SINIF MÜCADELESİNİN TARİHSEL ZORUNLULUĞU VE DEVRİMCİ İRADENİN GÜNCEL GÖREVLERİ -Şemdin Şimşir

featured
Paylaş

Kapitalist-emperyalist sistemin ekonomik, siyasal ve toplumsal çelişkilerinin keskinleştiği; sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin hızlandığı, sınıfsal eşitsizliklerin büyüdüğü bir dönemden geçiyoruz. Sermaye birikiminin sürekliliğini güvence altına almaya yönelik politikalar ile emekçi sınıfların yaşam koşullarını iyileştirme talepleri arasındaki karşıtlık, sınıf mücadelesinin güncel biçimlerini belirliyor. Bu karşıtlık yalnızca ekonomik alanda değil, siyasal iktidar ilişkilerinde ve ideolojik mücadelede de kendini gösteriyor.

Fransa başta olmak üzere farklı ülkelerde emekçiler, gençler ve öğrenciler, ağırlaşan yaşam koşullarına, sosyal hakların aşınmasına ve demokratik özgürlüklerin sınırlandırılmasına karşı harekete geçiyor. Ekonomik taleplerle başlayan bu hareketler, kimi koşullarda devletin tutumunu ve siyasal iktidarın niteliğini tartışmaya açan daha geniş mücadelelere dönüşüyor. Bu gelişmeleri kavramak, görünür çatışmaları sıralamakla değil, onları doğuran maddi koşulları ve sınıfsal ilişkileri çözümlemekle mümkündür.

Marx ve Engels’in tarihsel materyalist yaklaşımı, toplumsal gelişmenin temelinde insanların maddi yaşamlarını üretme biçimlerinin bulunduğunu ortaya koyar. Üretim hiçbir zaman toplumsal ilişkilerden bağımsız gerçekleşmez. Üretim araçları üzerindeki mülkiyet, üretim sürecindeki konumlar ve toplumsal zenginliğin bölüşümü, toplumun sınıfsal yapısını belirler. Kapitalist toplumda üretimin kolektif niteliğine karşılık üretim araçlarının özel mülkiyet altında bulunması, temel sınıfsal çelişkinin maddi kaynağını oluşturur.

İşçi sınıfı, üretim sürecinde yalnızca kendi emek gücünün değerini yeniden üretmekle kalmaz, kapitalistin el koyduğu artı-değeri de yaratır. Kapitalist kârın temelinde bulunan bu sömürü ilişkisi, emek ile sermaye arasındaki karşıtlığın ekonomik özüdür. Düşük ücretler, ağır çalışma koşulları, işsizlik, güvencesizlik ve gelir eşitsizliği, bu ilişkinin toplumsal yaşamdaki görünür sonuçlarıdır. Dolayısıyla sınıf mücadelesi, yalnızca daha yüksek ücret veya daha iyi çalışma koşulları elde etme çabasından ibaret değildir. Bu mücadelelerin tarihsel anlamı, sömürünün sonuçlarına karşı verilen direniş ile sömürüyü doğuran kapitalist mülkiyet ilişkilerinin aşılması arasındaki bağda bulunmaktadır.

Kapitalist üretimin toplumsal karakteri ile üretimin sonuçlarının sermaye tarafından sahiplenilmesi arasındaki çelişki, ekonomik kriz dönemlerinde daha açık biçimde görünür hâle gelir. Ücretlerin satın alma gücündeki gerileme, kamusal hizmetlerin zayıflaması, sosyal hakların sınırlandırılması ve temel ihtiyaçların giderek piyasalaşması, emekçi sınıflar üzerindeki baskıyı artırır. Bununla birlikte krizlerin sonuçları toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde yansımaz. Sermaye birikimini korumaya yönelik politikaların toplumsal maliyeti çoğu zaman işçilerin, emekçilerin ve güvencesiz kesimlerin yaşam koşullarında ağırlaşma olarak ortaya çıkar.

