Ekim Devrimi’nin 109. yıldönümünde, 1917’yi anmak yalnızca geçmişin büyük bir tarihsel olayını saygıyla selamlamak anlamına gelmez. Ekim’i sosyalist hareketin şanlı geçmişine ait bir yıldönümüne, tarih kitaplarında kalmış bir deneyime ya da artık kapanmış bir dönemin sembolüne indirgemek, onun insanlık tarihi bakımından taşıdığı devrimci anlamı eksiltmek olur. Çünkü Ekim Devrimi’nin asıl önemi, yüz yılı aşkın süre önce Rusya’da gerçekleşmiş olmasından ibaret değildir. Onun tarihsel büyüklüğü, kapitalist egemenliğin değiştirilebileceğini göstermesinde, işçi sınıfının yalnızca sömürüye karşı mücadele eden değil, toplumu yeniden kurabilecek bir sınıf olduğunu kanıtlamasında ve sosyalizmi teorik bir gelecek tasarımından somut bir tarihsel deneyime dönüştürmesinde yatar.
Ekim hâlâ günceldir; çünkü onu ortaya çıkaran temel toplumsal çelişkiler ortadan kalkmamıştır. Üretim toplumsal bir nitelik taşırken üretim araçlarının özel mülkiyeti sürmekte, milyonlarca insanın ortak emeğiyle yaratılan zenginlik küçük bir azınlığın denetiminde toplanmaktadır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak için daha önce görülmemiş olanaklar yaratırken yoksulluk, güvencesizlik, savaş, eşitsizlik ve gelecek kaygısı milyarlarca insanın yaşamını belirlemeye devam etmektedir. Kapitalizm muazzam üretici güçler geliştirmekte, fakat bunları insanlığın ortak refahına ve özgürlüğüne dönüştürememektedir.
Dolayısıyla Ekim’in ortaya koyduğu temel soru güncelliğini korumaktadır: Toplumu kim yönetecek? Üretim, sermayenin kâr ve birikim ihtiyaçlarına göre mi, yoksa toplumun ortak gereksinimlerine göre mi örgütlenecek? İnsanlığın yarattığı zenginlik üzerinde onu üretenler mi söz sahibi olacak, yoksa bu zenginliği mülkiyetinde bulunduran küçük bir azınlık mı?
Ekim Devrimi bu sorulara yalnızca teorik bir yanıt vermedi. Paris Komünü’nün açtığı tarihsel yolu çok daha geniş bir ölçekte ileri taşıyarak işçi sınıfının iktidarını, üretim ilişkilerini değiştirmeyi ve yeni bir toplumsal düzen kurmayı somut bir mücadele ve inşa sorunu haline getirdi. Rusya’nın işçileri, askerleri ve yoksul köylüleri yalnızca daha iyi ücretler, demokratik haklar veya yeni bir hükümet için değil, egemen sınıfların siyasal iktidarına son vermek ve kendi geleceklerini belirlemek için harekete geçtiler.
Ekim’i diğer büyük toplumsal hareketlerden ayıran esas nokta buradadır. O, yalnızca bir protesto, bir hükümet değişikliği ya da demokratik reform hareketi değildi. Bir sınıfın siyasal egemenliğinin yerine başka bir sınıfın egemenliğini geçirmeyi ve bu dönüşümü yeni toplumsal ilişkilerin kuruluşuyla tamamlamayı hedefleyen bir devrimdi. Bu nedenle Ekim’i anlamanın merkezinde iktidar, mülkiyet ve sınıf egemenliği sorunları bulunmak zorundadır.
Devrimi mümkün kılan yalnızca yoksulluk değildi
Rusya’da devrimi mümkün hale getiren yalnızca yoksulluk, savaşın yarattığı yıkım veya çarlığın baskıcı karakteri değildi. Rus işçisi 1917’den önce de sömürülüyordu; köylülük daha önce de toprak sorunu yaşıyordu; çarlık rejimi uzun yıllardır siyasal baskı ve zor yoluyla hüküm sürüyordu. Eğer yoksulluk ve baskı kendi başlarına devrim yaratabilseydi, insanlık tarihi kesintisiz devrimlerden oluşurdu.
1917’nin ayırt edici özelliği, toplumsal çelişkilerin derinleşmesiyle birlikte eski düzenin yönetme kapasitesinin ve siyasal meşruiyetinin çözülmeye başlamasıydı. Birinci Dünya Savaşı bu çözülmeyi olağanüstü ölçüde hızlandırdı. Cephelerde yaşanan ağır kayıplar, kentlerde büyüyen açlık, üretimin ve ulaşımın aksaması, devlet kurumlarının işlemez hale gelmesi ve ordudaki disiplinin dağılması, çarlığın toplumu eskisi gibi yönetmesini giderek olanaksızlaştırdı.
Savaş aynı zamanda egemen sınıfların çıkarlarıyla emekçi halkın çıkarları arasındaki karşıtlığı görünür hale getirdi. Cepheye sürülen köylüler neden ve kimin uğruna savaştıklarını sorgulamaya başladılar. İşçiler savaş ekonomisinin ağır yükünü taşırken sermaye çevreleri savaşın yarattığı olanaklardan yararlanmayı sürdürüyordu. Toplumun geniş kesimleri için sorun artık yalnızca savaşın yarattığı sıkıntılar değil, bu sıkıntıların sorumlusu olan düzenin kendisiydi.
Burada karşımıza devrimci mücadelenin temel sorunlarından biri olan meşruiyet sorunu çıkar.
Hiçbir egemen sınıf yalnızca zor aygıtlarına dayanarak yönetemez. Devletin ordusu, polisi, mahkemeleri ve hapishaneleri vardır; fakat egemenliğin sürekliliği, aynı zamanda toplumun önemli bir bölümünün mevcut düzeni doğal, kaçınılmaz veya alternatifsiz kabul etmesine bağlıdır. Burjuva toplumunda sermayenin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, işçilerin emek güçlerini satmak zorunda kalmaları, toplumsal zenginliğin özel ellerde birikmesi ve ekonomik kararların büyük ölçüde sermaye sahipleri tarafından alınması olağanlaştırılır.
