ABD Emperyalizmi, Çürüyen Dünya Düzeni ve İnsanlığa Karşı Savaş – Eren Aydın

featured
0
Paylaş

Dünya kapitalist sistemi, tarihsel bir çürüme ve hegemonya krizinin içindedir. Bu çürümenin merkezinde hâlâ emperyalist-kapitalist sistemin başat gücü olan ABD yer almaktadır. ABD yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil; yüzlerce askeri üssü, NATO aracılığıyla kurduğu savaş aygıtı, doların küresel tahakkümü ve finans diktasıyla dünya emekçileri ve ezilen halklar üzerinde baskı kuran bir güçtür.

“Dünya jandarması” olarak tanımlanan bu yapı, diplomatik bir unvan değil; savaş uçakları, uçak gemileri, darbeler, ambargolar ve vekâlet savaşlarıyla inşa edilmiş kanlı bir sömürü ve tahakküm mekanizmasıdır. Ancak bu çürüme sadece sistemin ekonomik ve siyasi aygıtlarıyla sınırlı değildir; insanlığın tüm değerleriyle derin bir çöküş içindedir. ABD’nin siciline yansıyan dosyalar ve emperyalist müdahalelerin belgeleri, bu ahlaksızlıkların yalnızca görünen buzdağının bir parçası olduğunu göstermektedir. Uzun süredir dünya, emperyalist ve kapitalist sistemin yanı sıra onun yerel uşak yönetimlerinin başında yer alan sapkınların elinde yönetilmektedir. Bu durum, sistemin her yanına nüfuz eden bir çürüme ve yozlaşmanın somut sonucudur; sosyal adalet, etik değerler ve insan hayatı, sistemin çıkarları karşısında sürekli erozyona uğramaktadır.

ABD emperyalizmi geriliyor olabilir; ancak gerileyen her emperyal güç gibi daha saldırgan, hoyrat ve maskesiz bir zorbalıkla sahneye çıkmaktadır. Kriz derinleştikçe hümanist -insan hakları maskeler düşmekte, geriye kaba güç ve zorbalık kalmaktadır. Sistemin bu yapısal ve ahlaki çürümesi, sadece savaşlar ve işgallerle değil; kültürel, sosyal ve ekonomik alanlarda da insanların yaşamını ve umutlarını hedef almaktadır.

ABD ve Siyonist İsrail’in İran’a dönük planları, yöneticileri hedef alarak muhalefetin ayaklanmasıyla rejimi çökertmeye dayanıyordu. Bir yanda Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde bölgeyi yeniden dizayn etmek, diğer yanda asıl stratejik hedef olarak İran üzerinden Çin’e akan petrol akışını kontrol etmek ve İsrail’in bölgesel tahakkümünü garanti altına almaktı. Ancak beklenen olmadı; İran yönetimi, birçok üst düzey kayba rağmen işlevini sürdürdü, muhalefet sokaklara inmedi ve rejimin arkasındaki kitleler genişledi. Tam tersine bu durum, ABD ve Siyonist İsrail saldırganlığına karşı dünya genelinde artan tepkilerle birleşti bu haydutluğa karşı bir tepkiler büyüdü.

Diğer yandan, bu haydutların İran’ın toplumsal yapısını ve devlet geleneğini iyi okuyamadıkları da ortaya çıktı. Savaşın çıktığı birçok ülkede halk ülkeyi terk ederken, İran’da yurtdışında olanlar bile ülkeye dönüyor. Tarihsel olarak İran toplumunun yapısını doğru okuyabilmek mümkünken, emperyalist güçlerin kibir ve gücü bu gerçeğin görülmesini engelledi.

Diğer yanda muhalefetin sokağa dökülmesiyle birlikte ABD’nin planların İran içindeki Kürt ve diğer ezilen halkları kullanarak Tahran’ı kuşatmak ve bölgesel nüfuz boşluğundan faydalanmaktı. Hatırlanacağı gibi haydut Tramp ne diyordu; “Kurumları ele geçirin yârdim yolda geliyor”. Ancak İran’ın toplumsal ve askeri yapısını, doğru okuyamadılar. Çünkü içine girdikleri çürüme, kriz güç sahibi olmanın verdiği kibirleri gözlerini köreltmektedir. Ortaya çıkan tablo, ABD ve müttefiklerinin uzun süreli bir işgal ve sömürü savaşı yürütmesinin olası olmadığını gösteriyor.

Bir dönem “demokrasi götürme”, “insan hakları” ve “terörle mücadele” gibi hümanist maskelerle meşrulaştırılan işgaller, artık daha küstah bir üslupla savunulmaktadır. Trump dönemi, emperyalist zorbalığın maskesiz hâlini temsil etmektedir. Ekonomik hegemonya hırsı ve Çin’e karşı kuşatma politikaları, kapitalist-emperyalist rekabetin küresel stratejisini göstermektedir. NATO üzerinden Avrupa’ya uygulanan ekonomik ve diplomatik baskılar, emperyalizmin krizinin ortaya koymaktadır.