Fransa’da 2026 yılının Eylül ve Ekim aylarında gelişen protestolar, ekonomik ve demokratik taleplerin nasıl iç içe geçebildiğini gösteren güncel örneklerden biridir. Eğitim koşullarına ilişkin taleplerle başlayan eylemler, öğretmenlerin, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla genişlemiş; hayat pahalılığı, kamusal hizmetlerdeki yetersizlikler, sosyal eşitsizlikler ve gelecek güvencesizliği hareketin ortak gündemleri hâline gelmiştir. 24 Ekim’de ülke çapında düzenlenen gösteriler, toplumsal hoşnutsuzluğun geniş kesimlere yayıldığını ortaya koyarken polis müdahaleleri ve gösterilere yönelik sınırlamalar da demokratik haklar üzerindeki tartışmaları derinleştirmiştir.

Bu hareketlerin önemi, yalnızca belirli ekonomik talepleri dile getirmelerinde değil, farklı toplumsal kesimlerin ortak sorunlar etrafında buluşabilmelerinde yatmaktadır. Gençlerin gelecek kaygıları, çalışanların yaşam koşulları, kamusal hizmetlerin korunması ve demokratik özgürlüklerin savunulması, toplumsal mücadelenin farklı boyutlarını bir araya getirebilmektedir. Bununla birlikte her kitlesel hareketin aynı sınıfsal bileşime, örgütlenme düzeyine veya siyasal hedeflere sahip olmadığı unutulmamalıdır. Toplumsal hoşnutsuzluğun büyümesi, kendiliğinden sosyalist bir siyasal bilincin geliştiği ya da devrimci bir durumun oluştuğu anlamına gelmez.

Marksizm-Leninizm, devleti uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının tarihsel ürünü olarak değerlendirir. Lenin’in Devlet ve Devrim eserinde açıkladığı üzere devlet, yalnızca idari ve hukuki kurumlardan oluşan tarafsız bir yapı değil, sınıf egemenliğinin sürdürülmesinde belirleyici işlevler üstlenen bir iktidar örgütlenmesidir. Bu nedenle ekonomik taleplerin siyasal bir nitelik kazanması, devletin sınıfsal karakteri sorununu da gündeme getirir.

Burjuva egemenliği yalnızca zor kullanımına dayanmaz; hukuk, siyasal temsil, ideolojik kurumlar ve toplumsal rıza mekanizmaları da düzenin yeniden üretiminde rol oynar. Çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde zor araçları daha görünür hâle gelebilir. Fransa’daki eylemler bağlamında gündeme gelen polis müdahaleleri ve gösterilere yönelik sınırlamalar, toplantı, gösteri, grev ve örgütlenme özgürlüklerinin yalnızca hukuken tanınmasının değil, fiilen kullanılabilmesinin de önemini hatırlatır. Bununla birlikte her müdahalenin hukuki ve siyasal koşullarını somut olarak değerlendirmek, mekanik genellemelerden kaçınmak gerekir.

Kapitalist krizlerin uluslararası niteliği, bu mücadelelerin daha geniş bir tarihsel çerçevede ele alınmasını gerektirir. Kapitalizmin gelişimiyle birlikte sermayenin yoğunlaşması, tekellerin güçlenmesi ve finans kapitalin belirleyici konuma yükselmesi, ekonomik ilişkilerin dünya ölçeğindeki karakterini derinleştirmiştir. Lenin’in emperyalizm çözümlemesi, sermaye ihracı, finans kapital, tekeller ve uluslararası rekabet arasındaki ilişkileri açıklaması bakımından güncelliğini koruyan teorik bir çerçeve sunmaktadır.

