Sarayın ve diyanetin bütçesine milyarlar akıtılırken emekçiye açlık, yoksulluk ve sefaletten başka bir şey reva görülmüyor. Lüks makam araçlarına, sarayların bitmeyen inşaatlarına, iktidarın propaganda aygıtlarına akan para; işçinin, işsizin, emeklinin, yoksulun cebinden zorla çekilip alınan ücretlerin üzerine oturuyor. Bu düzende Saray’ın ışıkları hiç sönmezken milyonların evinde tencere kaynamıyor; sermaye sınıfı kâr rekorları kırarken halkın çoğu yaşam mücadelesinin en ağır biçimleriyle boğuşuyor. Saray yönetimi, ülkenin tüm imkânlarını iktidarını sürdürmek ve sermayenin çıkarlarını güvenceye almak için seferber ederken topluma sırtını dönmüş, halkın taleplerini duymazdan gelmiştir.
Milyonların yoksullaştığı, işsizliğin kalıcılaştığı, adalet arayışının büyüdüğü bir ülkede halkın tamamı iktidarın gündeminden silinmiş durumda. Toplumun en yakıcı sorunlarına kör ve sağır kesilen iktidar, infaz düzenlemesinden bütçeye, çalışma yaşamından demokrasiye kadar her alanda adaletsizliği ve eşitsizliği büyütüyor.
Pandemi döneminde cezaevlerini boşaltmak için çıkarılan infaz yasasını genişleten yeni düzenleme, 55 bin mahkûmun serbest kalmasının yolunu açarken depremde on binlerce insanın ölümünden sorumlu olanların da “cezasızlık zırhı’’na bürünmesine imkân tanıyor. 31 Temmuz 2023’ün esas alınması, hem 6 Şubat depremlerinin hem de yıllardır süren iş cinayetlerinin sorumlularını koruyan bir kalkan işlevi görüyor. Depremde sevdiklerini yitirenlerin “sorumlular kapsam dışı bırakılsın” çağrısına rağmen düzenleme, cezalandırılması gerekenleri kollayan bir siyasi tercihe dönüşmüş durumda. Buna karşın devrimci tutsaklara yönelik her türlü zulmün sürdüğü, mevcut cezaevlerinin yetmediği yerde yenilerinin yapılarak teslimiyetin dayatıldığı görülüyor. Kuyu tipi cezaevi uygulamalarıyla devrimci tutsakları adeta canlı canlı betona gömmek isteyen bir anlayış hâkim. Gezi davasında hukuksuz biçimde cezalandırılan Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in; yıllardır rehin tutulan Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın yasadan yararlanamaması ise iktidarın muhaliflere yönelik açık intikam politikasının sürdüğünü gösteriyor.
Çalışma yaşamında ise işçiye reva görülen yokluk ve aşağılanmadır. 2026 yılı asgari ücretini belirleyecek komisyondan bu yıl işçi temsilcileri tamamen dışlandı. Zaten yıllardır göstermelik bir yapıya sahip olan bu komisyon, artık bütünüyle sermayenin ve Bakanlık bürokrasisinin masasından ibaret hale getirildi. Emekçinin söz hakkı ortadan kaldırılırken düşük ücret politikası devlet eliyle kalıcılaştırılıyor. Sendikaların tüm itirazları yok sayılırken, milyonların ücretinin belirlenmesinde işçilerin bulunmadığı bir masa “müzakere” olarak sunuluyor.
Bir yandan “çözüm süreci” tartışmaları yürütülüyor görünürken diğer yandan ülkede demokrasiye dair tek bir adım dahi atılmıyor. Basına, öğrencilere, sendikalara, muhalefet partilerine yönelik baskılar tüm hızıyla sürerken süreç, halkın değil iktidarın siyasal hesaplarının parçası olarak ilerliyor. Anadilde eğitimden kayyum rejimine, AİHM kararlarından yerel yönetimlerin güçlendirilmesine kadar hiçbir alanda somut bir değişiklik yok. Şeffaflıktan uzak, toplumun dışında yürütülen bu süreç demokratikleşme değil, yalnızca iktidarın kendi krizlerini yönetme çabasıdır.
Meclis’te başlayan 2026 bütçe görüşmeleri de Saray iktidarının sınıf tercihini bir kez daha ortaya seriyor. Halkın gerçek sorunlarına tek kuruş ayırmayan bütçe; eğitime, sağlığa, tarıma kısıntılar getirirken sermayeye aktarılan kaynakları katlıyor. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet ve İletişim Başkanlığı için ayrılan dev ödenekler; emekçinin, yoksulun, gençlerin ve kadınların payının gasp edildiğini gözler önüne seriyor. Ülkenin kaynakları toplum için değil, iktidar bloğunun siyasal ve ideolojik aygıtları için harcanıyor.
Bütün bu tablo, Türkiye’de yaşanan krizin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir kriz olduğunu gösteriyor. Saray’ın ve sermayenin çıkarlarıyla halkın çıkarları arasındaki uçurum büyüdükçe, halkın öfkesi, örgütlü mücadele ihtiyacı ve dayanışma çağrısı da büyüyor. Çünkü bu düzenin ürettiği yoksulluğa, adaletsizliğe ve baskıya mecbur değiliz. Emekçilerin örgütlü mücadelesi, halkın dayanışması ve eşitlik talebi bu düzeni değiştirebilecek tek gerçek güçtür.
Eren Aydın
8 Aralık 2025
