Son dönemlerde Kürt hareketinin yeni yönelimi karşısında dile getirilen bazı eleştirel yaklaşımlar adeta linç kampanyalarına dönüştürülmektedir. Bunun en görünür örneklerinden biri, son günlerde Ayşe Hür etrafında yürüyen tartışmalardır. Hür’e yönelik kimlik temelli, cinsiyetçi ve zaman zaman ırkçı söylem ve saldırılar, eleştiriye tahammülsüzlüğün ve siyasal yozlaşmanın somut bir göstergesi hâline gelmiştir.
Son yıllarda Türkiye’de özellikle sol, demokrat ve devrimci çevrelerde ciddi bir aşınmaya tanıklık ediyoruz. Tarihsel olarak eleştiri-özeleştiri kültürünü yeterince kurumsallaştıramayan bu gelenekler, her dönemde yaşanan sorunları aşmak yerine zaman zaman daha olumsuz bir noktaya taşımaktadır. Giderek eleştiriyi gerekli bir siyasal mekanizma olarak görmek yerine bastırılması gereken bir tehdit olarak algılama eğilimi güçlenmektedir. Böylece eleştiri, dostça bir uyarı ve ortak hakikati arama çabası olmaktan çıkmakta; hızla saldırı ve linç pratiğine dönüşmektedir.
Oysa insan en çok dost bildiğini eleştirir. Eleştirinin amacı karşısındakini itibarsızlaştırmak değil, yanlış görülen tutumun fark edilmesini sağlamak ve hatadan dönülmesine katkı sunmaktır. Elbette eleştiren her zaman haklı olmayabilir; yanlış değerlendirebilir, eksik okuyabilir. Ancak hiçbir yanlış değerlendirme hakareti, rencide etmeyi ve linç atmosferini meşrulaştıramaz. Bu nedenle eleştirinin niteliği kadar, eleştiriye verilen tepki de siyasal olgunluğun önemli bir göstergesidir.
Bugün yaşadığımız temel sorun, eleştirinin içeriğiyle yüzleşmek yerine eleştirinin kendisini “niyet okuması” üzerinden değersizleştirme eğilimidir. Fikirler tartışılmak yerine eleştiriyi dile getiren kişiler hedef hâline getirilmekte, tartışma zemini hızla kişiselleştirilmektedir. Bu durum yalnızca bireyleri değil, kolektif düşünme kapasitesini de zayıflatmaktadır.
Son dönemde bazı siyasal medya çevrelerinde öne çıkan bir başka refleks de eleştiriyi doğrudan “organize”, “operasyonel” ya da “dış bağlantılı” bir faaliyet olarak kodlamaktır. Bu yaklaşım yeni değildir; baskıcı ve otoriter yapıların tarih boyunca sıkça başvurduğu tanıdık bir yöntemdir. Amaç, muhalif düşünceleri “düşman” kategorisine yerleştirerek tartışmanın önünü kesmek, soru sormayı gayrimeşru hâle getirmek ve ideolojik hegemonyayı güçlendirmektir.
Bu yöntem devreye girdiğinde artık kimin ne söylediğinin, hangi argümanı sunduğunun önemi azalır; tartışmanın ekseni bilinçli biçimde kaydırılır. Fikirler yerine kişiler ve niyetler konuşulur, “biz ve onlar” ayrımı keskinleştirilir. Kısa vadede savunma refleksi gibi görülebilecek bu yaklaşım, uzun vadede düşünsel üretimi daraltır, siyasal hareketleri içe kapatır ve toplumla kurulan bağı zayıflatır.
Ayşe Hür etrafında yürüyen tartışmalar da bu sorunun güncel örneklerinden biridir. Hür’ün görüşleri elbette eleştirilebilir; bu, demokratik tartışmanın doğal parçasıdır. Ancak eleştirinin hızla kişisel saldırıya ve toplu hedef göstermeye dönüşmesi, meselenin fikir tartışması olmaktan çıktığını göstermektedir. Bu durum yalnızca eleştirilen kişiye değil, eleştiren çevrelerin savundukları demokratik değerlerin inandırıcılığına da zarar vermektedir.
Öte yandan eleştiri yapanların kendi siyasal geçmişleriyle kurdukları ilişki de tartışmanın önemli bir boyutudur. Herkesin siyasal hafızası vardır ve bu hafıza gerektiğinde hatırlatılabilir. Ancak geçmişi hatırlatma, kişisel hesaplaşma ve itibarsızlaştırma aracına dönüştüğünde eleştirinin ahlaki zemini zedelenir. Bu nedenle tartışmalarda daha mütevazı, daha diyaloga açık ve kendi hatalarıyla yüzleşebilen bir dilin hâkim olması gerekmektedir.
Sonuç olarak, eleştiri-özeleştiri mekanizması olmadan hiçbir siyasal gelenek kendini yenileyemez. Eleştirinin bastırıldığı ya da linçle karşılandığı bir ortamda doğrular çoğalmaz, yalnızca korku büyür. Bugün ihtiyaç duyulan şey daha sert değil, daha nitelikli tartışmalardır; daha yüksek sesle konuşmak değil, daha güçlü argümanlar üretmektir. Eleştiri ancak saygı sınırları içinde kaldığında yol açar; aksi hâlde hepimizi aynı çıkmaza sürükler.
Derya Özcan
10 Şubat 2026
