun özgür iradesine dayalı bir siyasal aidiyet yaratabilir mi?

Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı ve halkların eşitliği

Lenin’in ulusal sorun üzerine çalışmaları, cumhuriyetin demokratik niteliğini değerlendirmek açısından ikinci bir teorik çerçeve sunar.

Lenin, 1914 tarihli Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve 1916 tarihli Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı çalışmalarında, ezilen ulusların siyasal ayrılma hakkı da dâhil olmak üzere kendi kaderlerini tayin hakkını savunur.

Bu yaklaşımın merkezinde halklar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılması ve gönüllü birliğin ancak özgür iradeyle kurulabileceği düşüncesi bulunur.

Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı doğrudan her türlü etnik, dinsel veya kültürel farklılığın aynı siyasal statüye sahip olduğu anlamına gelmez. Ancak ulusal ayrıcalıklara, zorla asimilasyona ve baskıcı birlik anlayışına yönelik eleştirel bir temel sağlar.

Bu çerçeveden Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine bakıldığında, Kürtlerin ulusal hakları kadar Süryanilerin dil ve kültür hakları, Ezidilerin inanç özgürlüğü, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri, Pontos Rumlarının tarihsel hafızası ve Ermenilerin adalet talepleri de tartışmanın parçası hâline gelir.

Burada bütün toplulukların aynı tarihsel deneyimi yaşadığı söylenemez.

Her halkın ve inanç topluluğunun kendine özgü tarihi, kayıpları ve talepleri vardır.

Ancak bunların ortaklaştığı temel nokta, eşitlik iddiasının yalnızca devletin tanımladığı çoğunluk kimliğinden hareketle kurulamayacağıdır.

Cumhuriyetin sınıfsal karakteri: Emekçiler gerçekten iktidarda mı?

Cumhuriyetin tarihsel eleştirisi, yalnızca ulusal ve dinsel farklılıklarla sınırlandırılamaz.

Cumhuriyet aynı zamanda bir sınıf meselesidir.

Lenin’in Devlet ve Devrim eserindeki eleştirisinin merkezinde, siyasal haklarla ekonomik iktidar arasındaki ilişki yer alır.

Bir ülkede seçimler yapılabilir, parlamento bulunabilir ve yurttaşlık hakları anayasal güvence altına alınabilir.

Ancak ekonomik kaynaklar üzerinde küçük bir sermaye kesiminin belirleyici gücü devam ediyorsa, emekçilerin siyasal eşitliğinin maddi sınırları da tartışma konusu olur.

Bir fabrika işçisi, maden emekçisi, tarım işçisi, işsiz genç ya da yoksullukla mücadele eden emekli açısından cumhuriyetin anlamı, yalnızca hukuki vatandaşlık statüsü değildir.

Güvenceli iş, insanca ücret, örgütlenme özgürlüğü, kamusal eğitim, sağlık ve barınma hakkı da demokratik yaşamın temel unsurlarıdır.

Sınıfsal eşitsizlikle ulusal ve inanç temelli ayrımcılık farklı sorunlardır; ancak bir insan bunların birden fazlasını aynı anda yaşayabilir.

Örneğin Kürt bir mevsimlik işçinin ekonomik güvencesizliğiyle karşılaştığı dilsel ayrımcılık birbirinden bağımsız düşünülemez.

Süryani bir emekçinin mülkiyet ve güvenlik kaygıları, Ezidi bir yurttaşın inanç özgürlüğü meselesi ya da Alevi bir işçinin eşit yurttaşlık talebi, ekonomik ve siyasal yaşamın bütünlüğü içerisinde değerlendirilebilir.

Bu nedenle sosyalist bir cumhuriyet eleştirisi, hem ekonomik sömürüyü hem de kimlikler arasındaki eşitsizlikleri incelemek durumundadır.

Devletin politikaları ile halkların sorumluluğu aynı değildir

Tarihsel şiddet ve asimilasyon politikalarını eleştirirken önemli bir ayrımı korumak gerekir.

