Epstein kötülüğü bugüne ait değildir; bu, sistemin karakteridir. Bu nedenle gözümüzün içine baka baka, alenen ve küstahça sergilenir. Asıl mesele artık kötülüğün varlığı değil, bu çürümüşlüğe, bu rezalete karşı neden yeterli bir öfke ve örgütlü tepki göstermediğimizdir. Tepki zayıfsa kötülük büyür. Tepki dağınıksa kötülük kurumsallaşır. Tepki sistemin kendisini hedef almıyorsa süreklileşir.
Ortaya saçılan belgeler, ifşalar ve skandallar bir “şaşkınlık” anı yaratmak için servis ediliyor. Oysa şaşıracak hiçbir şey yoktur. Bunlar ne istisnadır ne de sapmadır. Bunlar emperyalist‑kapitalist sistemin ahlaki, siyasal ve sınıfsal gerçeğidir. Görülen yalnızca buzdağının ucudur; asıl kütle karanlıkta ve korunmaktadır.
Bugün pedofili, cinsel şiddet, insan ticareti, şantaj ve sistematik istismar ağları tekil suç örgütleri değil; sermaye birikimi, iktidar ve tahakküm ilişkileriyle iç içe geçmiş küresel bir mekanizmanın parçalarıdır. Siyaset, büyük sermaye, devlet aygıtları, istihbarat yapıları, medya ve kültür endüstrisi bu ağların etrafında bilinçli ya da fiili bir koruma kalkanı oluşturur. Cezasızlık bir hata değil, bilinçli bir tercihtir.
Kapitalizm yalnızca emeği sömürmez; insanı bütünüyle metalaştırır. Kadın bedeni, çocuk bedeni, yoksulluk, çaresizlik ve güçsüzlük bu sistem için birer “kullanılabilir kaynak”tır. Gücün ve servetin yoğunlaştığı her yerde ahlaki çürüme kaçınılmazdır; çünkü kapitalist düzen için ahlak, yalnızca gerektiğinde kullanılan bir vitrin süsüdür.
Bugün yaşananlar yeni değildir. Tarihsel olarak bakıldığında, her kapitalist yoğunlaşma döneminde benzer suç ağlarının, istismar pratiklerinin ve karanlık ittifakların ortaya çıktığı görülür. “Epstein dosyaları” diye adlandırılan şey, bu düzenin küresel arşivinden yalnızca bir kesittir. ABD’nin, Avrupa’nın, Ortadoğu’nun ve Asya’nın kendi “Epstein”leri vardır ve hepsi sistem tarafından korunur. Burjuva devletleri, adalet mekanizmaları ve hukuk sistemleri bu suçları gerçekten ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için değil, düzeni sürdürmek için vardır. Bu nedenle soruşturmalarda hep aynı tablo ortaya çıkar: dosyalar eksik kalır, isimler örtülür, bağlantılar koparılır ve gündem değiştirilir.
Bu noktada özellikle altı çizilmesi gereken hayati bir mesele vardır: Medya ve sosyal medya, bu çürümüş düzenin pasif yansıtıcıları değil, aktif ideolojik aygıtlarıdır. Yaşananları görünür kılıyor gibi yaparken, aslında onları adım adım sıradanlaştıran, bulanıklaştıran ve nihayetinde “normal” hale getiren bilinçli bir işlev üstlenirler.
Skandallar önce kontrollü biçimde servis edilir; “şok”, “ifşa”, “bomba iddia” başlıklarıyla dikkat çekilir. Ardından mesele hızla magazinleştirilir, kişisel entrikalara ve dedikodu kırıntılarına indirgenir. Yapısal bağlam koparılır, sınıfsal ilişkiler görünmez kılınır, suç bireysel sapkınlıklara hapsedilir. Son aşamada ise gündem değiştirilir, yeni bir sansasyonla eski suçlar unutturulur. Bu bir refleks değil, sistematik bir stratejidir.
Sosyal medya da bu mekanizmanın dışında değildir. Algoritmalar öfkeyi örgütlemek için değil, tüketmek için çalışır. Haklı tepki parçalanır, hızla dağıtılır, anlık patlamalara ve içi boş sloganlara dönüşür. Böylece sistem için en tehlikeli şey olan süreklilik kazanan bilinçli öfke etkisiz hale getirilir. Tepki vardır ama yönsüzdür; öfke vardır ama örgütsüzdür. Tam da istenen budur.
Daha da tehlikelisi, bu suçların “her yerde var” denilerek relativize edilmesi, “insan doğası”, “kaçınılmaz kötülük” söylemleriyle doğallaştırılmasıdır. Bu dil masum bir tespit değil, teslimiyet çağrısıdır. Kötülüğü doğallaştırmak, onu değiştirme iradesini kırmanın en etkili yoludur.
Bu çürümeye ideolojik destek sağlayan yapılardan biri de, tarihsel olarak kadın ve çocuk bedeni üzerinde tahakküm kurmuş olan gerici‑dinci yapılardır. Dini referanslarla kücuk yasta kız çocuklarının evliliğini meşrulaştıran fetvalar, tarikat ve cemaatlerde sistematik biçimde örtbas edilen istismar vakaları bu düzenin yan ürünleri değil, tamamlayıcı parçalarıdır. Kapitalizm gerektiğinde bu yapılarla ittifak kurar, gerektiğinde görmezden gelir; çünkü mesele ahlak değil, kontroldür.
Ortada bir “ahlak krizi” değil, bir sistem krizi vardır. Bireysel sapkınlık anlatıları gerçeği gizlemek için kullanılır. Mesele bireyler değil, onları üreten, koruyan ve ödüllendiren düzendir. Bu düzen değişmeden suç biçim değiştirir ama ortadan kalkmaz.
Bu nedenle çözüm daha fazla kamera, daha ağır cezalar ya da daha “hassas” açıklamalar değildir. Bunların hiçbiri sistemi sarsmaz. Gerçek çözüm, sömürüye, eşitsizliğe ve metalaştırmaya dayalı bu düzenin ortadan kaldırılmasıdır. Çocukları gerçekten korumak istiyorsak, onları piyasanın ve iktidarın malzemesi haline getiren sistemi ortadan kaldırmak zorundayız.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; kontrollü öfke değil örgütlü mücadele, ahlaki çağrı değil toplumsal hesaplaşma, reform beklentisi değil köklü kopuştur. Çünkü bu düzen kendini temizleyemez. Bu pislik, bu çürüme ve bu barbarlık sistemin doğasının ürünüdür.
İnsanlık için, çocuklar için ve geleceğimiz için gerçek seçenek açıktır: Bu düzen ya devam edecek ve bu suçlar katlanarak büyüyecek ya da bu düzen tarihsel bir müdahaleyle sona erecektir. Bu çürümeyi ortadan kaldıracak olan, onu üreten sistemin ortadan kaldırılmasıdır.
Serhat Yılmaz
10 Şubat 2026
