Kürtler, hareketi ve DEM Parti’yi eleştiriyor!

featured
0
Paylaş

Şanlıurfa

Geride bıraktığımız hafta sonunu Urfa ve Diyarbakır’da geçirdim.

Urfa’ya gitme sebebim; 6 Ocak itibarıyla Rojava’da, Kobani’de yaşananların yansımalarını Suruç’ta, Urfa’da görmekti.

Diyarbakır’a ise tüm bu yaşananların, konuşulanların ve tartışmaların bir sağlamasını almak için uzun zamandır gitmek istiyordum. Özellikle Öcalan konusunda ayyuka çıkan tartışmaları merkezinde dinlemek önemliydi.

Öncelikle yazılara Urfa’dan başlamak ve meselenin en başına dönerek o çok konuşulan kırılma noktasına nasıl geldiğini ve tam olarak ne yaşandığını netleştirmek gerektiği kanaatindeyim.

Anlamak için belki de kısacık bir geçmişe atıf iyi olabilir:

Bir önceki barış süreci (2013–2015), görece Kürt halkının inandığı, ikna olduğu ve umut bağladığı bir süreçti. Masanın tek taraflı devrilmesine, hatta böyle bir süreç hiç olmamış,  yaşanmamış gibi bir inkâr sürecine tanık olduk; akabinde başlayan şiddetli dönemi kimse unutmadı.

O sürecin sonuna yaklaşılırken Kobani, tıpkı bugün olduğu gibi, IŞİD kuşatması altındaydı. Türkiye’de devlet tavrını Kürtlerden yana almamış, kamuoyunda “Kobani düştü, düşüyor” söylemleri dolaşıma sokulmuş, “bir taraf acı çekerken diğer taraf bu acının üzerinde tepindi”  tartışmaları da yaşanmıştı.

Barış ve kardeşlik söylemleri rafa kaldırılmış, kimse dönüp de arkasına bile bakmamıştı.

O günlerde yaşananlar, olası gördükleri barışın aslında olmayacağını ani ve sert bir şekilde kavramalarına neden olmuştu. Bunun açıkça bir ihanet olduğunu ve bu ihaneti  tam da burada (Suruç), gözleriyle gördüklerini düşünüyorlardı.

Ardından Suruç katliamı yaşandı…

Ve geçmişe dönük onlarca, yüzlerce kötü, kanlı ve acı şey yaşandı…

“Kürt halkı büyük bir kırılma yaşadı” deniyor ya, işte o kırılmayı yorumlayabilmek adına tam da o günlerde gündeme gelmeye başlayan ve şimdilerde “Kürt milliyetçiliği” olarak tanımlanan, özellikle son dönemde sosyal medyayı da  domine eden bir grubun oluşmaya başladığına da tanıklık ettik.

Peki bu kendini “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlayan, medyada da o tanımla yer alan kitle tam olarak ne söylüyordu?

Her şeyden önce “Türkiye’de devletle yapılacak müzakere ya da ‘barış’ adı altında tüm temaslara kapalı; hakların barışla değil şiddetle alınabileceğine daha ikna; ‘Kürdistan’ talebinden hiçbir koşulda vazgeçmeyen, aksine bunu olmazsa olmaz gören; çok daha radikal düşünen ve şiddeti öncelemeye razı” bir kitleden söz ediyoruz.

Bu grubun Öcalan’ı tartışmaya açması da aslında yeni değil, ta o günlerden başlıyordu.

Zira bu ‘milliyetçiler’ toprak talebinden vazgeçilmesine şiddetle karşı olduklarını vurguluyordu.

Sıklıkla “Bu Kürt barışı Türkiye’nin son şansı, çünkü Öcalan’dan sonraki nesil bu yönelimde olmayabilir” deniyor. İşte tam olarak anlatılmak istenen de bu aslında. Kandil ve Öcalan, belki de Türkiye ile barış masasına oturmayı tercih edecek son temsiliyet olabilir.

İktidarın ‘terörsüz Türkiye’ bizlerin ise ısrarla ‘süreç’  tanımını kullanmaya devam ettiği bu yeni sürecin Kürt tabanında hiçbir zaman tam anlamıyla kabul görmediğini söyleyebiliriz.