Kapitalist egemenliğin ideolojik gücü, tarihsel olarak kurulmuş sınıf ilişkilerini doğal ilişkiler gibi gösterebilmesinden kaynaklanır. Böylece değiştirilebilir olan değişmez, sınıfsal olan toplumsal, belirli bir azınlığın çıkarına hizmet eden ilişkiler bütün toplumun ortak çıkarıymış gibi sunulur.
Devrimci dönemler ise bu görünüşün parçalanmaya başladığı dönemlerdir. İnsanlar yönetenlerin yalnızca kötü yönettiğini değil, yönetme haklarının kendisini sorgulamaya başladıklarında meşruiyet krizi derinleşir. Eski düzenin yerine başka bir iktidarın geçebileceği düşüncesi, toplumsal bir güç kazanmaya başlar.
Ancak meşruiyet krizinin varlığı, devrimin kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez. Kapitalizm krizler üretir, fakat bu krizler otomatik olarak sosyalist bir bilinç veya örgütlü bir devrimci hareket yaratmaz. Egemen sınıfların yönetmekte zorlanması, işçi sınıfının iktidarı alabilecek durumda olduğu anlamına gelmez. Toplumsal öfke, devrimci bir doğrultuda gelişebileceği gibi milliyetçi, gerici ve otoriter hareketlerin de toplumsal dayanağı haline getirilebilir.
1917’nin temel derslerinden biri budur: Eski düzenin sarsılması ile yeni bir düzenin kurulması arasında kendiliğinden aşılabilecek bir mesafe yoktur. Bu mesafeyi kapatabilecek olan, örgütlü sınıf mücadelesi ve devrimci siyasettir.
Bolşevik Parti ve iktidar sorunu
Ekim Devrimi’nin başarısını yalnızca Rusya’daki ekonomik ve siyasal krizin derinliğiyle açıklamak mümkün değildir. Benzer ölçüde ağır bunalımlar yaşayan başka toplumlarda da egemen düzenler sarsılmış, büyük halk hareketleri ortaya çıkmış, fakat bu hareketler her zaman devrimci bir iktidar değişikliğine ulaşamamıştır.
Bolşevik Parti’nin tarihsel rolü tam da bu noktada belirleyici olmuştur.
Bolşevikleri diğer siyasal akımlardan ayıran özellik, savaşın yıkıcılığını, işçilerin ekmek talebini veya köylülerin toprak özlemini yalnızca dile getirmeleri değildi. Onlar bu talepleri siyasal iktidar sorunuyla ilişkilendirdiler. Savaşın sona ermesi, toprağın köylülüğün kullanımına verilmesi, işçilerin üretim üzerinde denetim kurması ve toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanması, hangi sınıfın iktidarda bulunduğundan bağımsız düşünülemezdi.
1917 Şubat Devrimi çarlığı devirmişti, fakat iktidar sorunu çözülmemişti. Bir yanda burjuvazinin ağırlığını taşıyan Geçici Hükümet, diğer yanda işçilerin ve askerlerin doğrudan mücadeleleri içerisinde oluşan sovyetler bulunuyordu. Bu ikili iktidar durumu, devrimin hangi yönde gelişeceğine ilişkin temel çatışmanın siyasal ifadesiydi.
Lenin’in ve Bolşeviklerin “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganı, bu nedenle sıradan bir hükümet değişikliği çağrısı değildi. Burjuva iktidarını daha demokratik hale getirmekle veya mevcut hükümete sosyalist bakanlar eklemekle yetinmeyen, devlet iktidarının sınıfsal karakterini değiştirmeyi hedefleyen bir siyasal yönelimi ifade ediyordu.
Sovyetler, işçilerin, askerlerin ve köylülerin doğrudan mücadeleleri içerisinden doğmuş temsil ve örgütlenme organlarıydı. Bu organlar, emekçilerin yalnızca yönetilen insanlar olmaktan çıkıp siyasal kararların öznesi haline gelebileceği yeni bir iktidar biçiminin olanaklarını taşıyordu.
Bununla birlikte Ekim’in başarısı, partinin kitlelerin yerine geçmesinden değil, devrimci örgüt ile milyonlarca emekçinin hareketi arasında belirli bir tarihsel anda kurulabilen bağdan kaynaklandı. Parti, devrimin siyasal yönünü belirlemede merkezi bir rol oynarken onun gerçek toplumsal gücünü işçiler, askerler ve yoksul köylüler oluşturuyordu.
Bu deneyim bugün de önemli bir ders içerir. Toplumsal hoşnutsuzluğun büyümesi, kapitalizmin krizlerinin derinleşmesi veya egemenlerin itibar kaybetmesi kendi başına sosyalist bir alternatif yaratmaz. Devrimci hareket, emekçilerin gündelik talepleriyle iktidar hedefi arasında bağ kurabildiği, bu talepleri örgütlü ve bilinçli bir mücadeleye dönüştürebildiği ölçüde tarihsel bir güç haline gelebilir.
Devrim yalnızca yıkmak değil, yeni bir toplum kurmaktır
Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi yalnızca eski egemen sınıfların iktidardan uzaklaştırılmasında aranamaz. Devrimin insanlık tarihinde açtığı asıl yeni sayfa, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dışına çıkma ve toplumsal yaşamı başka esaslar üzerinde örgütleme girişimidir.
1917 Rusya’sı, sosyalizmin inşası açısından son derece elverişsiz koşullara sahipti. Ekonomik bakımdan geri, nüfusunun büyük çoğunluğu köylülerden oluşan, savaşın yıkımına uğramış, geniş bölgelerinde okuryazarlığın oldukça sınırlı olduğu bir toplumdu. Devrimden hemen sonra başlayan iç savaş ve dış müdahaleler, ekonomik ve toplumsal yıkımı daha da ağırlaştırdı.
Bütün bu koşullara rağmen yeni iktidar, üretim araçlarının mülkiyetini, toprağın kullanımını, çalışma yaşamını, eğitimi, sağlığı ve toplumsal ilişkileri dönüştürmeye girişti. Büyük sanayi işletmelerinin, bankaların ve temel ekonomik kaynakların toplumsallaştırılması yönündeki adımlar, üretimin özel sermaye birikimi yerine toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlenebileceği düşüncesini somut bir tarihsel deneye dönüştürdü.