Devletin uygulamalarıyla bütün bir halkın kolektif olarak suçlanması aynı şey değildir.

Türk halkı ile devletin tarihsel yönetici kadroları, emekçiler ile egemen sınıflar, sıradan yurttaşlar ile devletin güvenlik ve asimilasyon politikaları birbirine indirgenemez.

Türkiye’nin tarihinde farklı kimliklerden emekçiler kimi zaman birbirine karşı konumlandırılmış, kimi zaman da ortak demokratik ve sınıfsal mücadelelerde bir araya gelmiştir.

Halkların geçmişte yaşadığı acıları tartışmak, bugünün insanlarını etnik kimliklerinden dolayı suçlamak anlamına gelmemelidir.

Tarihsel sorumluluk, karar alıcıların, kurumların, politikaların ve bunların sonuçlarının incelenmesini gerektirir.

Bir halkın özgürlüğü başka bir halkın düşmanlığı üzerine kurulmak zorunda değildir.

Eşitlik, farklı kimliklerin birbirini inkâr etmeden birlikte yaşamasıyla anlam kazanır.

103 yıl sonra: Cumhuriyet kimin cumhuriyeti?

Cumhuriyet’in kuruluşunun 103. yılında önümüzde yalnızca tarihsel bir kutlama değil, ciddi bir demokratik sorgulama bulunmaktadır.

Cumhuriyet, monarşinin sona ermesiyle önemli bir siyasal dönüşüm gerçekleştirdi. Ancak bu tarihsel dönüşümün, ulusal kimlik, inanç özgürlüğü, sınıfsal eşitlik ve devlet şiddeti bakımından taşıdığı çelişkiler de vardır.

Ermeni Soykırımı’nın mirasıyla yüzleşmeden, Pontos Rumlarının sürgün ve yerinden edilme tarihini konuşmadan, Süryanilerin kültürel kayıplarını görünür kılmadan, Ezidilerin inanç özgürlüğü sorunlarını ele almadan, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerine cevap aramadan ve Dersim Katliamı ile asimilasyon politikalarını açıkça tartışmadan, Cumhuriyet’in bütün toplum kesimleri için ne ifade ettiğini anlamak mümkün değildir.

Aynı şekilde emekçilerin ekonomik ve siyasal haklarını tartışmadan da bir cumhuriyetin sınıfsal karakteri anlaşılamaz.

103 yıl sonra sorulması gereken soru yalnızca “Cumhuriyet bize ne kazandırdı?” değildir.

Bir başka soru daha vardır:

Cumhuriyet hangi halkların, hangi inançların, hangi emekçi kesimlerin haklarını tanıdı; hangilerini sınırlandırdı, görünmez kıldı veya baskı altına aldı?

Cumhuriyetin demokratik niteliği, resmî törenlerin büyüklüğünden çok, bu sorulara verilebilecek cevaplarla ilgilidir.

Bir cumhuriyetin halkın cumhuriyeti olma iddiası, yalnızca çoğunluğun değil, en küçük topluluğun da dilini, kimliğini, inancını ve yaşam hakkını güvence altına alabilmesiyle sınanır.

Lenin’in cumhuriyet ve sınıf iktidarı üzerine eleştirisi de, ulusların kendi kaderini tayin hakkı üzerine geliştirdiği yaklaşım da siyasal biçim ile gerçek toplumsal özgürlük arasındaki farkı tartışmaya açar.

29 Ekim 2026’da, 103 yıllık Cumhuriyet’in önünde duran tarihsel sorular bunlardır.

Ve bu sorular yalnızca geçmişe ilişkin değildir.

Bugün nasıl bir demokrasi, nasıl bir eşitlik ve nasıl bir ortak gelecek kurulabileceğiyle doğrudan ilgilidir.

Çünkü halkın cumhuriyeti olup olmadığı, devletin adında değil; halkların eşitliğinde, emekçilerin haklarında, tarihsel adalette ve özgürlüklerin gerçek yaşamda karşılık bulmasında aranmalıdır.