Tam kabul edilmemiş ama itiraz da edilmeyen bir düzlemde; Öcalan’ın mektubu ile başlayan, örgütün feshi ve silah yakma ile devam eden süreç Batı’da ve Doğu’da çok farklı algılandı. Kürtlerin önemli bölümü silah yakmayı ve örgütün fesih kararını bir tür “sahip olduğu en önemli dayanaktan da vazgeçmek” olarak yaşamış ve bunu büyük hüzünle karşılamışlardı. Silah yakma töreninde ağlayan Kürt siyasetçiler ve barış annelerini yazmıştım, hatırlarsınız.

Türklerin sürece, örgüte ve silah yakmaya bakışıyla Kürtlerin bakışı iki ayrı uçtaydı. Aslında bu durum Türkiye’de Kürt meselesinin özünü de özetliyordu.

Türklerin derdiyle Kürtlerin derdi hiçbir zaman önemli ölçüde ortak olmadı; çünkü yaşananlar ve ödenen bedeller hiçbir zaman birlikte paylaşılmadı. Faturalar, cezaevleri ve ölümler çoğunlukla Kürtlerden yana düştü.

“Bizleri yok saymaya bu kadar hevesli bir devletle” bir kez daha masaya oturmak fikrine zaten güvensizlikle yaklaşan Kürtler, bu defa “hiçbir kazanım elde etmeden masadan kalkma ihtimalini” tartışıyordu.

Buradaki “hiçbir kazanım” vurgusu dönüp dolaşıp her köşe başında kendini “milliyetçi damar” olarak tanımlayan o dillerde şekilleniyor; konu yine “toprak ve Kürdistan taleplerinden vazgeçmenin” eleştirisine dayanıyordu.

Yani Türklerin aslında en alerjik olduğu ‘toprak talebi’ bir şekilde fazlasıyla gündeme gelen bu ‘milliyetçi’ tanımlı grubun kırmızı çizgisi olmuştu ve Öcalan’ı da bunun üzerinden eleştiriyorlardı.

Tüm bunların üzerine Türkiye’nin bu kez yine Suriye’de, yine Kobani’ye, Rojava’ya karşı bu defa adı değişmiş Şam hükümetini desteklemesi, Suruç’tan gönderilmek istenen yardım tırlarına izin vermemesi geçmiş travmaları hortlattı, isyan duygusunu artırdı. Sürecin temel tartışmalarından biri olan “topraktan vazgeçiş” vurgusuyla Suriye’de elde edilmiş bölgeleri kaybetme ihtimali birleşince Kürtlerde büyük bir kırılma yarattı.

Bu kırılmanın içinde Öcalan’ın tartışmaya açılması da vardı.

“Elbette Kürtler Öcalan’ı daha önce hiç tartışmadı mı” diyenlere yanıt açık: Çok defa tartıştılar, ağır eleştirilerin yapıldığı dönemler de oldu. Ancak bu tartışma hiçbir zaman Türklerin, hele de Türk gazetecilerin önünde yapılmadı. Şimdi ise durum farklıydı. Artık sahaya ‘iç mesele’ hassasiyetini taşımaya devam edecek bir soğukkanlılık hakim değildi.

Bir sınırla birbirinden ayrılmış akrabalar, kardeşler, arkadaşlar bu kez tek farkla yine o günleri yaşıyorlardı; aralarındaki tel örgülerin yerini yüksek örülmüş beton duvarlar almıştı. Artık birbirlerine elleriyle yardım edemiyorlar, fiziken ulaşamıyorlardı ama sesleri karşı tarafa ulaşıyordu. Bir bardak su bile verememenin öfkesi, Rojava’nın Gazze olması korkusuyla birleşmişti.

Bu noktada DEM Parti’ye ve harekete yönelik eleştiriler de yoğunlaştı.

Suriye’den Türkiye’ye yansıtılmak istenen algı, yaşananların arkasında Öcalan’ın olduğu yönündeydi. Kürtler bu algıyla yaklaşık 15 gün boyunca baş başa bırakıldı. O günlerde güncelmiş havasıyla paylaşılan 16 sayfalık Meclis heyetinin İmralı notları ve Bahçeli’ye gönderilen kilimle sağlanmaya çalışılan “Öcalan bizimle” algısı da bu çabanın parçasıydı.