Bu dönüşüm kuşkusuz tek hamlede gerçekleşmedi. İç savaş, ekonomik çöküş, Yeni Ekonomi Politikası ve sonraki planlama uygulamaları, sosyalizmin kuruluşunun birbirinden farklı ve çelişkili aşamalarını oluşturdu. Fakat bütün bu süreçlerin merkezinde, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin aşılması ve üretim üzerinde toplumsal bir denetim kurulması hedefi bulunuyordu.
Sovyet deneyiminin önemi, yalnızca üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçirilmiş olmasında da değildir. Asıl tarihsel soru, ekonomik kaynakların hangi toplumsal amaçlar doğrultusunda kullanıldığı ve üreticilerin bu kararlar üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabildiğidir. Devlet mülkiyeti, kendi başına işçi sınıfının fiilî ve demokratik yönetimiyle özdeş değildir. Bu nedenle sosyalist kuruluşun başarısı, mülkiyet ilişkilerindeki değişim kadar üreticilerin karar alma, denetleme, eleştirme ve yöneticileri hesap vermeye zorlama olanaklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nin sanayileşme, ekonomik planlama ve toplumsal hizmetlerin genişletilmesi alanlarında yarattığı tarihsel birikim küçümsenemez. Kapitalizmin yüzyıllar boyunca belirli toplumlarda oluşturduğu ekonomik altyapıyı çok daha kısa bir tarihsel süreçte geliştirme çabası, üretici güçlerin farklı mülkiyet ve planlama ilişkileri altında harekete geçirilebileceğini gösterdi.
Bu başarıların ağır bedelleri, uygulanan yöntemlerin yol açtığı toplumsal sorunlar ve bürokratikleşme eğilimleri elbette tarihsel değerlendirmenin dışında bırakılamaz. Ancak bu çelişkiler, Ekim’in açtığı tarihsel olanağı ve Sovyet toplumunun gerçekleştirdiği büyük dönüşümlerin önemini ortadan kaldırmaz.
Sosyalizmin kazanımları gündelik yaşamda karşılık buldu
Bir toplumsal düzenin niteliği yalnızca siyasal kurumları veya mülkiyet biçimleri üzerinden değerlendirilemez. İnsanların nasıl yaşadığı, hangi haklara sahip olduğu, eğitim ve sağlık hizmetlerine ne ölçüde ulaşabildiği, kültürel yaşama nasıl katıldığı ve geleceğine ne kadar güvenle bakabildiği de bu değerlendirmenin temel ölçütleridir.
Ekim Devrimi’nin tarihsel etkisi, işte bu alanlarda gerçekleştirilen dönüşümlerle daha somut hale gelir.
Sovyet iktidarının önündeki en önemli sorunlardan biri, geniş köylü nüfusun ve emekçilerin eğitim olanaklarından yoksunluğuydu. Okuryazarlığın yaygınlaştırılması için yürütülen kampanyalar, eğitim kurumlarının genişletilmesi ve bilimsel araştırmaya verilen önem, birkaç kuşağın yaşamını değiştirdi. Eğitim, yalnızca varlıklı kesimlerin ulaşabileceği bir ayrıcalık olmaktan çıkarılarak geniş halk kitlelerinin erişebileceği kamusal bir hizmet haline getirildi.
Benzer biçimde sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, koruyucu sağlık uygulamalarının geliştirilmesi, çocukların ve annelerin sağlık koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar ve kamusal barınma politikaları, toplumsal ihtiyaçların piyasa ilişkilerinin ötesinde ele alınabileceğini gösterdi. Bu hizmetlerin niteliği ve kapsamı dönemlere ve bölgelere göre farklılık gösterse de eğitim, sağlık ve barınmanın toplumsal haklar olarak değerlendirilmesi bakımından önemli bir tarihsel deneyim ortaya çıktı.
Çalışma yaşamında işgününün sınırlandırılması, ücretli izin, dinlenme ve sosyal güvenlik haklarının genişletilmesi de bu dönüşümün parçalarıydı. Emekçilerin yalnızca üretimde çalışması değil, dinlenmesi, eğitim görmesi, kültürel etkinliklere katılması ve toplumsal yaşamın başka alanlarında gelişebilmesi gerektiği düşüncesi, sosyalizmin insanı yalnızca bir üretim unsuru olarak görmeyen yaklaşımının somut karşılığıydı.
Kültür ve sanat alanındaki gelişmeler de aynı derecede önemlidir. Tiyatro, sinema, edebiyat, müzik ve kütüphaneler, dar bir seçkinler çevresinin etkinlikleri olmaktan çıkarılarak geniş kitlelere ulaştırılmaya çalışıldı. Kültürel kurumların ülkenin farklı bölgelerine yayılması, halk eğitimine yönelik yayınların ve gezici çalışmaların geliştirilmesi, sanatla gündelik yaşam arasındaki mesafenin azaltılması yönünde önemli adımlardı.
Bilimsel ve teknolojik gelişmeler ise Sovyet deneyiminin başka bir boyutunu oluşturdu. Eğitim ve araştırma altyapısının geliştirilmesi, sanayi ve mühendislik kapasitesinin yükseltilmesi, savaşın ağır yıkımına rağmen uzay araştırmalarında öncü başarılara ulaşılmasını mümkün kıldı. 1957’de ilk yapay uydunun uzaya gönderilmesi, 1961’de Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması ve 1963’te Valentina Tereşkova’nın uzaya çıkan ilk kadın olması, bu bilimsel birikimin dünya çapında yankı uyandıran sonuçlarıydı.
Bütün bunlar, sosyalizmin yalnızca özel mülkiyetin kaldırılmasıyla ilgili olmadığını; insanın eğitim, bilim, kültür, sağlık ve toplumsal yaşama katılım olanaklarının genişletilmesini hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm iddiası taşıdığını gösterdi.
Bu tarihsel deneyim, bugünün sosyalist mücadelesi açısından da önemlidir. Sosyalizmin üstünlüğü yalnızca kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri eleştirmekle değil, emekçilerin yaşamını dönüştürebilecek somut bir toplumsal düzen tasarlamak ve kurmakla gösterilebilir.
Kadınların özgürleşmesi ve ulusal sorun
Ekim Devrimi’nin toplumsal dönüşüm açısından açtığı en önemli alanlardan biri, kadınların özgürleşmesi mücadelesiydi.
