Sermaye Düzeni Çıkmazda, Egemenler Saldırıda: Çözüm Devrimci Mücadelede! – Şemdin Şimşir

featured
0
Paylaş

Dünya yeni bir tarihsel altüst oluşlar döneminden geçiyor. Emperyalist-kapitalist sistem, uzun süredir biriken çelişkilerinin yarattığı çok yönlü krizlerle sarsılıyor. 2008 küresel mali krizinden bu yana dünya ekonomisi kalıcı bir istikrar zemini bulabilmiş değildir. Pandemiyle ağırlaşan ekonomik bunalım, enerji krizleri, yüksek enflasyon, büyüyen borç yükleri, ticaret savaşları ve emperyalist bloklar arasındaki sertleşen rekabet, kapitalizmin insanlığa sunabileceği bir gelecek kalmadığını her geçen gün daha açık biçimde ortaya koymaktadır.

Kapitalist sistemin temel çelişkileri derinleştikçe emperyalist güçler arasındaki paylaşım kavgası da keskinleşmektedir. ABD emperyalizminin gerileyen hegemonyasını koruma çabaları ile rakip güçlerin yükselişi arasındaki mücadele, dünyanın birçok bölgesini savaş ve çatışma alanına çevirmiştir. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, Asya-Pasifik’ten Afrika’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gerilimler, emperyalist sistemin tarihsel krizinin dışavurumlarıdır. Ortadoğu ise bu krizin ve paylaşım mücadelesinin en yakıcı merkezlerinden biri olmaya devam etmektedir. Filistin halkına yönelik saldırılar, Gazze’de yaşanan yıkım, Suriye’nin yıllardır süren parçalanmışlığı, Lübnan üzerindeki baskılar ve bölgesel savaş, emperyalizmin ve bölge gericiliklerinin halklara dayattığı karanlık tablonun göstergesidir. Son dönemde ABD, Siyonist İsrail ile İran arasında yaşanan askeri gerilim ve ardında çatışma de bölgedeki istikrarsızlığın yeni bir boyutunu oluşturmaktadır. Geçici ateşkesler, diplomatik girişimler ya da dönemsel uzlaşmalar, bölgedeki çelişkileri ortadan kaldırmamaktadır. Tersine Ortadoğu, emperyalist rekabetin ve bölgesel güç mücadelelerinin etkisiyle yeni çatışmalara ve yeni altüst oluşlara gebe bir görünüm sergilemektedir.

Türkiye de bu uluslararası tablonun dışında değildir. Tersine, emperyalist-kapitalist sistemle kurduğu ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılık ilişkileri nedeniyle dünya krizlerinden doğrudan etkilenmektedir. Uluslararası sermayeye bağımlı ekonomik yapı, büyüyen dış borç yükü, kronikleşen ekonomik sorunlar ve bölgesel gerilimlerin yarattığı baskılar, Türkiye kapitalizmini çok yönlü bir çıkmaza sürüklemektedir.

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmelerin gerçek zemini de burada aranmalıdır. Muhalefete yönelik operasyonlar, yargının açık bir siyasal silaha dönüştürülmesi, anayasa tartışmaları, demokratik hak ve özgürlüklere yönelik saldırılar, kayyum politikaları ve devlet aygıtının giderek daha otoriter bir karakter kazanması yalnızca iktidarın tercihleriyle açıklanamaz. Bunlar aynı zamanda sermaye düzeninin derinleşen kriz koşullarında kendisini yeniden tahkim etme çabasının ürünüdür.

Çünkü egemen sınıflar açısından kriz dönemleri aynı zamanda korku dönemleridir. Ekonomik yıkım büyüdükçe toplumsal hoşnutsuzluk da büyümektedir. İşçiler yoksullaşmakta, gençlik geleceksizleşmekte, emekliler açlığa sürüklenmekte, milyonlarca insan yaşamını sürdürebilmek için her gün daha ağır koşullara katlanmaktadır. Toplumun geniş kesimlerinde biriken öfke ve hoşnutsuzluk, sermaye düzeni açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu nedenle bugün yaşanan rejimleşme süreci yalnızca bir iktidar sorunu değil, sermaye düzeninin bekası sorunudur. Burjuvazi, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği koşullarda egemenliğini koruyabilmek için devlet aygıtını daha merkezi, daha baskıcı ve daha despotik biçimler altında yeniden örgütlemektedir.

Devlet, toplumun üzerinde duran tarafsız bir kurum değil, egemen sınıfın örgütlenmiş siyasal gücüdür. Bu nedenle devletin aldığı biçim, son tahlilde egemen sınıfın ihtiyaçları tarafından belirlenir. Kapitalizm göreli istikrar dönemlerinde parlamenter mekanizmalarla yönetebilir. Ancak kriz dönemlerinde baskı, zor ve otoriterleşme öne çıkar. Türkiye’de yaşanan süreç de bu genel eğilimin somut bir örneğidir.

