1 Mayıs 2026’nın Ardından – Kolektif Mücadele Platformu

featured
0
Paylaş

Öncelikle Taksim iradesine, direnen, boyun eğmeyenlere selam olsun…

Bir 1 Mayıs daha geride kaldı. Geriye yalnızca alanlar değil; siyasal tutumlar, tercihler ve bu tercihlerin açığa çıkardığı gerçekler kaldı. Bu tabloyu yalnızca baskı koşullarıyla açıklamak kolaydır. Oysa devrimci siyaset, her şeyden önce kendi pratiğiyle yüzleşme cesareti gerektirir. Asıl mesele de tam burada başlar: söylenenle yapılan arasındaki uçurumda. Bununla birlikte, ülkenin birçok yerinde 1 Mayıs’ın coşku ve kararlılıkla karşılanmış olması, işçi sınıfı ve emekçiler açısından önemli bir moral ve dinamizm kaynağı olmuştur. Kuskusuz ki maden işçilerinin Ankara’daki kararlı direnişleri ve zaferi elde etmesinin de büyük payı var.

1 Mayıs öncesi süreç ise artık neredeyse mekanik bir tekrar halini almıştır. Her yıl aynı tablo ortaya çıkar: Başlangıçta keskin bir “Taksim iradesi”, iddialı sloganlar ve yüksek perdeden açıklamalar… Ancak günler geçtikçe bu söylem sistemli biçimde geri çekilir. “Koşullar”, “dengeler” ve “geniş katılım” gibi gerekçeler devreye sokulur; sonuçta Taksim’den geri adım meşrulaştırılır. Dün “Taksim dışında seçenek yok” diyenlerin, 1 Mayıs arifesinde Kadıköy ya da başka alanları işaret etmesi artık istisna değil, yerleşik bir siyasal refleks haline gelmiştir. Bu durum basit bir taktik değişiklik değil; baştan itibaren samimiyetsiz kurulmuş bir politikanın açığa çıkmasıdır.

Sarı sendikaların tutumu zaten açıktır. Onlar için Taksim, tarihsel bir mücadele zemini değil, gerektiğinde vazgeçilebilecek bir pazarlık başlığıdır. Ancak asıl sorun, kendisini devrimci olarak tanımlayan yapıların bu çizgiyle kurduğu ilişkidir. En sert sloganları atan, ortak platformlara imza koyan bu kesimlerin pratikte sendikal bürokrasinin kuyruğuna takılması, yalnızca bir tutarsızlık değil; doğrudan politik bir iflastır. Söylemde radikal, pratikte uzlaşmacı bir çizgi, kaçınılmaz olarak düzenin sınırlarını yeniden üretir.

1 Mayıs günü ortaya çıkan tablo, bu sürecin doğal sonucudur. Taksim iradesi büyük ölçüde sembolik düzeye sıkışmış, sınırlı çıkışlarla temsil edilmiştir. Geniş kesimler ise kontrol edilebilir alanlara yönlendirilmiş, düzenin çizdiği sınırlar içinde tutulmuştur. Daha çarpıcı olan ise bu durumun bir “başarı” olarak sunulmaya çalışılmasıdır. Oysa gerçeklik açıktır: Politik iddia, örgütsel güce dönüşememiştir.

Kendi açımızdan bakıldığında da süreç yalnızca dışsal sınırlamalarla değil, içsel zayıflıklarla şekillenmiştir. Mecidiyeköy gibi kritik bir hatta pankart ve flamaların taşınamaması, eylemin büyük ölçüde dövizlerle sınırlı kalması teknik bir aksaklık olarak görülemez. Katıldığımız alanların önemli bir bölümünde benzer bir tablo ortaya çıkmış, görsel ve politik etkimiz sınırlı kalmıştır. Bu durum açık bir özeleştiri konusudur ve örgütsel zayıflığın somut bir göstergesidir.