Çarlık Rusya’sında kadınlar yalnızca sınıfsal sömürünün değil, köklü ataerkil ilişkilerin, dinsel ve geleneksel baskıların da etkisi altındaydı. Devrim sonrasında kadınların medeni ve siyasal haklarının genişletilmesi, evlilik ve boşanma alanında yasal düzenlemeler yapılması, eğitim ve çalışma yaşamına katılımlarının artırılması yönünde önemli adımlar atıldı.
Ancak Ekim’in kadın sorununa yaklaşımının tarihsel önemi yalnızca hukuksal eşitlikte aranamaz. Kadınların gerçek özgürlüğünün, ekonomik bağımsızlıklarının güçlendirilmesini ve ev içindeki karşılıksız emeğin toplumsal olarak yeniden örgütlenmesini gerektirdiği düşüncesi, sosyalist dönüşümün temel tartışmalarından biri haline geldi. Çocuk bakım hizmetleri, ortak yemekhaneler, kamusal hizmetler ve kadınların üretime katılmasını kolaylaştıran uygulamalar bu doğrultudaki arayışların parçalarıydı.
Bu girişimlerin tümü eşit biçimde başarıya ulaşmadı; sonraki dönemlerde kadınların aile içindeki rollerine ilişkin politikalar da değişti. Buna rağmen kadınların özgürleşmesinin toplumsal üretim ve gündelik yaşamın yeniden kuruluşuyla birlikte ele alınması, Ekim’in kalıcı tarihsel katkılarından biri oldu.
Benzer biçimde ulusal sorun da devrimin temel gündemlerinden biriydi. Çarlık imparatorluğu, çok sayıda halkın siyasal ve kültürel baskı altında tutulduğu bir egemenlik düzenine dayanıyordu. Bolşeviklerin ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunması, bu düzenle köklü bir kopuş anlamına geliyordu.
Devrim sonrasında ulusal dillerin, eğitim olanaklarının ve yerel kültürel kurumların gelişmesi yönünde önemli girişimlerde bulunuldu. Farklı halkların eşitliği ve gönüllü birliği düşüncesi, Sovyet devletinin kuruluş ilkeleri arasında yer aldı.
Bununla birlikte bu ilkelerle sonraki dönemlerin bütün uygulamaları arasında tam bir uyum bulunduğu söylenemez. Merkeziyetçi politikalar, zorunlu yer değiştirmeler ve çeşitli ulusal toplulukların karşılaştığı baskılar, Sovyet tarihinin göz ardı edilemeyecek gerçekleridir.
Buradan çıkarılması gereken ders, sosyalizmin ulusal baskıyı yalnızca hukuksal eşitlik ilan ederek aşamayacağıdır. Halkların kendi gelecekleri üzerinde gerçek söz sahibi olması, kültürel hakların güvence altına alınması ve eşitliğin demokratik kurumlarla desteklenmesi zorunludur.
Ekim’in açtığı özgürleşme ufku, sınıfsal sömürüyle birlikte kadınların ezilmesini ve ulusal baskıyı da aşmayı hedeflediği ölçüde tarihsel bir anlam taşımaktadır.
Ekim’in etkisi Rusya sınırlarını aştı
Ekim Devrimi yalnızca Rusya’da yeni bir devletin kurulmasına yol açmadı. Dünya siyasetinin yönünü değiştiren, kapitalizmin alternatifsizliği düşüncesini sarsan ve uluslararası sınıf mücadelesinin gelişimini etkileyen tarihsel bir kırılma yarattı.
1917’den önce sosyalizm, işçi hareketi içinde büyük bir etkiye sahip olmakla birlikte esas olarak gelecekte kurulması hedeflenen bir toplumsal düzeni ifade ediyordu. Ekim’le birlikte kapitalist egemenliğin aşılması yalnızca teorik bir olasılık olmaktan çıktı. İşçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesi ve üretim ilişkilerini dönüştürmeye başlaması, dünyanın dört bir yanındaki emekçiler için yeni bir tarihsel referans oluşturdu.
Bu etki yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi hareketleriyle sınırlı kalmadı. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde bağımsızlık ve ulusal kurtuluş mücadeleleri de Ekim’in yarattığı siyasal ortamdan etkilendi. Emperyalist egemenliğin yenilmez olmadığı düşüncesi güçlenirken sosyalizm, ulusal bağımsızlık ve toplumsal kurtuluş arasındaki ilişki dünyanın birçok bölgesinde yeni bir anlam kazandı.
Ekim sonrasında uluslararası komünist hareketin güçlenmesi, işçi örgütlerinin gelişmesi ve kapitalizme karşı mücadelelerin yaygınlaşması, dünya burjuvazisinin karşısına yeni bir siyasal güç çıkardı.
Kapitalist ülkelerde sosyal hakların gelişmesinde yalnızca Sovyetler Birliği’nin varlığı belirleyici olmadı; işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadeleleri, ekonomik koşullar ve farklı tarihsel etkenler de önemli roller oynadı. Ancak sosyalist bir alternatifin varlığı, özellikle yirminci yüzyılda kapitalist egemen sınıfların sosyal reformlar karşısındaki tutumunu etkileyen önemli etkenlerden biriydi.
Böylece Ekim, yalnızca Sovyet toplumunun değil, kapitalist ülkelerdeki sınıf ilişkilerinin ve siyasal dengelerin de şekillenmesinde etkili oldu.
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması bu tarihsel etkiyi geçmişe dönük olarak ortadan kaldırmadı. Tersine, sosyalist alternatifin dünya siyasetinde güçlü bir kutup olmaktan çıkmasının ardından sermayenin emekçi haklarına yönelik saldırılarının hangi koşullarda geliştiği sorusunu yeniden gündeme getirdi.
Neoliberal dönüşümün kökleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önceye uzansa da sosyalist sistemin çözülmesi, sermayenin küresel ölçekteki ideolojik ve siyasal üstünlük iddialarını güçlendirdi. Özelleştirmeler, çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesi, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal hakların aşındırılması daha geniş bir saldırı programının parçaları haline geldi.