Bugün sık sık gündeme getirilen yeni anayasa tartışmalarına da bu çerçeveden bakmak gerekir. Saray rejimi yeni anayasa söylemini topluma demokratikleşme ve normalleşme hamlesi olarak sunmaya çalışmaktadır. Oysa amaç, fiilen inşa edilmiş olan otoriter yönetim modelini hukuksal güvence altına almak ve devlet aygıtını yeni dönemin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmektir.

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından sorun anayasanın hangi maddesinin değişeceği değildir. Asıl sorun, mevcut anayasal düzenin hangi sınıfın çıkarlarını koruduğudur. Üretim araçlarının bir avuç sermayedarın elinde bulunduğu, emeğin sermaye tarafından sömürüldüğü bir düzende en demokratik anayasa bile sömürü düzeninin sınırlarını aşamaz.

Devam eden ekonomik kriz, yüksek enflasyon, işsizlik, hayat pahalılığı ve büyüyen gelir eşitsizliği milyonlarca emekçinin yaşamını dayanılmaz hale getirmiştir. Bir avuç sermayedar servetine servet katarken, işçi sınıfı her geçen gün daha fazla yoksullaşmaktadır. Fabrikalarda sömürü yoğunlaşmakta, sendikal haklar gasp edilmekte, grevler yasaklanmakta ve emekçiler açlık ücretlerine mahkûm edilmektedir.

Tam da bu nedenle baskının büyümesi gücün değil korkunun göstergesidir. Yasakların artması istikrarın değil krizin ürünüdür. Rejimin tahkim edilmesine yönelik her adım, aynı zamanda düzenin içine sürüklendiği çıkmazın da itirafıdır.

Bugün CHP’ye yönelik operasyonlar ve düzen içi siyasal alana dönük müdahaleler kuşkusuz demokratik haklara yönelik saldırılardır. Seçme ve seçilme hakkının fiilen ortadan kaldırılmasına dönük girişimler, yargı eliyle yürütülen siyasi tasfiye operasyonları ve baskı politikaları karşısında sessiz kalınamaz. Ancak işçi sınıfının görevi düzen siyasetinin herhangi bir kutbunun arkasında saf tutmak değildir.

Çünkü emekçilerin yaşadığı sorunların kaynağı yalnızca mevcut iktidar değil, bizzat sermaye düzeninin kendisidir. CHP de dahil olmak üzere düzen muhalefetinin temel sınırı burada ortaya çıkmaktadır. Düzen muhalefeti, sermaye egemenliğine dokunmadan düzenin daha farklı yöntemlerle yönetilmesini savunmaktadır. Oysa işçi sınıfının ihtiyacı, sömürü düzeninin farklı bir yönetim biçimi değil, bu düzenin aşılmasıdır.

İşçi sınıfının kurtuluşu ne saray rejiminde ne de düzen muhalefetinde aranabilir. Kurtuluş, işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlü gücündedir. Kurtuluş, sömürüye ve baskıya karşı birleşik mücadelededir. Kurtuluş, sermaye iktidarına karşı sosyalizm mücadelesindedir.

Bugün görev açıktır. Fabrikalarda, atölyelerde, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve üniversitelerde örgütlenmek; işçi sınıfının bağımsız devrimci hattını güçlendirmek; emperyalist savaşlara, sermaye saldırılarına ve baskı politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmektir. Dağınıklığı aşmanın, umutsuzluğu parçalamanın ve sermaye düzeninin saldırılarını püskürtmenin tek yolu örgütlü mücadeledir.

Düzen krizin içindedir. Egemenler korkmaktadır. Bu nedenle baskıyı artırmakta, hak gasplarını derinleştirmekte ve toplumu teslim almaya çalışmaktadır. Fakat tarih göstermiştir ki hiçbir baskı rejimi sonsuza kadar ayakta kalamaz. Üreten, yaratan ve toplumu ayakta tutan milyonlar örgütlü bir güç haline geldiğinde, en güçlü görünen iktidarlar dahi sarsılır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey beklemek değil mücadele etmektir. Seyretmek değil örgütlenmektir. Yakınmak değil harekete geçmektir. Her direnişi büyütmek, her mücadeleyi ortaklaştırmak, işçi sınıfının devrimci öncüsünü güçlendirmek ve sömürü düzenine karşı birleşik bir mücadele hattı örmektir.

Çünkü geleceği sermaye sınıfı değil örgütlü halklar belirleyecektir.

Çünkü kurtuluş tek tek bireylerin değil, örgütlü işçi sınıfının eseri olacaktır.

Çünkü gerçek çözüm düzenin sınırlarında değil, devrimci dönüşümdedir.

Bugün görev daha fazla örgütlenmek, daha fazla kenetlenmek ve mücadeleyi büyütmektir.

Sermaye düzeninin krizine karşı işçi sınıfının devrimci çıkışını örgütlemektir.