Oysa tam da o günlerde, konuyu konuşmak üzere DEM heyeti İmralı’ya gitmiş, ancak dönüşte “Herkese selamı var” ifadesinin ötesinde bir açıklama yapmamıştı.

Soğuktan donarak ölen çocuklar, sınırdan yükselen yardım çığlıkları, ablukanın şiddeti, “Öcalan bu işin neresinde” sorularıyla iç içe geçmişti.

Parti, özeleştirisini “sürece zarar vermemek adına inisiyatif alamamak ve Öcalan’ın son görüşmede Rojava’ya, Kobane’ye dair söylediklerini açıklama kararını hızlı alamamak” şeklinde dile getiriyordu. Ancak kitle çoktan “süreç mazeretlerinden yorulma” noktasına gelmişti.

Yardım tırlarının geri çekilmesi, Rojava’ya, Kobani’ye ulaşımın sağlanamadığı gibi toplanan tüm yardımların Diyarbakır’a dönmesi kararı da partinin yetersiz kaldığı, doğru bir siyaset uygulayamadığı yönündeki eleştirileri artırdı.

Suruç’taki gözaltılar tutuklamaya dönüştü, tutuklananlar arasında çocukların da olması, ‘süreç’ ve ‘sürece verilecek zarar’ vurgulu açıklamaları daha da öfkelendirici hâle getirdi.

Hâlâ Öcalan’dan bir ses yoktu.

Sosyal medyada “Öcalan Kürtleri sattı”, “Öcalan Kobani’yi kendi çıkarları için sattı” söylemleri yayıldı. Bu sessizliğin körüklediği kopuş, sahada çalışan siyasetçilerin bile ilk kez tanık olduğu bir kırılmaya dönüştü.

Ne zaman ki tepkiler İstanbul’dan dahi duyulur hâle geldi, o zaman Öcalan’ın duruşuna dair açıklamalar, sızan görüşme notları, Kandil’den gelen beyanlar ve parti yöneticilerinin açıklamaları devreye sokuldu.

Öcalan’ın görüşlerinin ortaya çıkmasıyla günlerdir gergin bekleyen kitlede gözle görünür bir sakinleşme yaşandı.

O neredeyse hezeyan hâli yerini sessizliğe bıraktı.

Bu aşamada yaşı ileri,  yeni ideolojik akımlardan ve bu milliyetçi oldukları iddiasındaki yeni yapıdan daha az etkilenen ‘akil Kürtler’ devreye girdi, bu defa tüm hareket topyekûn eleştiriliyordu; “Madem bu bilgiler elinizdeydi, neden günlerce Öcalan’ın hedef alınmasına izin verdiniz? Neden seyirci kaldınız? Bu süreci neden bu kadar kötü yönettiniz” diyorlardı.

Yani özetlemek gerekirse Kobane süreci sahadan okunduğunda, genelde alışık olduğumuz gibi Türkiye’de devletin değil aksine Abdullah Öcalan, Kürt hareketi ve DEM Parti’nin eleştirildiği bir süreç oldu.

Bunun iyi okunması, her açıdan önemli.

Gazeteciler için artık üstünkörü yorumlar, uzaktan yapılan analizler yersiz kaldığı gibi siyasetçiler için de ‘sessizlik’ bir sığınak olmaktan çıktı!

Cuma yazısı: Diyarbakır’da Kürtler sürece ne diyor, ‘ben demiştim’ciler bir konu başlığı olmuş vaziyette, Öcalan liderliğini, meşruiyetini kaybedebilir mi, Öcalan’la ilgili yaşanan bu süreç bir ilk mi, Kürtler ne bekliyor, ne istiyor ve bundan sonrasını nasıl okuyorlar?..

bu yazı https://t24.com.tr/yazarlar/tugce-tatari/kurtler-hareketi-ve-dem-partiyi-elestiriyor,53756 sitesindn alınmıştır.