Günümüzde çokuluslu şirketler, uluslararası finans kuruluşları ve küresel üretim zincirleri, dünya ekonomisinin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Sermaye ulusal sınırların ötesinde hareket ederken emekçi sınıflar farklı devletlerin, hukuk sistemlerinin ve toplumsal koşulların içerisinde mücadele etmektedir. Bu durum, kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin yanı sıra proletarya enternasyonalizminin maddi temellerinden birini de oluşturmaktadır.

Fransa’da, İtalya’da, Portekiz’de ve dünyanın farklı bölgelerinde gelişen toplumsal mücadeleler, ekonomik ve demokratik sorunların tek bir ülkeyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Ancak uluslararası dayanışma, farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkan hareketleri aynı siyasal kalıba yerleştirmek değildir. Her ülkenin sınıfsal yapısı, ekonomik gelişmişlik düzeyi, siyasal ilişkileri ve mücadele gelenekleri farklıdır. Proletarya enternasyonalizm, bu farklılıkları dikkate alırken işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki ortak konumunu ve tarihsel çıkarlarını kavramayı gerektirir.

Bütün bu gelişmeler, kendiliğinden kitle hareketleri ile bilinçli siyasal sınıf mücadelesi arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme getiriyor. Lenin’in Ne Yapmalı eserinde tartıştığı kendiliğindenlik ve bilinç sorunu burada önem kazanır. Sömürüye ve eşitsizliklere duyulan tepki kitleleri harekete geçirebilir; kolektif mücadele deneyimi, ortak çıkarların fark edilmesini sağlayabilir. Ancak kitlesel öfke, kendiliğinden sosyalist sınıf bilincine dönüşmez. Bunun için kapitalist üretim ilişkilerinin, devletin sınıfsal karakterinin ve işçi sınıfının tarihsel konumunun kavranması gerekir. Hareketlerin bileşimi, talepleri, örgütlenme düzeyleri ve siyasal yönelimleri bu nedenle somut biçimde incelenmelidir.

Bu bağlamda devrimci örgüt sorunu, proletaryanın tarihsel mücadelesinin temel meselelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Kapitalist toplumda egemen sınıf, ekonomik kaynakların yanı sıra siyasal ve ideolojik egemenlik araçlarını da elinde bulundurur. İşçi sınıfının bağımsız siyasal hareketinin gelişmesi, bu nedenle kolektif örgütlenmeyi, teorik açıklığı ve tarihsel deneyimlerden öğrenmeyi gerektirir.

Leninist örgüt anlayışının temelinde teori ile pratiğin diyalektik birliği bulunur. Devrimci teori, toplumsal gerçeklikten kopuk soyut ilkeler toplamı olamayacağı gibi, devrimci pratik de sınıfsal hedeflerden ve tarihsel çözümlemeden bağımsız düşünülemez. Örgütsel güç yalnızca sayısal büyüklükle veya maddi olanaklarla ölçülemez. Toplumsal gelişmeleri doğru değerlendirebilmek, sınıf mücadelesinin farklı biçimleri arasındaki bağı kurabilmek ve değişen koşullara uygun siyasal yaklaşımlar geliştirebilmek de örgütsel kapasitenin belirleyici unsurlarıdır.

Bununla birlikte devrimci iradeyi nesnel koşulların yerine geçirmek, tarihsel materyalizmin temel yaklaşımıyla bağdaşmaz. Toplumsal dönüşüm, yalnızca öznel kararlılığın değil, maddi koşulların, sınıfsal güç ilişkilerinin ve bilinçli kolektif faaliyetin karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Devrimci örgütün tarihsel rolü de bu ilişki içerisinde şekillenir. Nesnel çelişkilerin varlığı, bunların hangi siyasal sonuçları doğuracağını tek başına belirlemez; belirleyici olan, toplumsal koşulların gelişimi ile sınıfların örgütlü siyasal faaliyetleri arasındaki diyalektik bağdır.

