DEVLET ŞİDDETİ, PROVOKASYON VE KORKU SİYASETİ: AVRUPA’DA TOPLUMSAL İSYANIN KRİMİNALİZE EDİLMESİ – Eren Aydın

featured
Paylaş

Avrupa’da, Almanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya, İspanya’dan Portekiz’e kadar geniş bir coğrafyada derinleşen ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler, emekçilerin ve gençliğin öfkesini büyütmektedir. Hayat pahalılığı, yoksullaşma, barınma krizi, sosyal hakların geriletilmesi ve geleceksizlik karşısında kitlelerin sokaklara çıkması, kapitalist sistemin derinleşen sınıfsal çelişkilerinin sonucudur.

Ancak kitlelerin ekonomik ve demokratik talepleri yerine, gösteriler sırasında yaşanan çatışmaların, kırılan camların, yağma görüntülerinin ve güvenlik söylemlerinin öne çıkarılması dikkat çekicidir. Toplumsal eşitsizliğin yarattığı öfke bir kamu düzeni sorununa indirgenirken, bu öfkenin gerçek nedenleri tartışmanın dışına itilmektedir. Böylece emekçilerin hak arama mücadelesi, toplumsal meşruiyetinden koparılarak kriminalize edilmektedir.

Mesele, yalnızca polis ile göstericiler arasındaki çatışma değildir. Devletin sınıfsal karakteri, emek-sermaye çelişkisinin üzerinin örtülmesi ve ortak mücadele gücünün parçalanması sorunudur. Marx, Engels ve Lenin’in devlet çözümlemelerinde polis, ordu, yargı ve diğer zor kurumları, mevcut mülkiyet ve egemenlik ilişkilerinin korunmasında rol oynayan aygıtlardırder. Toplumsal talepler karşısında müzakere yerine baskıcı güvenlik politikalarının öne çıkarılması, hak arama mücadelesinin siyasal içeriğini görünmez kılmaktadır.

Polis gücüyle meydanlar boşaltılır, göstericiler dağıtılır; fakat kitleleri o meydanlara taşıyan yoksulluk, sömürü ve eşitsizlik ortadan kaldırılamaz.

Almanya’da gençliğin kitlesel gösteri hazırlıkları henüz sokaklara taşınmadan şiddet, provokasyon, aşırılık ve kamu düzeni söylemlerinin öne çıkarılması, göçmenlerin hedef gösterilmesi bu güvenlikçi yaklaşımın çarpıcı bir örneğidir. 31 Ekim 2026 için yapılan gösteri çağrıları çevresinde polis ve güvenlik kurumlarının açıklamaları tartışmaya açılmış, gençliğin sosyal ve ekonomik talepleri daha gösteriler başlamadan güvenlik gündeminin gölgesinde kalmıştır.

Daha da ileri gidilerek, CDU’nun gençlik örgütünün Berlin-Mitte kolunun 26 Ekim’de öğrenci gösterilerinin engellenmesini ve Alman ordusunun önleyici biçimde görevlendirilmesini istediği yönündeki açıklamalar gündeme gelmiştir. Ordunun fiilen sokağa çıkarılmasıyla böyle bir çağrının yapılması aynı şey değildir. Ancak henüz sokağa çıkmamış gençliğe karşı askerî müdahale seçeneğinin tartışılması, toplumsal muhalefete yönelik korku ve güvenlikçi siyasal anlayışın boyutlarını ortaya koymaktadır.

Burada asıl sorun, eğitim, barınma, geçim ve gelecek, zorunlu askerliğe hayır talepleriyle harekete geçen gençliğin, henüz sesini duyurmadan potansiyel güvenlik tehdidi olarak tartışılmasıdır. Böylece toplumsal taleplerin yerine korku, şiddet ve provokasyon söylemleri geçirilmektedir.

Provokasyon siyasetinin temel işlevi de burada belirginleşmektedir. Gösterilerde yaşanan olayları, bütün bir toplumsal hareketin mahkûm edilmesine gerekçe yapılırken polisin orantısız müdahaleleri geri plana itilmektedir. Şiddet görüntülerinin sürekli dolaşıma sokulması, kitlelerde korku ve güvensizlik yaratarak toplumsal dayanışmayı zayıflatmaktadır.