Bu nedenle Ekim’in dünya tarihindeki yeri, yalnızca Sovyet devletinin var olduğu yıllarla sınırlandırılamaz. Devrimin etkisi, kapitalizmin kendi sınırları içerisinde geçirdiği dönüşümlerle birlikte değerlendirilmelidir.
Faşizme karşı mücadele ve enternasyonalizmin tarihsel anlamı
Ekim Devrimi’nin dünya tarihindeki yerini kavramak, Sovyet halklarının faşizme karşı mücadelede oynadığı belirleyici rolü de hesaba katmayı gerektirir.
Avrupa’da faşist hareketlerin yükselişi, kapitalizmin derin krizleri, sınıf mücadeleleri ve emperyalist rekabetle iç içe gelişti. Almanya’da Nazizmin iktidara gelmesi ve ardından başlayan yayılmacı savaş, yalnızca belirli ülkelerin egemenliğini değil, milyonlarca insanın varlığını tehdit eden büyük bir yıkıma dönüştü.
Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılmasında belirleyici bir askerî ve toplumsal güç oldu. Özellikle Doğu Cephesi’nde verilen mücadele, savaşın seyrini değiştirdi. Sovyet halkları yaklaşık 27 milyon insanını kaybetti; şehirler, sanayi bölgeleri ve geniş tarım alanları büyük bir yıkıma uğradı.
Bu direnişin arkasında yalnızca askerî örgütlenme değil, önceki yıllarda geliştirilen sanayi kapasitesi, toplumsal seferberlik olanakları ve halkların büyük fedakârlığı da bulunuyordu. Sovyet halklarının faşizme karşı zaferdeki tarihsel rolü, sosyalizmin dünya çapındaki saygınlığını ve etkisini uzun yıllar güçlendirdi.
Ancak Ekim’in enternasyonalist anlamı yalnızca faşizme karşı savaşla sınırlı değildir. Lenin’in Birinci Dünya Savaşı karşısındaki tutumu, sosyalist siyasetin emperyalizmle ilişkisinde hâlâ temel önemdedir.
Lenin, işçi sınıfının kendi egemen burjuvazisinin savaş hedefleriyle özdeşleşmesine karşı çıktı. Çünkü kapitalist devletlerin emperyalist rekabetinde emekçilerden istenen fedakârlık ile sermaye sınıfının çıkarları aynı değildi.
Bu ayrım bugün de geçerlidir. Emperyalist rekabet, militarizm ve savaş politikaları, egemen sınıfların çıkarlarını ulusal çıkar söylemi altında bütün topluma benimsetmeye çalışır. İşçilerden ve gençlerden savaş bütçelerine, silahlanmaya ve ekonomik fedakârlıklara katlanmaları istenirken sermayenin mülkiyeti ve kârları temel bir tartışma konusu haline getirilmez.
Enternasyonalizm, işte bu nedenle soyut bir halklar kardeşliği çağrısından ibaret değildir. İşçi sınıfının kendi egemen sınıfının çıkarlarından bağımsız bir siyasal çizgi geliştirmesi, başka ülkelerin emekçileriyle ortak çıkarlarını kavraması ve emperyalist savaşlara karşı mücadeleyi sınıf mücadelesinin bir parçası olarak örgütlemesidir.
Ekim’in güncel derslerinden biri, sosyalist hareketin büyük güçler arasındaki rekabette herhangi bir egemen sınıfın siyasal uzantısı haline gelmeden, bağımsız bir enternasyonalist tutum geliştirmek zorunda olmasıdır.
Sovyet deneyiminin çelişkileri ve tarihsel muhasebesi
Ekim Devrimi’nin büyük kazanımlarını savunmak, Sovyetler Birliği’nin tarihini çelişkisiz bir başarılar dizisi olarak sunmayı gerektirmez. Tersine, bu deneyimden gerçekten öğrenebilmek için başarılarla birlikte yenilgileri, tarihsel sınırları ve sosyalist kuruluşun karşılaştığı sorunları da ele almak gerekir.
Sovyet devrimi son derece ağır koşullarda gerçekleşti. İç savaş, dış müdahaleler, ekonomik geri kalmışlık, uluslararası devrimci dalganın beklenen ölçüde ilerleyememesi ve emperyalist kuşatma, yeni toplumun kuruluşunu derinden etkiledi. Bu koşullar, devletin merkezileşmesini ve siyasal yönetimin giderek daralan kurumlar çevresinde yoğunlaşmasını kolaylaştırdı.
Ancak bürokratikleşmeyi, siyasal baskıları ve emekçilerin karar mekanizmalarından uzaklaşmasını yalnızca dış tehditlerle açıklamak yeterli değildir. Sosyalist kuruluşun kendi içindeki siyasal tercihleri, örgütlenme biçimleri, ekonomik yönetim anlayışı ve demokratik denetim mekanizmalarının zayıflaması da bu sürecin temel unsurlarıydı.
Bu noktada sosyalist iktidarın sınıfsal niteliği ile işçi sınıfının iktidarı fiilen kullanması arasındaki ilişkinin önemi ortaya çıkar. Üretim araçlarının devlet mülkiyetinde bulunması, emekçilerin yönetim üzerinde sürekli ve etkili bir denetime sahip olduğunu tek başına kanıtlamaz. İşçilerin siyasal kararlara katılımı, eleştiri ve örgütlenme olanakları, yöneticilerin hesap verebilirliği ve üretimin toplumsal amaçlarının demokratik biçimde belirlenmesi, sosyalist kuruluşun vazgeçilmez sorunlarıdır.
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, bu sorunların tarihsel önemini daha da artırmıştır.
Bu çözülüşü yalnızca emperyalist baskıyla, belirli yöneticilerin hatalarıyla veya son dönem politikalarıyla açıklamak mümkün değildir. Ekonomik verimlilik sorunları, bürokratik katılaşma, siyasal meşruiyetin aşınması, toplumsal katılımın zayıflaması ve uluslararası koşullar bir arada değerlendirilmelidir.
Sovyetler Birliği’nin dağılmış olması, kapitalizmin insanlık için tek mümkün düzen olduğunu kanıtlamadığı gibi sosyalist kuruluşun bütün tarihsel sorunlarının önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Ekim’in mirasını sahiplenmek, onun başarılarını görünür kılmak kadar yenilgisinin nedenlerini araştırmayı da gerektirir. Devrimci bir tarihsel muhasebe, geçmişi kutsallaştırmadan ve bütünüyle reddetmeden, bugünün sosyalist mücadelesinin hangi sorunlara daha güçlü yanıtlar üretmesi gerektiğini ortaya koyabilmelidir.