Bu nedenle Marksizm-Leninizmi değişmez formüllere indirgeyen dogmatik yaklaşımların aşılması zorunludur. Diyalektik materyalizm, toplumsal olguları tarihsel gelişimleri, iç çelişkileri ve karşılıklı ilişkileri içerisinde ele alır. Kapitalist üretimin teknolojik dönüşümü, çalışma ilişkilerinin yeniden örgütlenmesi, hizmet sektöründe ücretli emeğin yaygınlaşması, güvencesiz istihdamın büyümesi ve göçmen emeğinin kapitalist üretimdeki konumu, çağdaş sınıf mücadelesinin somut koşullarını etkilemektedir.

Bu değişimleri kavramak, geçmişin devrimci deneyimlerini tarihsel bağlamlarından koparmadan değerlendirmeyi gerektirir. Dogmatizm, geçmiş mücadele biçimlerini değişmez doğrulara dönüştürürken tarihsel sürekliliği bütünüyle reddeden yaklaşımlar da önceki deneyimlerin birikimini göz ardı eder. Devrimci diyalektiğin özü, süreklilik ile değişim arasındaki ilişkiyi kavramaktır. Kapitalist sömürü ilişkileri varlığını sürdürürken bu ilişkilerin toplumsal görünümleri, çalışma biçimleri ve mücadele koşulları tarihsel olarak değişmektedir. Devrimci düşüncenin canlılığı, teorik ilkeleri günümüzün somut gerçekliğiyle ilişkilendirebilmesinde bulunmaktadır.

Günümüz kapitalizminin yarattığı sorunlar da bu bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir. Ücretli emeğin sömürülmesi, işsizlik, güvencesizlik, barınma krizi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin piyasalaşması, toplumsal eşitsizlikler ve ekolojik yıkım birbirinden bütünüyle bağımsız gelişmeler değildir. Bunların önemli bir bölümü sermaye birikiminin işleyişi ve kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal sonuçlarıyla bağlantılıdır. Bununla birlikte her sorunun kendine özgü tarihsel ve siyasal özellikleri bulunmaktadır. Bilimsel bir çözümleme, bu sorunların ortak maddi temellerini açıklarken aralarındaki farklılıkları da dikkate almak zorundadır.

Sosyalist dönüşüm düşüncesi, yalnızca gelir dağılımının iyileştirilmesine veya kapitalist ekonomik yönetimin belirli yönlerinin yeniden düzenlenmesine indirgenemez. Temel mesele, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyetin ve siyasal iktidarın sınıfsal karakterinin dönüştürülmesidir. Ekonomik ve demokratik kazanımlar uğruna verilen mücadeleler önemli olmakla birlikte sosyalist dönüşümün tarihsel içeriği, sömürünün maddi temellerinin ortadan kaldırılmasıyla bağlantılıdır.

Uluslararası mücadele deneyimlerinin güncel önemi, yalnızca ortaya çıkardıkları kitlesel hareketlilikte değil, bu hareketliliğin siyasal sonuçlar yaratabilme kapasitesi ile sınırlarının birlikte incelenmesinde yatmaktadır. Fransa’daki toplumsal protestolar, Sırbistan’daki siyasal mücadeleler ve Brezilya’daki dijital seferberlik örnekleri, birbirinden farklı toplumsal ve siyasal koşullarda kolektif eylemin değişik biçimler alabildiğini göstermektedir. Ne var ki bir hükümetin geri adım atması, seçim dengelerinin değişmesi veya siyasal iletişim alanında etkili bir müdahale gerçekleşmesi, tek başına üretim ilişkilerinin ve sınıf iktidarının dönüşmesi anlamına gelmez. Bu deneyimlerden çıkarılması gereken ders, kitlesel tepkinin önemini küçümsemeden, onun kalıcı örgütlenmeye ve bağımsız sınıf siyasetine dönüşmesinin koşullarını sorgulamaktır.