Kitlelerin birbirinden korkmaya başladığı yerde ortak sınıfsal çıkarlar geri plana itilir. Korku siyaseti, emekçilerin birliğini parçalayarak mevcut egemenlik ilişkilerinin korunmasına hizmet eder.

Tarih boyunca ezilenlerin öfkesi ve isyanı, egemen güçler tarafından yağmacılık, çapulculuk, kargaşa ve kamu düzenine tehdit söylemleriyle itibarsızlaştırılmıştır. 1871 Paris Komünü’nden 1886 Chicago işçilerinin mücadelesine, büyük genel grevlerden günümüzün toplumsal hareketlerine kadar bu yaklaşımın farklı örnekleri görülmüştür.

Ancak ezilenlerin mücadelelerini suçlayıcı sıfatlarla tanımlamak, o mücadeleleri ortaya çıkaran koşulları değiştirmemiştir. Sömürü, yoksulluk ve baskı ortadan kalkmadıkça toplumsal öfkenin maddi temeli de varlığını sürdürmektedir. Ezilenlerin isyanını anlamak için yalnızca sokaktaki görüntülere değil, o isyanı doğuran sınıfsal ilişkilere bakmak gerekir.

Egemenlerin bir mücadeleyi “çapulculuk” olarak adlandırması, onun tarihsel ve toplumsal meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Yağma söylemi yoksulluğu, kargaşa söylemi sömürüyü, güvenlik söylemi sınıf çelişkilerini yok etmez.

Bir mağazanın kırılan camı günlerce gündemde tutulurken binlerce insanın neden yoksulluk, kira artışları ve sosyal kesintiler karşısında sokaklara çıktığının tartışma dışına itilmesi, olayların nedenleriyle sonuçlarının tersine çevrilmesidir. Gösterilerde yaşanan çatışmalar, olayları, kitlelerin ekonomik ve demokratik taleplerini geçersiz kılmaz.

Tarih boyunca işçi sınıfının kazandığı haklar, egemen güçlerin kendiliğinden verdiği armağanlar değildir. Grevler, kitlesel gösteriler, boykotlar ve örgütlü direnişler, mevcut ekonomik ve siyasal ilişkileri zorlayarak hakların genişlemesini sağlamıştır. Bu nedenle toplumsal mücadeleyi yalnızca devletin belirlediği güzergâhlarda yürümeye ve mevcut düzeni rahatsız etmeyen itirazlara indirgemek, sınıf mücadelelerinin tarihsel deneyimini yok saymaktır.

Almanya’da protestoların göçmenlik ve güvenlik tartışmalarıyla ilişkilendirilmesi ise bu sürecin bir başka önemli boyutudur. Gösterilerde yaşanan olayların sorumluluğunu göçmenlere veya belirli topluluklara yüklemek, toplumsal öfkenin gerçek nedenlerini geri plana iten bir ayrıştırma siyasetidir.

Alman işçi ile göçmen işçi, aynı ücret baskısıyla, benzer kira artışlarıyla ve sosyal hak kayıplarıyla karşı karşıyadır. Farklı ulusal kimliklere sahip olmaları, onların kapitalist üretim ilişkileri içindeki ortak sınıfsal konumlarını ortadan kaldırmaz. Buna rağmen göçmenlerin toplumsal huzursuzluğun sorumlusu olarak sunulması, emek ile sermaye arasındaki temel karşıtlığı milliyetler üzerinden gelişen bir düşmanlıkla perdelemektedir.

İşte böl-parçala-yönet siyasetinin sınıfsal anlamı buradadır. Aynı ekonomik koşulları paylaşan emekçilerin birbirlerine karşı konumlandırılması, sömürü ilişkilerinin ve sermaye egemenliğinin sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.

Alman işçinin düşmanı göçmen işçi değildir. Göçmen işçinin de düşmanı Alman işçi değildir. Onların ortak sorunları sömürü, güvencesizlik, yoksulluk ve ekonomik eşitsizliktir.