Günümüz kapitalizmi ve meşruiyet krizi
Bugün dünya kapitalizmi, Ekim Devrimi’ni mümkün kılan tarihsel koşulların aynısını yaşamıyor. İşçi sınıfının yapısı, üretimin uluslararası örgütlenmesi, teknolojik gelişmeler, devletlerin yönetim mekanizmaları ve sermaye birikiminin biçimleri büyük ölçüde değişmiş durumda.
Ancak kapitalizmin temel çelişkileri ortadan kalkmadı. Üretim toplumsallaşırken mülkiyetin özel ellerde yoğunlaşması, insanlığın ihtiyaçları ile sermaye birikiminin gerekleri arasındaki karşıtlık ve üretici güçlerin gelişmesiyle emekçilerin yaşam koşulları arasındaki gerilim varlığını sürdürüyor.
Dahası bu çelişkiler, yeni tarihsel biçimler altında derinleşiyor.
Bir yanda üretkenlik artışı, dijital teknolojiler, otomasyon ve yapay zekâ sayesinde insanların çalışma sürelerinin kısaltılması, tehlikeli ve yorucu işlerin azaltılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi mümkün hale geliyor. Diğer yanda aynı gelişmeler, sermayenin denetiminde güvencesiz çalışma, daha yoğun gözetim, işsizlik tehdidi ve servetin daha dar kesimlerde toplanması için kullanılabiliyor.
Benzer bir çelişki barınma, gıda, sağlık ve eğitim alanlarında yaşanıyor. Toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek büyük üretim kapasiteleri bulunmasına rağmen milyonlarca insan bu olanaklara yeterince erişemiyor. Konut bir yaşam hakkı olmaktan çıkarılarak yatırım aracına, sağlık ve eğitim ise giderek daha fazla piyasa ilişkilerine bağımlı hizmetlere dönüştürülüyor.
Ekolojik kriz de aynı düzenin sınırlarını görünür hale getiriyor. Sermaye birikiminin kısa vadeli gerekleriyle insanlığın ve doğanın uzun vadeli varoluş koşulları arasındaki çelişki, artık yalnızca çevre politikalarının değil, üretimin hangi amaçlarla ve kimin denetiminde sürdürüleceği sorusunun da bir parçası haline gelmiş durumda.
Dünya ölçeğinde artan askerî rekabet, bölgesel savaşlar, silahlanma harcamaları ve emperyalist güç mücadeleleri ise kapitalist devletlerin ekonomik ve jeopolitik çıkarları arasındaki çatışmanın yarattığı tehlikeleri büyütüyor. Halkların temel ihtiyaçları için kullanılması gereken kaynaklar askerî harcamalara aktarılırken, savaşların yıkıcı sonuçlarını en ağır biçimde emekçiler ve ezilen halklar yaşıyor.
Bütün bu gelişmeler kapitalizmin meşruiyet sorununu yeniden gündeme getiriyor.
Ne var ki günümüzün meşruiyet krizi, 1917 Rusya’sındakiyle aynı biçimde ilerlemiyor. Kapitalist devletler ve egemen sınıflar, artan toplumsal hoşnutsuzluğa rağmen gelişmiş ideolojik, teknolojik, kurumsal ve siyasal araçlara sahip. Medyanın yoğunlaşması, dijital platformların toplumsal algı üzerindeki etkisi, güvencesizliğin yarattığı bireysel rekabet ve toplumsal dayanışma bağlarının zayıflaması, egemenliğin yeniden üretilmesinde önemli roller oynuyor.
Kapitalizm yalnızca insanların mevcut düzene inanmasını sağlayarak yaşamıyor. İnsanların düzene güvenmediği, fakat onu değiştirebilecek ortak bir gücün varlığına da inanmadığı koşullarda da varlığını sürdürebiliyor.
Siyasal umutsuzluk, örgütsüzlük, toplumsal parçalanma ve bireysel kurtuluş arayışları, bu nedenle sermaye egemenliğinin devamına hizmet edebiliyor. Egemen sınıflar, emekçilerin ortak çıkarlarını etnik, dinsel, ulusal ve kültürel ayrımlar üzerinden bölerek toplumsal öfkeyi sistemin kendisinden uzaklaştırabiliyor.
Aşırı sağ ve otoriter hareketlerin güçlenmesi de bu süreçten bağımsız değildir. Kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluk, örgütlü bir sosyalist seçenek bulunmadığında, kapitalist mülkiyet ilişkilerini sorgulamayan fakat toplumsal öfkeye gerici hedefler gösteren siyasal hareketler tarafından kullanılabilir.
Bu nedenle kapitalizmin meşruiyet kaybını sosyalizmin kendiliğinden güçlenmesiyle özdeşleştirmek ciddi bir yanılgıdır. Bir düzenin kitleler nezdinde itibar kaybetmesi ile o düzeni aşabilecek örgütlü bir toplumsal gücün ortaya çıkması, birbirinden farklı süreçlerdir.
Ekim’in tarihsel dersi burada yeniden karşımıza çıkar: Kapitalizmin krizlerini teşhir etmek, onun aşılmasının yalnızca başlangıç koşullarından biridir. Belirleyici olan, toplumsal hoşnutsuzluğun hangi sınıfsal program ve örgütlü mücadele etrafında birleşeceğidir.
Sosyalizm yeniden bir gelecek iddiası olmak zorundadır
Bugünün sosyalist hareketinin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, kapitalizme yönelik eleştiriyi toplumsal dönüşümün somut bir programıyla birleştirmektir.
Yoksulluğa, eşitsizliğe, savaşa, otoriterliğe ve çevresel yıkıma karşı çıkmak elbette gereklidir. Ancak sosyalizmi diğer muhalif akımlardan ayıran yalnızca bu sorunlara karşı olması değildir. Sosyalizm, bu sorunları üreten sınıfsal ilişkileri, mülkiyet yapısını ve siyasal iktidarı değiştirme hedefini ortaya koyar.