Devrimci siyaset, sembolik varlıkla değil örgütlü güçle var olur. “Taksim” diyen ama bunun gerektirdiği hazırlığı yapmayanlarla, “kopmayalım” diyerek sendika kortejlerine eklemlenenler, farklı görünümler altında aynı sonuca hizmet etmektedir: devrimci iddianın geri çekilmesi.

Bu noktada oportünizm, soyut bir kavram olmaktan çıkmış, somut bir siyasal pratiğe dönüşmüştür. İlkesel netliğin yerini anlık denge hesapları, devrimci kararlılığın yerini günü kurtarma anlayışı almıştır. Bu yalnızca bir zayıflık değil; sürdükçe derinleşen bir çözülme sürecidir.

Taksim tartışmasını yalnızca bir “alan” meselesine indirgemek ise bilinçli bir daraltmadır. Taksim, işçi sınıfının tarihsel hafızasıdır; aynı zamanda devletin çizdiği sınırların reddidir. Bu nedenle Taksim, bir mekândan öte bir siyasal hattın ifadesidir. Tam da bu yüzden sistem, Taksim’i yalnızca yasaklamakla kalmaz; aynı zamanda anlamsızlaştırmaya çalışır. Onu sıradanlaştırmak, mücadele tarihinden koparmak ister. Ne yazık ki uzlaşmacı çizgi ve onun peşine takılanlar bu sürece fiilen katkı sunmaktadır.

Bugün “önemli olan katılım” diyerek Taksim’den vazgeçenler, yarın başka başlıklarda da aynı gerekçelerle geri çekilecektir. Nitekim bu yönelim, giderek legalizm ve reformizm zeminine doğru bir savrulmayı da beraberinde getirmektedir. Çünkü mesele yalnızca mekân değil, yönelimdir. Bir kez geri adım atıldığında, bu geri çekiliş süreklileşir ve zamanla ilkesizliğe dönüşür.

Gelinen noktada tablo nettir: devrimci iddia ile pratik arasındaki uçurum büyümektedir. Bu döngü kırılmadığı sürece her yıl aynı sahne tekrar edecektir: önce büyük sözler, ardından geri çekiliş ve sonrasında bunun gerekçelendirilmesi… Bu kısır döngü yalnızca mücadeleyi zayıflatmakla kalmaz; devrimci siyasetin inandırıcılığını da aşındırır.

Oysa ihtiyaç açıktır: ilkesel netlik, örgütsel ciddiyet, sınıfla gerçek bağ ve bedel ödemeyi göze alan bir siyasal irade. Taksim meselesi de ancak bu zeminde yeniden anlam kazanabilir. Aksi halde geriye içi boş sloganlar ve her yıl biraz daha aşınan bir iddia kalacaktır.

Bugün tercih açıktır: Ya bu oportünist döngü kırılacak ve devrimci hat yeniden kurulacaktır ya da “uyum” ve “denge” adı altında süren geri çekiliş, kaçınılmaz bir siyasal çözülmeye dönüşecektir. 1 Mayıs bir kez daha göstermiştir ki devrimci siyaset, sözle değil, o sözün arkasında duracak örgütlü güçle yapılır.

Bu iradeyi geliştirip kenetlenerek, 2027 1 Mayıs’ında — 1977 katliamının 50. yılında — Taksim’i yeniden kazanma hedefi somut bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Ayrıca, Türkiye devrimci hareketinin bugün içine sürüklendiği tasfiyeci eğilimler ve kendi gücüne yaslanmak yerine reformist-legalist çizgiye yönelmesi, bu barikatın aşılmasını zorlaştırmaktadır. Gelinen aşama, geçmişteki tarihsel kopuşlarda olduğu gibi, yeni bir ayrışmayı ve saflaşmayı dayatmaktadır. Bu, yalnızca bir tercih değil; devrimci iddianın yeniden kurulabilmesi için tarihsel bir zorunluluktur.

Kolektif Mücadele Platformu

3 Mayıs 2026