Fransa deneyimi ise farklı halk kesimlerinin ortak mücadele zemininde buluşmasının önemini ortaya koymaktadır. Sarı Yelekliler protestolarında, emeklilik reformuna karşı eylemlerde, çiftçilerin mücadelelerinde ve polis şiddetine karşı gösterilerde devletin müdahaleleri ciddi tartışmalara neden olmuş; insan hakları örgütleri aşırı güç kullanımı ve protesto hakkının sınırlandırılması konusunda eleştiriler yöneltmiştir.

Fransa’da gençlerin, işçilerin, sendikaların, emeklilerin ve diğer toplumsal kesimlerin taleplerinin ortaklaşması, hareketlerin toplumsal etkisini genişletmiştir. Aynı ortaklaşma, Almanya açısından da sınıfsal dayanışmanın önemini ortaya koymaktadır. Gençliğin talepleri, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ve göçmenlerin eşitlik arayışı birbirinden kopuk değildir.

Bu noktada reformist ve devrimci siyasal yaklaşımlar arasındaki ayrım da belirginleşmektedir. Reformizm, mevcut siyasal ve ekonomik düzenin sınırları içerisinde değişim ararken Marksist-Leninist sınıf siyaseti, sömürü ilişkilerinin yapısal dönüşümünü gündeme getirir. Polis şiddetini görmezden gelip birkaç kırık camı siyasal tartışmanın merkezine yerleştiren, kitlelerin haklı taleplerini kamu düzeni sorununa indirgeyen her yaklaşım, sonuçları itibarıyla mevcut düzenin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Devrimci sınıf siyaseti açısından belirleyici olan, toplumsal mücadelenin bağımsızlığını, demokratik haklarını ve örgütlü dayanışmasını savunmaktır.

İşçi sınıfının tarihi, toplumsal ilerlemenin mevcut güç ilişkilerini zorlayan kolektif mücadelelerle gerçekleştiğini göstermektedir. 1886 Chicago işçilerinin sekiz saatlik işgünü mücadelesi, 1920 Almanya Genel Grevi ve 1936 Fransa fabrika işgalleri, örgütlü emek gücünün ekonomik ve siyasal kararlar üzerindeki etkisinin tarihsel örnekleridir. Hiçbir toplumsal hareketin meşruiyeti, iktidarı rahatsız etmemesine veya yalnızca devletin izin verdiği sınırlar içinde kalmasına bağlanamaz.

Bir gösterinin meşruiyeti, iktidarı rahatsız etmemesinde değil, savunduğu haklarda, toplumsal taleplerinde ve demokratik niteliğinde aranmalıdır.

Bugün Avrupa’da yükselen toplumsal öfke karşısında kullanılan güvenlik, provokasyon ve yağma söylemlerinin siyasal sonucu açıktır: Kitlelerin ekonomik ve demokratik talepleri geri plana itilmekte, göçmenler hedef gösterilmekte, emekçilerin ortak sınıfsal çıkarları yerine ulusal ve toplumsal ayrımlar öne çıkarılmaktadır.

Oysa devletin baskı aygıtları, toplumsal eşitsizliği yaratan ekonomik ilişkileri ortadan kaldırmaz. Korku siyaseti, sınıf dayanışmasını zayıflatır; ancak sömürünün, yoksulluğun ve geleceksizliğin maddi temellerini yok etmez. Ezilenlerin öfkesi, ona yakıştırılan “yağmacılık” ve “çapulculuk” sıfatlarıyla tarihten silinmez.

Marksist-Leninist açıdan temel mesele, toplumsal hareketleri yalnızca güvenlik ve kamu düzeni tartışmalarının sınırlarında ele almak değil, onların ekonomik ve sınıfsal nedenlerini ortaya koymaktır. Yerli ve göçmen emekçilerin ortak çıkarları, milliyetçi ayrıştırmada değil, eşit haklar ve proletarya enternasyonalizmi temelindeki dayanışmada birleşmektedir.

Kitleleri birbirine düşmanlaştıran anlayışa karşı sınıf dayanışması; devletin şiddetine karşı demokratik hakların savunulması, meşru mücadele yöntemlerin kullanılması, milliyetçi ayrıştırmaya karşı proletarya enternasyonalizmi!

Yerli ve göçmen emekçiler aynı sınıf mücadelesinin parçalarıdır.

Bugün görev enternasyonal dayanışmayı büyütmek sistemin bu oyununu teşhir etmektir.

Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!