İnsanlık, ABD emperyalizminin sicilini çok iyi bilmekte ve yarattığı vahşetler hâlâ canlıdır. Tarih boyunca işgal, yok etme, işkence ve katliamlarla dolu bu sicil, sadece geçmişin değil, bugün ve geleceğin de acı bilançosudur. Çok geriye gitmeye gerek yok daha dün; Irak’ın işgali milyonlarca insanın ölümüne, göç yolarına düşmesi, yerlerini terk etmek zorunda kalmaları altyapının çökmesine ve derin yoksulluğa yol açmıştır. Libya, NATO müdahalesi sonrası parçalanmış ülke çetelerin elinde bölünmüş şekilde büyük bir belirsizlik içine sürüklenmiştir. Afganistan’daki yirmi yıllık işgal, istikrarsızlık, katliamlar ve rejimi teslim edip çıktıkları Afganistan şeriatçı uygulamalarıyla sonuçlanmıştır. Suriye’de vekâlet savaşları ve dış müdahaleler halklara ağır bedellerin yani sıra ülke harabeye çevrildi, katliamların uygulayıcısı piyon HTŞ’yı Şama oturtarak yeni bir kaos’a sürüklediler, başta Alevi halkı olmak üzere yeni katliamlara imza attılar. Siyonist İsrail ise sahada fiilen etkili olarak işgaller gerçekleştirdi. Venezuela’da meşru devlet başkanının kaçırılması, emperyalizmin yöntemini açıkça göstermektedir. Her dönem hep bu haydutların hedefinde olan Küba’ya yönelik tehditler ve devrimden beri devam eden, uygulanan ambargolar dahada ağırlaştırılarak temel ihtiyaçları hedef alarak halkı yoksulluğa ve açlığa mahkûm etmiştir.

Her türlü uluslararası norm bir yana bırakılarak, emperyalist güçlerin “istiyorum, alacağım” tavrı, kapitalist-emperyalist sistemin krizinin ve acımasız doğasının bilinçli bir göstergesidir. Tarih, bu güçlerin rastgele “delilik” veya keyfi hareket etmediğini, sistemin karakteri gereği kriz büyüdükçe savaşın ve paylaşım kavgasının da büyüdüğünü göstermektedir. Enerji yolları, ticaret koridorları, madenler ve ucuz işgücü için yürütülen mücadele, milyonlarca insanın yaşamını hiçe saymaktadır.

Gazze’de yaşanan yıkım, emperyalist düzenin ahlaki çöküşünü gözler önüne sermektedir. İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımı ABD’nin koşulsuz desteği, Tramp “Gazze’yi boşaltıp lüks oteller yapacağım, tatil merkezine çevireceğim” söylemleri uluslararası hukukun, insan hayatı karşısında güçlü olanın hukuku olduğunu ortaya koymaktadır. İnsan hakları söylemi, emperyal çıkarlar karşısında askıya alınmaktadır. Çocukların ölümü, kentlerin yıkımı ve açlık, kapitalist-emperyalist sömürünün kaçınılmaz sonucudur.

Suriye sahası, emperyalist güçlerin çıkar sahasına dönüştürüldü. ABD, Rusya, İran, Türkiye ve bölgesel aktörler kendi sınıfsal ve stratejik çıkarları için sahaya müdahale etmiş; dün katil dedikleri grupları bugün iktidara yerleştirdiler.

Emperyalist bloklar arası rekabetin bedelini işçi sınıfı ve ezilen halklar ödemektedir. Artan enflasyon, işsizlik ve gıda krizleri, göç dalgaları, otoriterleşme, çevresel yıkım ve sosyal eşitsizlik, halkların yaşamını zorlaştırmaktadır.

Ancak unutulmamalıdır ki tarih, büyük krizlerin büyük devrimci fırsatlar yarattığını göstermektedir. Latin Amerika’da halk hareketleri, Avrupa’da grevler ve gençlik protestoları, Ortadoğu’da kitlesel direnişler, sistemin çatladığını ortaya koymaktadır. Gerçek çözüm, başka bir emperyalist bloğa yaslanmak değil; bağımsız sınıf hattı ve enternasyonalist dayanışmadır.

ABD emperyalizmi tüm gücüne rağmen sarsılmakta, NATO müttefiklerini istediği şekilde hareketlendirmekte zorlanmaktadır. Hegemonya krizi derinleştikçe saldırganlık artmakta, iç çelişkilerde büyümektedir. Bunun karşısında ise dünya halklarına acı, yıkım ve yoksulluk getirmektedir. Ancak aynı süreç, devrimci olanakları da büyütmektedir. Tarih, nesnel çelişkilerin keskinleştiği anlarda hızlanır. Halkların kurtuluşu, emperyalist bloklardan medet ummakla değil; kendi bağımsız, örgütlü ve devrimci gücünü yaratmakla mümkündür. Emperyalist savaşlara karşı tek gerçek alternatif, Marksizm-Leninizm’in yol göstericiliğinde sürece uygun politikalar ve işçi sınıfı ve ezilen halkların örgütlü ve militan mücadelesini örgütlemek, iktidar perspektifli mücadeleyi büyütmektir. Aynı zamanda bugün daha öne çıkan ve dahada aciliyet kazanan enternasyonalist mücadeleyi geliştirilip büyütmektir. Dünya da barbarlık hakimiyetini kuracak, ya da insanlık kazanıp sosyalizmle taçlanacak.