Türkiye açısından sorun, uluslararası hareketleri uzaktan izlemek ya da başka ülkelerdeki mücadele biçimlerini kendi tarihsel bağlamlarından kopararak tekrarlamak değildir. Asıl görev, kapitalist üretim ilişkilerinin Türkiye’de yarattığı somut çelişkileri, emek gücünün farklı alanlarda karşılaştığı sömürü biçimlerini ve toplumsal muhalefetin örgütlenme olanaklarını çözümlemektir. İşyerlerinde, sanayi havzalarında, lojistik merkezlerinde, mahallelerde ve üniversitelerde geliştirilecek kalıcı kolektif ilişkiler; ekonomik taleplerin demokratik hak mücadeleleriyle bağını kurarken işçi sınıfının kendi deneyimini biriktirebileceği, karar süreçlerine katılabileceği ve bağımsız siyasal iradesini geliştirebileceği zeminler olarak değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede seferberlik, tek bir gösterinin büyüklüğüne, etkili bir slogana ya da kapitalist düzenin teşhiriyle sınırlı bir faaliyete indirgenemez. Teşhir, toplumsal çelişkilerin görünür hâle gelmesini sağlayabilir; ancak dağınık hoşnutsuzluğun süreklilik taşıyan kolektif bir güce dönüşmesi, ortak talepler etrafında örgütlenmeyi, mücadeleler arasında bağ kurmayı ve kazanımların korunmasını gerektirir. Ücret, çalışma koşulları, barınma, eğitim, sağlık ve demokratik özgürlükler için verilen mücadelelerin ortak sınıfsal temellerinin açığa çıkarılması, bu mücadelelerin özgül taleplerini silmek değil, aralarındaki siyasal ilişkinin kurulması demektir. Güncel görev, savunma mücadelelerinin birikimini işçi sınıfının bağımsız siyasal özne olarak gelişmesiyle ilişkilendirebilmektir.

Ekim Devrimi’nin tarihsel deneyimi, krizlerin açtığı olanakların siyasal sonuçlara dönüşmesinde örgütlenme ve bilinç düzeyinin önemini gösterir. Devrimci örgüt, sınıfın yerine irade koyan bir güç olarak değil, işçi sınıfının bağımsız kolektif eyleminin gelişmesine katkıda bulunan bir örgütlenme biçimi olarak düşünülmelidir. Bu yaklaşım, güncel mücadeleleri tarihsel hedeflerden koparmadan değerlendirmeyi mümkün kılar.

Fransa’dan diğer ülkelere uzanan mücadele deneyimleri, bir yandan kapitalist toplumun çelişkilerini açığa çıkarırken öte yandan örgütlenmenin sınırlarını da görünür kılıyor. Türkiye’de bu deneyimlerden çıkarılacak sonuç, toplumsal hoşnutsuzluğun kendiliğinden siyasal bir alternatif yaratmasını beklemek değil; ücret, çalışma koşulları, barınma, eğitim, sağlık ve demokratik özgürlükler için verilen mücadelelerin ortak sınıfsal bağlarını kurabilmektir. Böyle bir bağ, farklı taleplerin özgüllüğünü ortadan kaldırmadan işçi sınıfının bağımsız siyasal özne olarak gelişmesine katkı sunabilir.

Devrimci teorinin güncel görevi, nesnel çelişkileri somut tarihsel koşullar içinde çözümlemek ve bu çelişkilerle bilinçli kolektif faaliyet arasındaki ilişkiyi açıklamaktır. Devrimci irade ise ne krizleri kendi başına yeterli gören bir bekleyişe ne de nesnel koşulların yerine geçen bir kararlılığa indirgenebilir. Ekonomik ve demokratik kazanımlar için verilen mücadelelerin tarihsel ufku, sömürüyü yeniden üreten mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal iktidarın sınıfsal karakterinin dönüşümüdür. Asıl hedef, işçi sınıfının bağımsız örgütlü gücünü geliştirerek mücadeleyi sosyalist iktidar perspektifiyle buluşturmaktır.