AKP’li eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon soruşturması kapsamında adliyeye çağrılması ve ardından tutuklanması, iktidar çevresindeki rant ilişkilerini yeniden gündeme taşıdı. Anadolu Ajansı’nın servis ettiği adliye görüntüleri ise kamuoyuna güçlü bir mesaj vermeye hizmet ediyor: Devlet hesap soruyor, yolsuzlukların üzerine gidiliyor, kimseye ayrıcalık tanınmıyor!
Peki gerçekten öyle mi? Yoksa yaşananlar, halkın giderek büyüyen öfkesini yatıştırmaya yönelik bir hesaplaşma gösterisinin parçası mı?
Mesele yalnızca bir eski bakanın adliyeye götürülmesi, ifadesinin alınması ya da tutuklanması değildir. Asıl mesele, yıllardır siyasi iktidarın çevresinde şekillenen sermaye ilişkilerinin, ayrıcalıkların ve rant paylaşımının nasıl işlediğidir. Birkaç kişinin yargı önüne çıkarılması, bu ilişkileri yaratan ve besleyen düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez.
Kaya’nın ikinci kez ifadeye çağrılması ve adliyeye gelişinin görüntülenmesi, kamuoyunda hesap sorulduğu algısını güçlendirdi. Ancak bu görüntülerin özellikle toplumsal tepkileri azaltmak amacıyla planlandığı kanıtlanmış değildir. Buna rağmen iktidarın böyle bir süreci siyasal meşruiyet üretmek için kullanıp kullanmadığı, üzerinde durulması gereken temel sorudur.
Çünkü Türkiye’de yolsuzluk iddiaları, siyasal iktidar ile sermaye arasındaki ilişkilerden bağımsız ele alınamaz. Kamu kaynaklarının dağıtımından ekonomik ayrıcalıklara, denetim kurumlarının işleyişinden siyasi nüfuzun sağladığı olanaklara kadar bütün mekanizmalar sorgulanmadan gerçek bir hesaplaşmadan söz edilemez.
Kemal Tahir’in romanından hatırlanan o çarpıcı söz, bugünkü tabloyu anlatan güçlü bir benzetmedir: “Kurtlukta düşeni yemek kanundur.”
Dün iktidarın güçlü isimleri arasında bulunanların bugün gözden çıkarılması, düzenin değiştiğini göstermez. Siyasi koruma ortadan kalktığında bazı isimler yalnızlaşır, bazı ilişkiler açığa çıkar, bazı kişiler yargı önüne götürülür. Fakat asıl sorun, onları o konuma taşıyan ve yıllarca ayrıcalıklı ilişkilerin içinde tutan mekanizmaların varlığını sürdürmesidir.
Bugün birilerinin siyasi gücünü kaybetmesi, dün hangi ilişkilerden yararlandıkları ve bu ilişkilerin kimler tarafından korunduğu sorularını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bu soruların daha güçlü biçimde sorulmasını gerektirir.
Bir kişinin tutuklanmasıyla yıllardır işleyen bir rant düzeni temizlenmiş olmaz. Birkaç ismin tasfiye edilmesiyle siyasi iktidarın ekonomik ilişkiler üzerindeki belirleyici rolü sona ermez. Yalnızca kişiler değişir, ilişkiler yeniden kurulur ve aynı düzen farklı aktörlerle yoluna devam eder.
Üstelik bütün bunlar, milyonlarca insanın ağır ekonomik sorunlarla boğuştuğu bir ülkede yaşanıyor.
Emekliler maaşlarıyla geçinemiyor. İşçiler aldıkları ücretle insanca yaşama koşullarını sağlayamıyor. Çocuğuna bir çift ayakkabı alamayan anne babalar, kiralarını ödeyemeyen aileler, borç yükü altında ezilen emekçiler, gelecek umudunu yitiren gençler her geçen gün daha ağır koşullarla karşı karşıya kalıyor.
Yetmiş yaşındaki bir kadın sokak röportajında geçinemediğini anlatırken “Ölmek istiyorum” diye haykırıyor. Yoksulluğun, güvencesizliğin ve toplumsal çaresizliğin insan hayatında yarattığı yıkım bütün ağırlığıyla ortada duruyor.
Böylesi bir ülkede siyasi iktidara yakın isimlerin büyük sermaye işlemleri ve olağanüstü kazanç iddialarıyla gündeme gelmesi, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda derin bir toplumsal adalet sorunudur.
Bir tarafta yaşamını sürdürebilmek için mücadele eden milyonlar, diğer tarafta siyasi güçle ekonomik ayrıcalık arasındaki ilişkilerin yarattığı kazançlar…
Halk yoksulluğun yükünü taşırken, rantın kimler arasında paylaşıldığına ilişkin sorular büyüyor.
İşte bu nedenle mesele birkaç adliye fotoğrafıyla, birkaç savcılık ifadesiyle veya birkaç tutuklama kararıyla kapatılamaz.