Bu nedenle sosyalist siyaset, kapitalizmin yarattığı sorunların yalnızca sonuçlarıyla mücadele etmekle yetinemez. Toplumsal zenginliğin nasıl üretileceği, hangi ihtiyaçlara öncelik verileceği, üretim araçlarının kimin denetiminde bulunacağı ve kararların kim tarafından alınacağı üzerine açık bir program geliştirmek zorundadır.
Böyle bir programda çalışma süresinin azaltılması, tam ve güvenceli istihdam, herkes için nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmetler, barınma hakkı, kamusal ulaşım, ekolojik dönüşüm ve teknolojik gelişmelerin toplumsal yarar doğrultusunda kullanılması önemli yer tutmalıdır.
Fakat bu talepler, yalnızca kapitalizmin daha adil biçimde yönetilmesine ilişkin reformlar olarak ele alındığında sosyalist içeriklerinden uzaklaşma tehlikesi taşır. Onları sosyalist bir programa bağlayan temel nokta, sermayenin üretim ve yatırım kararları üzerindeki egemenliğinin sorgulanmasıdır.
Aynı nedenle işçi sınıfının toplumsal bileşimindeki değişimler de dikkate alınmalıdır. Sanayi işçileri önemini korurken lojistik, hizmet, bakım, teknoloji ve platform ekonomilerinde çalışan geniş emekçi kesimler, kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerinin temel unsurları haline gelmiştir.
Dijital altyapının, büyük veri kaynaklarının ve yapay zekâ sistemlerinin az sayıda sermaye grubunun denetiminde toplanması, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ve demokratik denetimi sorununu yeni alanlara taşımaktadır.
Algoritmaların çalışma temposunu belirlediği, dijital platformların emekçileri sürekli gözetlediği, teknolojik verimlilikten doğan kazanımların büyük ölçüde sermaye tarafından sahiplenildiği koşullarda işçi denetimi ve sosyalist planlama, yalnızca geleneksel sanayi işletmeleriyle sınırlı düşünülemez.
Teknoloji üzerindeki toplumsal denetim, verinin kamusal yarar doğrultusunda kullanılması, teknolojik gelişmenin yarattığı üretkenlik artışının emekçilerin özgür zamanını genişletmesi ve karar mekanizmalarının demokratikleştirilmesi, sosyalist mücadelenin güncel başlıkları arasında yer almalıdır.
Ancak yeni bir toplumun kuruluşu yalnızca ekonomik planlama tekniklerinden ibaret değildir. İşçilerin üretim süreçlerinde söz sahibi olması, seçilmiş temsilcilerin tabana karşı sorumluluğu, kamusal hizmetlerin çalışanlar ve kullanıcılar tarafından denetlenmesi, örgütlenme ve eleştiri özgürlüğünün korunması, sosyalist demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır.
Kooperatifler, dayanışma ağları, işyeri örgütlenmeleri ve yerel katılım mekanizmaları bu bakımdan önemli deneyim alanları oluşturabilir. Bu tür girişimler, insanların ortak ihtiyaçlarını kolektif biçimde karşılamayı ve gündelik yaşam içerisinde dayanışma ilişkileri geliştirmeyi öğrenmelerine katkıda bulunabilir.
Bununla birlikte bu uygulamalar kendi başlarına kapitalist mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmaz. Piyasa koşulları ve sermaye egemenliği sürdükçe, kooperatifler ve benzeri oluşumlar da kapitalist rekabetin baskılarıyla karşılaşır.
Dolayısıyla bu tür deneyimlerin tarihsel önemi, sosyalist iktidar mücadelesinin yerine geçirilmesinde değil, emekçilerin örgütlenmesini, kolektif karar alma yeteneğini ve toplumsal yönetim deneyimini geliştirebilecek araçlar olarak değerlendirilmesindedir.
Ekim Devrimi’nin güncelliği, sosyalizmin yalnızca karşı çıkılan bir düzen üzerinden değil, kurulacak yeni toplumun somut içeriği üzerinden de tanımlanması gerektiğini hatırlatır.
Yeni devrimler Ekim’in kopyası olmayacaktır
Tarihsel deneyimlerden öğrenmek, onların ortaya çıktığı koşulları ve siyasal biçimleri mekanik olarak tekrarlamak anlamına gelmez.
1917 Rusya’sının siyasal yapısı, işçi sınıfının bileşimi, emperyalist savaş koşulları ve devrimci hareketin örgütlenme biçimleri bugünkünden farklıydı. Günümüz kapitalizmi daha bütünleşmiş bir dünya ekonomisine, çok daha gelişmiş teknolojik denetim araçlarına, farklı çalışma ilişkilerine ve karmaşık siyasal kurumlara sahip.
Dolayısıyla geleceğin devrimleri, Ekim’in birebir tekrarı olmayacaktır. Yeni Petrogradlar aynı biçimde ortaya çıkmayacak, yeni sovyetler zorunlu olarak aynı örgütsel yapıları taşımayacak, devrimci süreçler aynı aşamalardan geçmeyecektir.
Fakat tarihsel biçimlerin değişmesi, sınıf mücadelesinin temel sorunlarını ortadan kaldırmaz.
Bugün de egemen sınıflar siyasal ve ekonomik gücü ellerinde tutmaktadır. Bugün de işçi sınıfının toplumsal üretimdeki merkezi rolü ile siyasal iktidar üzerindeki sınırlı etkisi arasında derin bir çelişki bulunmaktadır. Bugün de devletin sınıfsal karakteri, üretim araçlarının mülkiyeti, toplumsal planlama ve emperyalizme karşı mücadele sosyalist siyasetin temel sorunları olmaya devam etmektedir.
Bu nedenle Ekim’i bugüne taşımak, geçmişin sloganlarını tarihsel bağlamından kopararak yinelemek değil, onların arkasındaki devrimci yöntemi kavramak demektir.
Ekim’in yöntemi, toplumsal çelişkileri sınıf ilişkileri içerisinde değerlendirmek, gündelik taleplerle siyasal iktidar hedefi arasında bağ kurmak, kendiliğinden hareketin sınırlarını görmek, devrimci örgütün önemini kavramak ve iktidarın alınmasını yeni bir toplumun kuruluşundan ayrı düşünmemektir.
