Bu yıl da 30 Mart Kızıldere yıldönümü arifesinde başlayan tartışmalar yoğunluk kazandı. Kuşkusuz bu durum, Kızıldere’nin ve Mahir Çayan ile THKP-C’nin ülkemiz sınıf mücadelesindeki tarihsel ve siyasal belirleyiciliğinin bir sonucu olmakla birlikte bugün yaşanan sürecin Mahiri doğrulamasınındı payı var.
Kızıldere ve Mahir üzerine her dönemde farklı anlatılar üreten Ertuğrul Kürkçü ile başlayan taraşıma, Dipnot Yayınları’nın yayımladığı kitapla birlikte yeni bir boyut kazanarak sürdürülmektedir.
Elbette, tarihimizde ve sınıf mücadelesi içinde önemli bir yer tutan Mahir Çayan ve THKP-C’nin tartışılması doğaldır. Ancak belirleyici olan, bu tartışmaların hangi sınıfsal perspektifle, hangi ideolojik yönelimle ele alındığıdır.
Bugün gelinen noktada, yürütülen tartışmaların önemli bir kısmının tarihsel gerçekliği açıklığa kavuşturmaktan ziyade, onu bulanıklaştırmaya hizmet ettiği görülmektedir. Tartışmaların içinin boşaltılması, konunun özünden koparılarak ilgisiz başlıklara çekilmesi; özünde Mahir Çayan’ın devrimci çizgisinin ve ideolojik bütünlüğünün aşındırılması anlamına gelmektedir. Bu durum, tarihsel bir figürün yalnızca yorumlanması değil, aynı zamanda yeniden kurgulanması ve etkisizleştirilmesi girişimidir.
Bu yaklaşım, aynı zamanda sınıf mücadelesinin devrimci birikimine karşı bir sorumsuzluk ve ideolojik geri çekilişin ifadesidir. Devrimci mirasın, onu tarihsel bağlamından kopararak parçalı ve eklektik biçimde ele alınması; burjuva ideolojisinin etkisi altında şekillenen bir değersizleştirme pratiğine dönüşmektedir.
Devrimci değerlerin içinin boşaltılması, yalnızca geçmişe yönelik bir müdahale değil; bugünün ve geleceğin mücadele perspektifinin zayıflatılması anlamına da gelmektedir. Bu nedenle, söz konusu tartışmalar aracılığıyla devrimci değerlerin yozlaştırılması ve hiçleştirilmesi asla kabul edilemez.
Devrimci bir sorumlulukla bakıldığında, tarihsel miras karşısında sessiz kalmak mümkün değildir. Çünkü tarih, sınıf mücadelesinin bir alanıdır ve bu alanda yürütülen her ideolojik müdahale, doğrudan bugünün politik hattını da şekillendirmektedir. Bu nedenle, devrimci mirasın çarpıtılmasına karşı açık ve net bir tutum almak, yalnızca geçmişe değil, sınıf mücadelesinin geleceğine karşı da bir sorumluluktur.
Tarih ve tarihin yazımı, ciddi bir sorumluluk ve etik tutarlılık gerektirir. Ancak Türkiye’de bu alanda aynı ciddiyetten söz etmek çoğu zaman mümkün değildir. Sistemin her şeyi değersizleştirme ve yozlaştırma yönelimi ne yazık ki kendisini “sol” olarak tanımlayan bazı çevre ve şahsiyetlerde de karşılık bulabilmektedir. Bu durum, özellikle tarihsel devrimci değerlerin ele alınışında daha belirgin hale gelmektedir.
Bu çerçevede Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Mahir Çayan kitabi, yalnızca politik bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel ve devrimci değerlere karşı bir sorumsuzluk örneği olarak değerlendirilmelidir. Türkiye devrimci hareketinin en önemli köşe taşlarından biri olan Mahir Çayan ve THKP-C üzerine yapılacak bir çalışmanın, Mahir’in düşünsel çizgisiyle bağlarını yıllar önce koparmış, hatta onu reddetmiş – birileri 12 Eylül askeri faşist cuntasıyla birlikte reddiyeyi Mark-Engels-Lenin’e kadar götürmüşken- isimler üzerinden kurgulanması; en hafif ifadeyle tarihsel gerçekliğe ve devrimci mirasa karşı bir saygısızlıktır.
