İsviçre, dünyanın gözünde karlarla kaplı dağların, kusursuz işleyen demokrasinin, bankaların ve temiz sokakların ülkesidir. Avrupa kapitalizminin vitrindeki en parlak yüzlerinden biri olarak sunulur. Ancak bazı ülkeler vardır ki nehirleri ne kadar berrak akarsa aksın, tarihlerinin dibinde biriken tortuları görünmez kılamazlar. Alpler’in eteklerinden akan sular kentleri yıkayabilir, meydanları temizleyebilir, binaları parlatabilir; fakat geçmişin üzerindeki lekeleri silemez.
İsviçre de böyledir. Dışarıdan bakıldığında düzenin ve refahın simgesi gibi görünen bu ülkenin tarihinde, uzun yıllar boyunca sessizliğe gömülmüş binlerce çocuğun çığlığı vardır. O çocuklar, devlet kayıtlarında “korunmaya muhtaç”, “eğitilmesi gereken” ya da “uygun ailelere yerleştirilmesi gereken” çocuklar olarak tanımlanıyordu. Gerçekte ise yoksulluğun suç sayıldığı bir düzende ailelerinden koparılan, ucuz emek gücü olarak kullanılan ve çoğu zaman ağır istismarlara maruz bırakılan çocuklardı.
Bugün İsviçre’nin temiz caddelerinde yürürken bu geçmiş görünmez. Bankaların mermer duvarlarında, saat mağazalarının vitrinlerinde ya da kartpostalları süsleyen dağ manzaralarında onların izine rastlanmaz. Ancak her refah hikâyesinin ardında sorulması gereken bir soru vardır: Bu refah kimlerin emeği, kimlerin sessizliği ve kimlerin acıları üzerine kuruldu? Verdingkinder olarak bilinen “kiralık çocuklar” sistemi, İsviçre’nin bu soruyla yüzleşmek zorunda kaldığı en karanlık tarihsel gerçeklerden biridir.
Yaklaşık bir asır boyunca İsviçre’de on binlerce çocuk ailelerinden koparıldı, çiftliklere ve çeşitli ailelerin yanına yerleştirildi, ağır koşullar altında çalıştırıldı ve sistematik istismara maruz bırakıldı. Resmî söylem bunu “koruma”, “eğitim” ve “topluma kazandırma” politikası olarak sunuyordu. Gerçekte ise yaşananlar, yoksulluğun kriminalize edilmesi, çocuk emeğinin sömürülmesi ve devlet eliyle yürütülen bir toplumsal denetim mekanizmasıydı.
Verdingkinder sistemi İsviçre kapitalizminin gelişim sürecinden bağımsız düşünülemez. 19. yüzyılın sonlarından itibaren hızla gelişen kapitalist ekonomi, bir yandan sanayi üretimini büyütürken diğer yandan tarımsal üretimde ucuz işgücüne olan ihtiyacı artırıyordu. Kırsal bölgelerde yaşayan yoksul ailelerin çocukları bu ihtiyacın karşılanması için hazır bir kaynak olarak görülmeye başlandı. Devlet kurumları, yerel yönetimler ve vesayet makamları aracılığıyla binlerce çocuk ailelerinden alınarak köylü ailelerin yanına yerleştirildi.
Bu çocukların önemli bir bölümü yetim değildi. Birçoğunun anne ve babası hayattaydı. Ancak yoksulluk, bekâr annelik, borçluluk ya da toplumun egemen ahlak anlayışına uymayan yaşam biçimleri çocukların ailelerinden koparılması için yeterli görülüyordu. Böylece ekonomik sorunlar yaşayan aileler desteklenmek yerine cezalandırılıyor, çocuklar ise emek gücü olarak kullanılıyordu.
Kapitalist toplumlarda yoksulluk çoğu zaman bir toplumsal sorun değil, bireysel bir başarısızlık gibi sunulur. Verdingkinder uygulaması da bu anlayışın tarihsel ürünlerinden biriydi. Devlet, yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmak yerine yoksulları denetim altına almayı tercih etti. Yoksul ailelerin çocukları “koruma” adı altında ellerinden alınırken, aynı çocuklar sabahın ilk ışıklarından gece geç saatlere kadar tarlalarda, ahırlarda ve çiftliklerde çalıştırıldı.
Bu nedenle Verdingkinder sistemi yalnızca bir çocuk koruma politikası değil, aynı zamanda bir emek rejimiydi. Çocukların emeği tarımsal üretimin görünmeyen parçalarından biri haline getirilmişti. Birçok çiftlik için bu çocuklar ücretsiz ya da son derece düşük maliyetli işgücü anlamına geliyordu. Devlet ise bu sömürünün organizasyonunda doğrudan rol oynuyordu.