Aynı zamanda Ekim’in bütün tarihsel deneyimi, sosyalist kuruluşun yalnızca sermayenin mülkiyetine son verilmesiyle tamamlanamayacağını da göstermektedir. Yeni toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi, üretim üzerinde toplumsal denetimin sürekli güçlendirilmesine, emekçilerin siyasal katılımının genişletilmesine, bürokratik ayrıcalıkların önlenmesine ve sosyalist demokrasinin gerçek kurumlarla güvence altına alınmasına bağlıdır.
Sovyetler Birliği’nin kazanımları kadar yaşadığı sorunlar da geleceğin sosyalist mücadeleleri için bu nedenle önemlidir.
Devrimci bir tarihsel miras, ancak kendi başarılarından ve yenilgilerinden öğrenebildiği ölçüde canlı kalabilir.
Ekim’in güncelliği geleceğe ilişkindir
Ekim Devrimi’nin 109. yıldönümünde sosyalist hareketin önündeki görev, geçmişe duyulan özlemi canlı tutmakla sınırlı olamaz. Asıl mesele, kapitalizmin bugünkü çelişkilerinden hareketle sosyalizmi yeniden gerçek bir toplumsal seçenek haline getirebilmektir.
Ekim’in dünya işçi sınıfına bıraktığı en büyük miras, kapitalist egemenliğin yenilmez olmadığını göstermesidir. İşçilerin ve emekçilerin yalnızca sömürülen, yoksullaştırılan ve yönetilen toplumsal kesimler değil, kendi örgütlü güçleriyle tarihsel gelişmenin yönünü değiştirebilecek bir sınıf olduğunu ortaya koymasıdır.
Bu miras, kapitalist düzenin her krizinden otomatik olarak devrim çıkacağı düşüncesini değil, devrimci bir alternatifi yaratmanın tarihsel zorunluluğunu anlatır. Devrimci örgüt, sınıf bilinci, siyasal strateji ve emekçi kitlelerin bağımsız hareketi olmaksızın, egemen sınıfların karşı karşıya kaldığı hiçbir kriz kendiliğinden sosyalist bir dönüşüme ulaşmaz.
Ekim’in kazanımları da aynı ölçüde önemlidir. Toplumsal üretimin ve mülkiyetin başka esaslar üzerinde örgütlenebileceğini, eğitim ve sağlığın kamusal haklar olarak genişletilebileceğini, kadınların özgürleşmesi ve ezilen halkların eşitliği için köklü adımlar atılabileceğini, bilim ve kültürün geniş halk kitlelerinin gelişiminin hizmetine sunulabileceğini göstermiştir. Sovyet halklarının faşizme karşı tarihsel mücadelesi ve devrimin dünya çapında yarattığı özgürleşme etkisi, bu birikimin ayrılmaz parçalarıdır.
1991’de yaşanan çözülüş ise bu mirasın yalnızca başarılar üzerinden değerlendirilemeyeceğini, sosyalist kuruluşun ekonomik, siyasal ve demokratik sorunları üzerinde daha derin düşünülmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Bugün insanlık, bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde yoksulluğun azaltılması, çalışma sürelerinin kısaltılması, sağlık ve eğitimin evrenselleştirilmesi, doğayla uyumlu bir üretim düzeninin kurulması bakımından olağanüstü olanaklara sahiptir. Buna rağmen kapitalist mülkiyet ve birikim ilişkileri bu olanakların toplumsal karşılığını sınırlamaktadır.
Tam da bu yüzden Ekim günceldir.
Çünkü milyonlarca insan üretirken küçük bir azınlık ekonomik kararlar üzerinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Çünkü kapitalizmin geliştirdiği üretici güçler, insanlığın ortak refahına değil, sermaye birikiminin gereklerine tabi kılınmaktadır. Çünkü savaşlar, yoksulluk, eşitsizlik ve ekolojik yıkım, toplumsal yaşamın sermayenin çıkarlarına göre örgütlenmesinin yarattığı çelişkileri her gün yeniden görünür hale getirmektedir.
Fakat Ekim’in güncelliği yalnızca kapitalizmin sorunlarının sürmesinden kaynaklanmaz. Asıl güncelliği, bu sorunların aşılabileceğini ve toplumun başka bir temelde yeniden kurulabileceğini tarihsel olarak göstermesindedir.
Ekim’i gerçekten sahiplenmek, onu dokunulmaz bir anıta dönüştürmek değil, ortaya koyduğu devrimci sorulara bugünün koşullarında yanıt aramaktır. Kapitalizmin krizlerinin nedenlerini açıklamakla yetinmeyip bu düzeni değiştirebilecek toplumsal gücü örgütlemektir. İşçi sınıfını yalnızca hakları savunulacak bir kesim değil, toplumun geleceğini kurabilecek tarihsel bir özne olarak görmektir. Sosyalizmi uzak bir ideal olmaktan çıkarıp, üretimden yönetime, gündelik yaşamdan uluslararası ilişkilere kadar bütünlüklü bir toplumsal dönüşüm programı haline getirmektir.
Yüz dokuz yıl önce Rusya’nın işçileri, askerleri ve yoksul köylüleri, tarihin egemen sınıfların iradesinden ibaret olmadığını gösterdiler. Toplumsal düzenlerin değiştirilebileceğini, sömürülenlerin siyasal iktidarı hedefleyebileceğini ve yeni bir dünyanın inşasına girişebileceğini kanıtladılar.
Bugün Ekim’in devrimci anlamı, onların yaptıklarını aynı biçimlerde tekrarlamak değil, açtıkları tarihsel yolu çağımızın koşullarında ileri taşıyabilmektir.
Ekim günceldir; çünkü kapitalizm son sözünü söylememiştir. Ekim günceldir; çünkü işçi sınıfının tarihsel mücadelesi tamamlanmamıştır. Ekim günceldir; çünkü insanlığın geleceği hâlâ sermaye egemenliği ile toplumsal özgürleşme arasındaki mücadele içinde belirlenecektir.
Hiçbir düzen sonsuz, hiçbir egemen sınıf yenilmez değildir. Ekim Devrimi’nin bugüne bıraktığı en önemli ders, insanlığın kendi geleceğini değiştirebilecek güce sahip olduğudur.