Tarihsel kişilikler ve mücadeleler, yalnızca metinlerin derlenmesiyle değil; o metinlerin hangi perspektifle, hangi politik ve ahlaki sorumlulukla ele alındığıyla anlam kazanır. Mahir Çayan’ın farklı dönemlerde yazdığı metinlerin bir araya getirilmesi elbette değerlidir. Ancak bu metinlerin hangi amaç ve düşünceyle bir araya getirildiği, neyin amaçlandığı da en az bunun kadar önemlidir. Bu durum, metinlerin yorumlanmasında başvurulan isimler üzerinden de açıkça kendini ele vermektedir. Mahir’in ideolojik hattıyla açık bir kopuş yaşamış kişiler tarafından yapılan değerlendirmeler, çalışmanın bütünlüğünü zedelemekte ve onu sorunlu hale getirmektedir.
Bu noktada mesele, yalnızca bir editör tercihi olarak görülemez. Çünkü tarihsel bir mirasın yeniden kurgulanması ve bu miras üzerinden bir “devamlılık” ilişkisi kurulmaya çalışılması, ciddi bir ideolojik müdahaledir.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım yalnızca politik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorunu da beraberinde getirmektedir. Kitabın önsözünde, Mahir Çayan’ın yazılarının 1978 yılında Devrimci Yol tarafından yayımlanan eserden doğrudan alındığının belirtilmesi, çalışmanın büyük ölçüde bir tıpkıbasım niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır. Yıllar önce devrimci bir sahiplenme iradesiyle yayımlanmış bir eserin, bugün eleştirel eklerle birlikte yeniden basılarak bir ticari nesneye dönüştürülmesi; devrimci değerlerin araçsallaştırılması anlamına gelir. Bu durum, tarihsel mirası korumak değil, onu tüketmek ve değersizleştirmek anlamına gelir.
Devrimci ahlak, etik tartışması tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü emperyalist-kapitalist sistemin en temel saldırılarından biri, değerlerin içini boşaltmak ve her şeyi metalaştırmaktır. Bu süreç yalnızca egemen sınıflarla sınırlı kalmamakta, zamanla muhalif alanlara da sirayet etmektedir. Değersizleşmenin, bireyciliğin ve çıkarcılığın yaygınlaştığı bir zeminde; tarihsel devrimci figürlerin ve mücadelelerin de bu mantıkla ele alınması kaçınılmaz hale gelmektedir.
Oysa devrimci mücadele, yalnızca politik bir hat değil; aynı zamanda bir değerler bütünüdür. Vefa, yoldaşlık, dayanışma ve tarihsel sorumluluk bu bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Bu değerlerin aşındığı bir yerde, devrimci mirasın doğru bir biçimde aktarılmasından söz etmek mümkün değildir. Tam tersine, bu miras parçalanır, çarpıtılır ve giderek etkisizleştirilir.
Bugün yaşanan sorun, yalnızca bir kitabın içeriğiyle sınırlı değildir. Daha geniş bir çerçevede, tarih yazımının nasıl bir sorumlulukla ele alınması gerektiğiyle ilgilidir. Devrimci geçmişi bugünün politik hesaplarına malzeme yapmak, onu yeniden üretmek değil; tersine, onu silikleştirmek anlamına gelir.
Bu nedenle yapılması gereken, tarihsel mirasa sahip çıkarken onu araçsallaştırmamak; devrimci değerleri savunurken onları güncel çıkar ilişkilerine kurban etmemektir. Devrimci ahlak, tam da bu noktada belirleyici hale gelir. Çünkü tarih karşısındaki sorumluluk, yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur.
Sonuç olarak; Mahir Çayan gibi tarihsel bir figürün düşünsel mirasını ele almak, yalnızca akademik ya da yayıncılık faaliyeti değil, aynı zamanda etik ve politik bir duruştur. Bu duruşun zayıfladığı her noktada, ortaya çıkan şey bilgi değil; çarpıtma, sahiplenme değil; değersizleştirme olur. Bu nedenle tarih yazımı, her şeyden önce bir ilke ve sorumluluk meselesi olarak ele alınmalıdır.