İsviçre tarihinin karanlık sayfalarından biri de çocukların bazı kantonlarda açık artırmayı andıran yöntemlerle ailelere verilmesiydi. Yerel makamlar, çocukların bakımını üstlenecek aileleri belirlerken çoğu zaman devletten en düşük ödeme talep edenleri tercih ediyordu. Sonuçta çocuklar, korunması gereken bireylerden çok, maliyet hesabının konusu haline getiriliyordu. İnsan onurunun yerini ekonomik hesapların aldığı bu uygulama, dönemin egemen anlayışını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Çocukların yaşadıkları yalnızca ağır çalışma koşullarıyla sınırlı değildi. Binlerce tanıklık fiziksel şiddeti, aşağılanmayı, aç bırakılmayı ve cinsel istismarı gözler önüne sermektedir. Çocukların önemli bir bölümü eğitim hakkından mahrum bırakıldı. Bazıları okuma yazmayı dahi doğru dürüst öğrenemeden yetişkinliğe ulaştı. Pek çoğu hayatları boyunca taşıyacakları psikolojik travmalar yaşadı. Bugün hayatta kalan mağdurların anlatımları, bu sistemin bireysel sapmaların değil, kurumsallaşmış bir baskı düzeninin sonucu olduğunu göstermektedir.
Bu süreç aynı zamanda sınıfsal olduğu kadar kültürel bir baskı mekanizmasıydı. Özellikle Yenish topluluğu gibi göçebe yaşam süren kesimler devlet tarafından “uyumsuz” ve “istenmeyen” topluluklar olarak görülüyordu. Çocukların ailelerinden koparılması yalnızca ekonomik değil, kültürel bir asimilasyon politikası işlevi de görüyordu. “Kinder der Landstrasse” programı kapsamında yüzlerce Yenish çocuğu ailelerinden zorla alınarak kimliklerinden, dillerinden ve kültürel bağlarından koparıldı. Amaç yalnızca çocukları çalıştırmak değil, aynı zamanda farklı yaşam biçimlerini ortadan kaldırmaktı.
İsviçre’nin bu tarihi, kapitalist refah devletlerinin gerçek yüzünü anlamak açısından önemlidir. Çünkü Avrupa’nın refah toplumları yalnızca bankalar, sigorta şirketleri, sanayi tesisleri ve ekonomik büyüme üzerine kurulmamıştır. Aynı zamanda görünmeyen emek biçimlerinin, yoksullar üzerindeki baskının ve toplumsal denetim mekanizmalarının üzerine inşa edilmiştir. Verdingkinder sistemi bu gerçeğin en açık örneklerinden biridir.
Bugün İsviçre devleti yaşananlar nedeniyle özür dilemiş ve mağdurlar için tazminat programları oluşturmuştur. Ancak tarihsel gerçeklik değişmemektedir. On binlerce çocuğun yaşamı devlet politikaları sonucu geri dönülmez biçimde zarar görmüştür. Birçok mağdur hayatının sonuna kadar taşıdığı travmalarla yaşamıştır. Resmî özürler ve tazminatlar, yaşanan adaletsizliklerin bütünüyle telafi edilmesini mümkün kılmamaktadır.
Verdingkinder olayı bize yalnızca İsviçre’nin geçmişini anlatmaz. Aynı zamanda modern kapitalist toplumların yoksulluk, emek ve toplumsal kontrol ilişkilerine dair önemli dersler sunar. Devletlerin çoğu zaman egemen ekonomik ve toplumsal ilişkilerin korunmasında aktif rol oynadığı gerçeğini hatırlatır. Yoksulluğun bir suç gibi görülmesinin ve emekçilerin yaşamlarının denetim altına alınmasının ne tür trajedilere yol açabileceğini gösterir.
Bugün Avrupa’nın en zengin ülkelerinden biri olan İsviçre’nin geçmişine bakıldığında görülen şey yalnızca ekonomik başarı hikâyesi değildir. Aynı zamanda yoksulların, göçebelerin, emekçilerin ve çocukların bedelini ödediği bir tarih vardır. Verdingkinder sistemi, bu tarihin unutulmaması gereken en acı sayfalarından biridir.
İsviçre’nin parlayan bankaları, kusursuz görünen kurumları ve refah istatistikleri, bu çocukların yaşadıklarını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, refahın hangi toplumsal ilişkiler üzerine inşa edildiğini sorgulamayı zorunlu kılar. Çünkü tarihin öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur: Bir toplumun gerçek yüzü, yalnızca zenginlerinin yaşamına değil, en yoksullarına ve en savunmasızlarına nasıl davrandığına bakılarak anlaşılır. Verdingkinder’in hikâyesi de tam olarak bunu anlatmaktadır.