Asıl sorulması gereken, bu ilişkilerin yıllarca nasıl sürdüğü, hangi siyasi ve ekonomik mekanizmalar tarafından mümkün kılındığı, denetim kurumlarının neden etkili biçimde işlemediği ve siyasi sorumluluğun hangi makamlara kadar uzandığıdır.
Türkiye’de siyasal ve ekonomik kararların merkezinde Cumhurbaşkanlığı ve Saray yönetimi bulunuyor. Böylesine merkezileşmiş bir iktidar yapısında rant ilişkilerinin, kamu kaynaklarının kullanımının ve siyasi ayrıcalıkların sorumluluğu yalnızca alt kademelerdeki isimlere yüklenemez.
Saray’daki siyasal iktidar sorgulanmadan, rant düzeninin bütün yönleriyle açığa çıkarılması mümkün değildir.
Bu, hakkında suçlama bulunan herkesin peşinen suçlu ilan edilmesi anlamına gelmez. Suçun tespiti delillere ve bağımsız yargı süreçlerine dayanmalıdır. Ancak hukuki sorumluluk ile siyasi sorumluluk birbirinden ayrılamaz. Bir yönetim, kendi döneminde gelişen ilişkilerin nasıl oluştuğunu ve neden denetlenemediğini açıklamak zorundadır.
Siyasi iktidarın bütün mekanizmaları elinde topladığı bir düzende, ortaya çıkan her yolsuzluk iddiasını yalnızca birkaç kişinin bireysel davranışlarıyla açıklamak, sistemin kendisini tartışma dışında bırakmaktır.
Sorun tam da budur.
İktidarın siyasi ve ekonomik ilişkileri sorgulanmadan, sermaye ile devlet arasındaki ayrıcalık mekanizmaları ortadan kaldırılmadan, gerçek bir temizlik yapılamaz. Yargı önüne çıkarılan bazı isimler üzerinden yürütülen hesaplaşma görüntüleri, bu temel gerçeği değiştirmez.
Halkın tepkisini yatıştırmak için birkaç kişiyi gözden çıkarmak, yolsuzlukla mücadele değil, mevcut düzeni koruma yöntemidir. Böyle bir durumda hesaplaşma görüntüsü yaratılırken hesaplaşılması gereken düzen ayakta tutulur.
Elbette gerçek bir soruşturma yürütülmeli, suç işleyenler yargılanmalı, hukuka aykırı kazançlar araştırılmalı ve sorumluluğu kanıtlanan herkes hesap vermelidir. Fakat soruşturmaların yalnızca belirli kişilerle sınırlanması, siyasi ilişkiler ağının bütünüyle ortaya çıkarılmaması ve ekonomik ayrıcalıkların sürmesi, toplumun adalet beklentisini karşılamaz.
Halkın istediği birkaç kişinin cezalandırıldığı bir gösteri değil, yolsuzluğu ve rantı yeniden üreten düzenin ortadan kaldırılmasıdır.
Çünkü bu mesele, yalnızca kimin ne kadar kazandığı ya da kimin gözden çıkarıldığı meselesi değildir. Ülkenin kaynaklarının kimler için kullanıldığı, ekonomik kararların hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda alındığı ve yaratılan toplumsal zenginliğin kimlerin elinde toplandığı meselesidir.
Saray merkezli iktidar yapısı ve onun çevresinde gelişen rant ve ayrıcalık ilişkileri dağıtılmadan, aynı mekanizmalar yeni isimlerle işlemeye devam eder. Bugün gözden çıkarılanların yerini yarın başkaları alır. Birileri sahneden indirilir, başkaları sahneye çıkarılır. Ama halkın yaşam koşulları değişmez.
Böyle bir hesaplaşmanın bedelini de ayrıcalıklardan yararlananlar değil, yoksullukla mücadele eden milyonlar öder.
Sonuçta mesele, bir eski bakanın adliye kapısından nasıl girdiği değildir. Mesele, halkın alın teriyle yaratılan zenginliğin nasıl paylaşıldığı ve bu paylaşımı güvence altına alan siyasal düzenin neden sürdüğüdür.
Asıl hesap sorulması gereken yer, yalnızca adliye koridorlarına getirilen isimler değil, rant ve ayrıcalık düzeninin siyasi merkezidir.
Bu nedenle Saray merkezli rant düzeni bütün mekanizmalarıyla sorgulanmalı, kamu kaynakları üzerindeki ayrıcalıklı ilişkiler sona erdirilmeli ve siyasi iktidarın hesap verebilirliği sağlanmalıdır. Gerçek bir değişim, yalnızca isimlerin değil, bu ilişkileri doğuran siyasal ve ekonomik düzenin değiştirilmesini gerektirir.
Perde değişmiyor, sahne değişmiyor, yalnızca oyuncular değişiyor. Rant düzeni ayakta kaldıkça kazananlar değişse de kaybeden yine halk oluyor.
Halkın ihtiyacı yeni bir hesaplaşma tiyatrosu değil, bu tiyatronun sahnelendiği düzenin köklü biçimde değiştirilmesidir.
